14 Aralık 2015 Pazartesi

BEN: MAĞARACI OLARAK ENDER USULOĞLU

Güzel bir laf vardır. "Adın çıkmış dokuza, inmez sekize" diye benim için söylenmiş laftır.

Mağaracılığa BÜMAK'ta başladığımda bizim Osman başkan, bende YK'da başkan yardımcısı iken, bir gün Osman Amerika'ya benzin istasyonunda pompacı ! olarak çalışmaya gitti, haliyle başkan olarak BÜMAK'ın idaresi bana kaldı. Zamanımın çoğunu, derslere de çalışmak dahil, kulüp odasında geçirdiğim için dolapları ve eski dokümanları bayağı bir karıştırırdım. Eski siyah beyaz fotoğraflara baktığımda, derneğin 10.yılında yapılmış bir mağaracılık sergisi fotoğrafından ilham alıp 15. yılda sergi açmak için YK'yı ve çevremdeki arkadaşları "gaza getirip" çalışmaya başladık. Sabah 2 'lere kadar sergiyi açmak için uğraştığımızı hatırlıyorum, arkasından 15.yıl yemeğini düzenlemek için koşturduk. YK'daki ilk toplantıda ilk damgamı yedim: "diktatör". İnsanları bir şeylerle suçlamak ne kadar kolay. Ortaya güzel bir şeyler oluşturmak için hep beraber uğraşırken ve bu uğraşın en fazlasını ben verirken, böyle bir damga yemek enteresandı. Neyse o zamanlar çok dert etmedim çünkü "damarıma basılmadığı sürece" böyle anlamsız şeylerle uğraşmam hatta dikkate bile almazdım. Zaten bu lafı bana söyleyen arkadaş sonrasında daha mezun olmadan mağaracılığı neredeyse bırakmıştı. Sanırım birinci özelliğim sevdiğim bir işte sonuna kadar gitme arzusu var. 15.yıl ve sonrası gelen her 5 yılda organizasyonların BÜMAK'a katkıları ortadadır.

İkinci özelliğim, karşımdaki mantıklı ve yapıcı bir şeyler söylemediği sürece, dikkate almamam, kendi dikime, kafama göre gitmem. Bu özelliğim maalesef başıma devamlı sorun çıkartıyor. Karşımdaki hakikaten mantıklı bir şey söylemiyorsa, çok basit bir şekilde, dinliyorum ama yapmıyorum. Mantıklı ne demek? Belki kendince çok mantıklı şeyler söylüyor olabilir ama benim mantığıma yatmıyorsa, dinliyorum, ya hiçbir şey yapmıyorum ya da karşı argümanlarla kendi fikrimi savunuyorum, baktım olmuyor ikna edemiyorum, vazgeçiyorum yapabiliyorsam kendi bildiğimi yapıyorum. Bununla ilgili birçok örnek verebilirim ama şimdi bahsedeceğim örnek bence net duruşları gösterdiği için  iyi bir örnek. 2009 yılında ASPEG'de derin mağaralara girmeye başladık, genelde TİT eğitimini çok iyi vermekle beraber, mağara kurtarma eğitimi, ipten adam alma eğitimlerinde eksik kalıyorduk. Bir kaza olması halinde kamptaki ekibin eğitimi olmadığı için belki kıymetli dakikalarla, saatlerle ölçülen kurtarma operasyonunda kazazedeyi kurtarma şansını kaybedeceğiz, veya o an ki fiziksel durumundan daha kötü hale gelecekti. BÜMAK'ta eğitim aldığım halde uzun zaman pratik yapmadığım bende kendimi eksik hissettiğimden, öncelikle kolayca yapabileceğimiz ipten adam alma eğitimleri ile başladık. Mağara Kurtarma ile ilgili sedye taşıma tekniklerini Dupnisa'da yaptık. Federasyonun, ASPEG'e karşı ön yargılı yaklaşmasından dolayı, yapılan mağara kurtarma etkinliklerine de katılamıyorduk. Dağda, kaya da dikey teknik kurtarma teknikleri ile dikey mağara kurtarma teknikleri birbirlerine çok benzediği ve Nasuh Mahruki'yi üniversiteden tanıdığım için AKUT'la temasa geçip onlardan bu eğitimi almak istedim. Bu konuyu bir iki arkadaşa açtıktan sonra, olumlu buldukları ve o zamanlar eğitim kurulunda olduğum için fikrimi YK'ya getirdim. Tabii ki de, saatlerce ikna etmek için karşılıklı konuşmalar v.b. tartışmalar sonucunda eğitim kuruluna Nasuh Mahruki'yle konuşma izni çıktı. Bu arada YK başka değişik alternatiflerle gelmediği gibi, devamlı sorgular biçimde sorular sorduğu için işler uzuyordu. Nasuh'la evinde konuştuk, dedi ki zaten bizde "mağara kurtarma" ile ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz, bizde mağara kurtarma yapılabilmesi için önce insanların mağaracı olması lazım dedik ve AKUT'tan mağaracı olmak isteyen arkadaşlar bizim derneğe üye olsunlar, bizde onları mağaracılık konusunda eğitelim, sizde bu arada bize dikey kurtarma ile ilgili eğitimler verin dedik ve el sıkıştık. Her iki taraf içinde kazan kazan durumu vardı. AKUT kendi iç yazışmasında ilan etti, yaklaşık 8-10 kişilik bir AKUT gönüllüleri mağaracılık yapmak istediklerini belirtti ve bizde eğitimlere başladık. İlk eğitimi, bize AKUT'un Istanbul Kurtarma ekip lideri, Boğaziçi Üniversitesinde verdi. İlginç olan bize itiraz eden ve devamlı sorgulayan YK üyeleri yoktu eğitimde. Bu süreçte, YK'da olmayan ama BÜMAK'ta rahmetli Mali'nin ölümüyle sonuçlanan kazada AKUT'la ilgili kötü deney yaşamış arkadaşımız da sürekli olarak e postalarla, bu işi niye yapmamamız gerektiğini yazıyordu. Tabii bende karşı argümanlar yazıyorum...Benim üzerinde durduğum, dikey mağara kurtarma tekniklerini öğrenelim, bir ciddi kaza anında en azından kazazedeyi dış etkenlerden koruyalım, elimizden gelen her şeyi daha büyük kurtarma ekibi geldiğinde devralması için yapalım veya mümkünse kendimiz çıkartalım ve bir kere kazazede çıkartıldı mı en kritik olay hızlı bir şekilde modern bir hastane ortamına iletmek (son kazada gördük nasıl olduğunu) burada da AKUT'un imkanlarından faydalanmak özet noktalardı. Mali'nin kazasında AKUT'un reklam yapması, özet bir şekilde yaşanan kötü tecrübe ise karşı argümandı. Neyse, eğitimler karşılıklı devam etti, karşılıklı bir çok şey öğrendik ama nedense YK ve bazı arkadaşlar hala ısrarla, ne yapıyorsunuz AKUT'la başlığında rahatsızlıklarını iletiyorlar. Bu arada eğitim gezilerine, yapılan eğitimlerin hiçbirine katılmayıp, habire uzaktan ne yapıyorsunuz? Halbuki, biraz açık olsalar, bir gelip görseler aslında çok güzel şeyler yaptığımızı görürlerdi. Bu sayede 7'e yakın mağaracılık ve sonrasında kurtarma yapmak isteyen mağaracımız oldu. AKUT'un organizasyonel yapısını gördük, hem teknik hem de tecrübe anlamında nelere sahip olduğuna tanık olduk. Bu arkadaşlarımızda dernek yazışma grubuna dahil oldukları için, karşılıklı gelen giden yazışmaları gördükçe ortamdan soğumaya başladılar. Baştan beridir amacımızın ne olduğunu defalarca anlatmamıza rağmen, ısrarla hep aynı sorulardan bayan diğer 2 eğitim kurulu üyesi ipin ucunu bıraktı ama ben bırakmadım, devam ettim. Sonunda, yavaş yavaş AKUT üyeleri kaçtı gitti dernekten. Daha sonra AKUT, gitti federasyonun mağara kurtarma grubu ile protokol imzaladı işbirliği için, hemen arkasından federasyon kurtarma eğitimine ASPEG olarak biz katılalım dedik bize hayır dediler, AKUT kontenjanından bizde mağaracılık eğitimi alan iki arkadaş eğitime katıldığında " Ya siz çok iyi eğitim almışsınız nerden aldınız eğitimi deyince, biz ASPEG'liyiz demişler"..TMF mağara kurtarma grubu daha sonra Türkiye'de galiba İlk doğa'da kurtarma sempozyumunu AKUT'la beraber yaptılar (daha başka kurumlarda vardı tabii ki)...Yani mağaracılar Türkiye'de "reklamcı AKUT" olayını aşmış, bizde aşamamış arkadaşlar vardı hala. Diyeceğim o ki: Zaman içinde yaşadığımız kötü tecrübeler, her defasında orada olacak diye bir şey yok, devamlı ayak diremek yerine, devamlı zorlamak yerine, ya bir fikirle gel ve yap, katkın olsun, getirdiğin fikir mantıklı olsun, hiç bir şey yapmıyorsan, kenara çekil, otur ve yapıcı ol".

Birde ters bir örnek vereyim. Son gezide beklenmedik bir kaza oldu ve arkadaşımızın başına nereden geldiği belli olmayan bir taş düştü. Herkes biliyor hikayeyi o yüzden kısa kesiyorum: kazazede arkadaşımızı Alanya devlet hastanesine intikal ettirdik ve Umut'la ziyaretten dönüyoruz. Gezi sorumlusu benim. Sayısını bile sayamadığım fazlalıkta gezi sorumlusu olduğum için ve genelde de yapılacak işler ya gezi sorumlusuna ya da 2-3 kişiye kaldığı için, artık her işi yapmaya şartlanmışız neredeyse. Kampa döneceğiz ama YK bir taraftan güzel bir öneri yapıyor "malzemeyi bırakın" diyor bende "daha karar vermedik" diyorum. İş yapmaya şartlanmaya alıştığımız için ona da ben otomatikman karar veriyorum kafamın içinde. Umut, çok mantıklı bir öneriyle "abi, o malzemeyi çıkartmak tüm ekibin işi, buna sen karar verme, ekipçe karar verelim diyor". Bana da mantıklı geliyor, niye habire herşeye atılıyorum ki?. Kendi aramızda konuşuyoruz, elimizdeki verileri ortaya koyup karar veriyoruz.

Kısacası, her konuda ısrarcı, bireyci ve dikime gitmiyorum. Gittiğim konularda genelde, ya bize ya da bana ilerde sorun yaratacak konularda veya mağaracılık adına ısrar ettiğim fikirler oluyor.

Diğer bir konu ise risk algısı. Bu konuyu daha evvelden yazdım (yazısı blog da) o yüzden kısa tutacağım. Mağaracılık, arkadaşlık bazında ekipçe yapılan keşiflerdir. Benim yaklaşımım biraz daha farklıdır. Mağaracılık veya ortak uğraşılar diye genelleme yapayım, sadece mağara araştırma değil insanların birbirlerine fikren, bedenen, ruhsal olarak pozitif (bazen negatifte olabiliyor) anlamda katkıda bulundukları ortamdır. Mağaracılık, benim için sadece mağara araştırma değil, insanların sınırlarını zorlamaya ve bunu ilerletmeye yarayan bir araçtır. Bunu yaparken yıllar içinde mağaracılık ve eğitim tecrübelerime dayanarak yapıyorum. İnsanları tatlı tatlı, gaza getirerek, çok direnç görmediğimde yapıyorum, yani destek oluyorum. Kendim zaten karşımdakinin hazır olduğuna inanmasam bunu baştan yapmıyorum. Sonuçta, bu sınırları genişletmeyi gönülsüz, yapamayacak olanlara yapsam, mağarada en başta bana sonra beraber girdiği ekibe ve en genelinde derneğe sorun olacak.

Diğer bir konu mağaracılık yapma felsefesi..Bu konularda birçok kere ayrılığa düştüm, düştük benim gibi düşünenlerle..O yüzden BUMAD'dan ayrıldık 15-20 kişi. O yüzden ASPEG'den 15 kişi ayrıldı. Bence şu an ki yaşadıklarımızın altında da, egolar, kişiselleştirmelerinde altına inersen aslında mağaracılık yapma anlayış farkı var.

Benim için mağaracılıkta önemli olan noktalar

1. Dernek, gerçekten mağaracılık yapmak isteyen herkese açık olmalı.

2. Mağaracılık keşiftir. Türkiye'de hem sportif hem de bilimsel, mağaralar konusunda çok büyük açık vardır. Amacımız, keşfetmektir.

3. Keşfederken, mağaracılıkla ilgili her şeyi dernek çatısı altında yapalım. Buna, dünyanın en tehlikeli sporu olan mağara dalışı da dahil olsun.

4. Keşfederken, üretelim. Yazılı, görsel, dijital v.b. her türlü ürünü iyi kötü ortaya koyalım. İnsanlarda, yaptıkları keşiflerin arkasından bir sonraki nesillere bir şeyler bırakma dürtüsü vardır. Bu dernekte bunu insanlara aşılayalım.

5. Eğitim. Dernek üyelerini özellikle ip eğitimlerinin çok iyi olması, her türlü döşemeden rahatlıkla geçebilmeleri veya yaratıcı olabilmeleri lazım. Türkiye'deki mağaralar çok büyük oranla dikey karakterlidir ve inilebilmesi için ip tekniklerini iyi bilmek lazımdır.

Mağaracılık yaparken

1. Arkadaşlık ve dostluk olmalı üyeler arasında. Ekip işidir mağaracılık, birbirine güven olması lazımdır.

2. Kurallar (toplamı), gönüllü yapılan bu işte, basit ve az olmalıdır. Gereksiz birçok kural, mağaracılığa köstektir ve bizi işlemez hale getirir. Kurallar, aktif üyeler, dernek içinde para çoğaldıkça yavaş yavaş gerekli oldukça konulmalıdır.

3. Yönetime gelen dernek üyelerin, sportif mağaracılık yapan insanlardan (çoğunluğunun) oluşması iyi olur. Türkiye'de mağaracılık, keşiftir, keşif ağırlıkla dikey mağaralara inmek demektir yani işin sportif yanı ağır basan bir doğa-sporudur. Ya da en azından bunun bilincinde olan üyelerden oluşması lazım.

4. Bırakın herkes kendi hızıyla iş yapsın.

Ben,

1. Yıllardır mağaracılık tecrübesiyle yoğrulmuş bazı fikirlerimi sonuna kadar savunurum. Bundan vazgeçmem için bana da uyan mantıklı bir fikirle gelmedikçe karşımdaki insanlardan, fikrimi savunur, karşımdakine kabul ettirir ve hayata geçiririm.

2. bürokrasiyi sevmediğim ve genel olarak mağaracılığa ve derneğe katkısının olacağını inandığım, derneği ve yönetimini zora sokacak konular hariç, basit şeyleri sormam, yaparım. Herkesinde aynı şeyi yapmasını beklerim. İlerde zorluk çıkartacak veya çetrefilli fikirlerimde madde 1'i uygularım.

3. Bazı konularda sabit fikirliyimdir ama bu sabitlik hiçbir zaman değişmeyecek demek değildir. Zaman veya koşullar değiştiğinde, fikirlerimde ona göre değişir. Mesela: Derneğimizin mağaracılık yapmak isteyen herkese açık olması gibi fikirler sabittir bende.

3. Yanlış yaptığımda ve birisini yanlışlıkla kırmışsam, özür dilemesini bilen birisiyim. Samimiyete inanırım, insancıl birisiyim o yüzden de çok darbe almış bir insanım.

4. Mağaracılıkta, eğer geçerli bir mazeret yoksa, yıllar içinde bir iki defa mağaraya girdiler çıktılar diye, mağaracı olduklarını sanıp, dernek veya mağaracılık adına karar alanları, mağaracı olarak saymıyorum. Karar alma pozisyonundaki insanların, sportif veya bilimsel mağaracılıkta tecrübesinin olmasına inanıyorum, yoksa sorumluluk almamasını beklerim.

5. Gaz alıp gaz vermeyi seven birisiyim. Sadece mağaracılığın sportif veya bilimsel yanı değil amaçlar doğrultusunda üretilecek rapor, harita, video belgesel v.b. de de teşvik ve gaza inanıyorum.

6. Her konuda mağaracılık tecrübesini sadece dernek üyelerine değil, beraber mağaracılık yaptığımız diğer kulüp ve dernek üyelerine de ortak etkinliklerle aktarmamız gerektiğine inanıyorum. BÜMAK'ta, bizde özellikle yabancılarla yapılan birçok etkinlikte çok ama çok tecrübeler kazandık. Şimdi sıra bizde olduğuna inanıyorum.

7. Dernek üyeliğinde, herkesin kendi hızında ve enerjisinde yapılacak işlerin bir ucundan tutmasını beklerim . Geçerli mazeretleri yoksa (bebek, iş değiştirme v.b.), üyeler dernekte aktif mağaracılık yapıp, yeni mağara araştırmalarına katılmıyorlarsa (her türlü, arkeolojik dahil) o zaman dernekteki üyeliklerini sorgularım.

8. Bırak arkadaşlığımı bitirdiğimi, düşmanım dahi olsa, mağaracılık adına kitap, belgesel v.b. ürünleri ortaya çıkaranları her yerde takdir ve tebrik ederim. Sadece birisiyle görüşmüyorum diye onu veya onları gözardı edecek kadar kalabalık olmadığımıza inanıyorum.

9. İsmim Ender, çıkmış 9'a inmez 8'e....

Beni böyle bilin, benimle mağaracılık yapacaksanız bunları göz önünde bulundurun.


























9 Ağustos 2015 Pazar

NASIL MAĞARACI OLDUM?

Bir subay çocuğu olarak hayatım çoğunluğu ya askeri sitelerde ya da askeri kamplarda geçiyordu. 1984 yılında, İzmir’de ki İstihkam lojmanlarında otururken üniversite imtihanlarına hazırlanıyordum. Günlerden bir gün sitede oturan bir kız arkadaşımdan okuduğu Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kartpostalı geldi. “Hamlin Hall” diye adlandırılan 1.Erkek yurdu ile “sosyete kantin” diye sonradan adını öğrendiğim kantinin köşesinin bir fotoğrafı idi. Fotoğraf sarmaşıklarla bezenmiş bir bina köşesi ve pencerelerden oluşuyordu. Çok hoşuma gitmişti fotoğraf. Baktıkça içimden “hangi bölüm olursa olsun” mutlaka Boğaziçi’nde okumam lazım dedim kendi kendime.

Aradan aylar geçmiş ve Boğaziçindeyim, okumaya başlamıştım. Bu okulun havası farklıydı. Bir kere rahat ve özgürdü. Hemen her üniversitede öğrenci olayları olurken burada yapılanlarla kıyaslandığında Boğaziçindeki öğrenci hareketleri devede kulak kalıyordu. Bende ortama yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. Öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri 20-30’a yakın kulüp vardı ve her türlü değişik faaliyeti içeren kulüp mevcuttu.

Ailecek tatillerimizde dolaşmasını severdik ve genelde de dolaşmanın sonu askeri kamplarda biterdi. Denize girmekten usanmıştım. Babamın bizi Erzurum’da dağlarda piknik yapmaya götürmesi, buz gibi akan derelerde serpme ile balık tutmaya çalışmasını unutamadığım için üniversite’de doğa sporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyordum.

Bir gün, dersten çıktıktan sonra “Orta Kantin” dediğimiz kantine doğru inerken sağlı sollu kulüplerin ilan panoları vardır. Bir tanesi dikkatimi çekti. Kamp ateşi etrafında bir grup insan ve arkada çadırlar gözüküyordu. İlan BÜMAK’a (Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü) aitti. İlanda, mağaralara gidildiğini beraberce kamp yapıldığından ve ekipçe hareket edildiğinden bahsediliyordu. Hoşuma gitti sanırım kamp ateşi beni cezbetti. Mağaralar aklımın köşesinden bile geçmiyordu o anda.

Orta Kantin’e girdim. İçerde Tunç Teber Torosdağlı ile karşılaştım. Tunç’u tanımam oldukça yeniydi. 1-2 gün önce spor festivalinde beraberce gizlice çünkü paramız yoktu, bahçeden sızıp katıldığımız parti öncesi tanışmıştık. “Kennedy Lodge” denen hocalarımızın yemek yediği eski ve manzarası muhteşem bina’da spor kulübü parti veriyordu. Tunç’la Finlandiya bayan basketbol ekibinin üyelerini dansa kaldırmış ve o gece çok eğlenmiştik. Meğer, Tunç’un babası da subaymış ve bizimkiler ailecek tanışıyorlarmış. Merhabalaştık ve yanına oturdum. “Tunç ben doğasporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyorum” dedim. Tunç hararetle mağaracılıktan bahsetti meğersem mağaracıymış. Şans dedikleri böyle bir şey herhalde. BÜMAK’ın ilanından ilham alıp meğersem bir mağaracı ile konuşuyormuşum. 5-10 dakika anlattı bana ne yaptıklarını. Sonra beni aldığı gibi gittik kulüp odasına. I Erkek yurdunun altında “Study” denilen çalışma salonunu çevreleyen odalardan bir tanesi idi, BÜMAK. Kapıda bir de BÜDAK (Dağcılık Kulübü) ismi de yer alıyordu. İçeriye girdiğimde tam devlet dairelerinde bulunan saçtan bir masa, kırık dökük sandalyeler ve bir sürü eskice sayılabilecek dolaplar. Hemen dikkatimi duvarda sulu boya bir resim çekti. Yarı deliye benzer, sakalları uzamış başında kask olan birisi betimlenmiş. Duvarda bir ilan panosu, yanında siyah beyaz adi kartona yapıştırılmış botta mağaracı fotoğrafları, altta camlı bir mini kütüphane. Kulüp odasını ne itici bulmuştum ne de “hah işte benim yerim “ demiştim. Nereden bileyim yıllar geçtikçe bu ufak odadan çıkmayacağımı.

Dolaplar açıldı, bana malzemeleri gösterdi ve cırt… Elimde bir üyelik makbuzu. Galiba 5 TL ödemiştim. Bende artık bir mağaracıydım. Tunç’a “bende bırak mağaracılık malzemesi, kampçılık malzemesi bile yok” dediğimi hatırlıyorum onunda bana “önemli değil bir şekilde buluruz, hatta bavulla bile gelebilirsin” gibilerinden bir şeyler söylediğini anımsıyorum. Yani kısacası sen dert etme hallederiz demişti. Bende sonraki yıllarda yeni üye avlama taktiğini aynen uygulamıştım.

Yeni bir dünya’ya adım atmıştım. Adım atmıştım ama bir 6 ay derslere çalışmaktan gerisini getirememiştim. Arada bir BÜMAK odasına geliyor biraz vakit geçirdikten sonra gidiyordum. Daha aidiyet duygusu gelişmemişti. O sırada sonradan eşim olacak Canan Gürel ve İzmir’li kızlar grubu ile tanıştım. Şen şakrak eğlenceli oldukça mütevazi bir kızlar grubuydu. Hepimiz İzmir’liydik ve yatılı kalıyorduk. Okul, akşamları biz yatılılara kalıyordu ve son damlasına kadar okulumuzun güzelliklerini doya doya yaşıyorduk. Bir gün Canan’a mağaracılıktan söz ettim. O da bir yıllığına öğrenci olarak gittiği Amerika’da doğa kulubünde faaliyetlerde bulunmuş, “beraber” gidelim dedi.

İLK MAĞARAM

Bir haftasonu, Çatalça’da İkigöz ve Kocain mağarasına gidilecek diye ilan asmışlardı. Bizde yazıldık. Okuldan bir minibüs ayarlandı. O zamanlar şehir sınırları içinde veya Istanbul’a yakın yerlere okul’dan minibüs ayarlanabiliyordu, sonradan ne olduysa kalktı bu uygulama. Minibüs’e doluştuk. Başımızda Metin (Albukrek) diye bir arkadaş vardı tecrübeli olarak. Turuncu turuncu mağara çantaları, kasklar ve Polonya karpit (sonradan öğrendim Polonya malı olduğunu) lambalarıyla tanıştık.

Çatalca'da, Kocain ve İkigöz mağarasına gitmeden yol üzerinde bir iki ufak mağaraya baktık. Yol kenarında hazırlanırken, halim komikti. Üzerimde t-şirt üzerine kazak, altımda blucin ve çin kesleri. Kafamda karpit gazının yanması için gelen monte bir borulu işçi kaskı ve karpit lambası. Metin arkadaşımız bize itinayla karpit lambalarının nasıl çalıştığını, suyu ve karpiti nereye, ne kadar koyacağımızı gösteriyor. Mağaraya gireceğiz diye heyecanlıyız ama kursağımızda kalıyor çünkü mağara fazla ilerlemiyordu. Atladık minibüse, ilkin İkigöz mağarasına gittik. Bu mağaradan su çıkmaktadır. Mağaranın ağzına bir dere yatağından ilerleyerek yeşilliklerin arasından geliyorsunuz. Mağaranın ağzı 3-4 metre genişliğinde sol taraftan su akıyor ve tavanı yaklaşık 1,2 m yani alçak. Hemen ağzında biraz ilerde göl var ve bizde ilk defa hayatımızda Rus malı botumuzu şişereceğiz. 2 tane hava deliğinden başladık üflemeye, çok değil 2 dakika sonra başımız başladı dönmeye, kafamız kıyaklaştı. Neyse, mağaraya girmek için hazırdık. Osman Demirel, ben ve bir kişi daha bota bindik ve yavaş yavaş tavana tutuna tutuna ilerlemeye başladık. Halimiz komikti, 3 kişi ayaklarını bottan sarkıtmış, dip dipe ilerliyorduk. Tavanda çok ince sarkıtlar vardı. Kırmamaya özen gösteriyorduk. Mağara yaklaşık 200-250 m ilerledikten sonra tavanı çökmüş bir şekilde yeryüzüne açılıyor ama devamı vardı ve ilk defa sifon denen kapalı bir göl görecektik. Arada bir yarasalar geçiyordu ve ben açık açık çekiniyordum yarasalardan, eskiden kötü oldukları gibi bir imaj kalmıştı aklımda. Neyse tavan arada bir bayağı alçalıyordu hatta bir ara sürte sürte geçmek zorunda kaldık bir yerde ve nihayet açıklık yere geldik. Canan elinde fotoğraf makinesi ile bekliyordu. Burada bottan indik, sifona baktık. Sifon denen kapalı göl, suyun tavanı kapattığı duruma deniliyordu, geçmek için dalmak gerekiyordu ve bizde de öyle bir tecrübe yoktu. Tırmandık ve yolumuza yeryüzünden devam ettik.

Hatırladıklarım soldan sağa: Murat Eğrikavuk, Burak Barmanbek, ağaca astığımız Tunç Teber Torosdağlı, Canan ve ben önde....BÜMAK masası açtık, yeni üye avındayız..



Daha sonra Kocain diye bir mağaraya gittik. Girişi yaklaşık 4 m'lik çöküntü ile başlayan, aşağıya doğru yaklaşık 50 derecelik bir inişle salona ve oradan da başka bir salona açılan, içinde birçok yarasanın yaşadığı bir mağaraydı. Çelik telli merdiven atıldı ve herkes aşağıya indi. Bir iki fotoğraf çekiminden sonra ilk inişin altından yavaş yavaş aşağıya doğru tek sıra halinde akıp tam karanlık bölgede olan diğer salona geçtik. Havada ağır bir sidik kokusu vardı. Tepemizde yarasalar yoğun kümeler halinde az duyulacak şekilde tiz sesler çıkartıyordu. Benim yarasalardan çekinmem sonucu Canan'ın elini tuttum ve farkında olmadan aramızda romantik bir ilişkiyi başlatmış oldum. Akşam üniversiteye dönerken, Canan'ın ateşi çıktı minibüste yarı uyuklar haldeydi ve ben hala elini ve başı öne düşmesin diye elimle tutuyordum. 

Mağaracılık hayatımla, hayat arkadaşlığımın başlangıcı hemen hemen aynı zamana denk geldi diyebilirim.

4 Ağustos 2015 Salı

BİR KAZAZEDEYE MÜDAHALE ETME VE ARDINDAN MAĞARAYA GİRME PSİKOLOJİSİ

Tam bir yıl öncesinde takvime işaretlediğimiz ve ASPEG'in son yıllarda bulduğu ve araştırdığı derin mağara adayımız Yarık Düdeni için temmuz 2015'de Sivastı Yaylasındayız.

Yarık düdeni'ni 2006 yılında başka bir yaylada araştırdığımız Macar düdeni etkinliği esnasında bulmuştuk. Bulmuştuk ama bu mağaraya ilk iple girme fırsatını tam 5 yıl sonra 2011'de Taşeli bölgesinde yaptığımız etkinlik esnasında kalan son 2 günde yaptık. 2011 Kasım ayında yayla'ya vardığımızda köylüler sahile inmişti bizde bir aşağı yaylanın ismini vermiştik düdene. Ekmelen. 2014 Ekim'de ufak bir grupla gelene kadar, Yarık düdenin ismi Ekmelen olarak kaldı sonra köylülerden ismini öğrenince, Yarık düdeni demeye başladık. Köylülerin isim verme şeklide enteresan. Düden fay çatlağında oluştuğu ve girişin son kısmında yüksek dar ve kanyon gibi bir giriş olduğu için hakikaten, yer yarılmış gibi. Bildiğin yarık.

Bu sefer, DEUMAK ve AKÜMAK'tan mağaracı arkadaşlarla 10 kişiyiz. Yarık düdeni -224 m derinlikte ve bizde düden gittiği sürece bu gezide daha da derinlere doğru araştırmamızı derinleştirmek istiyoruz.

Gezinin 3.gününde hem Yarık düdeninde hem de Cula Deliği diye köylülerin ihbar ettiği başka bir mağarada çalışmalar devam ederken, kaza haberi geldi. Daha doğrusu Mustafa (13-14 yaşlarında) çoban "Abi, Umut abi seni çağırıyor acele gel!" deyince eyvah dedim bir şey oldu. Bir dakika önce Anıl ve köylü çocuklarla oturmuş yemek yaparken onlara dünya nasıl şekillenmiş, Pangae kıtasını ve bu dağlar nasıl oluşmuş onu anlatırken, bir dakika sonra panik bir haldeyiz.

Buradaki "panik" tanımını açmam lazım. www.türkcebilgi.com'a göre paniğin anlamı. "Panik, had, aşırı ve normalin dışına taşmış korku hali. Aniden başlayan otonom (Sempatik-Parasempatik) sinir sistemi aktivitesiyle birlikte baş dönmesi, çarpıntı, titreme, sararma, terleme, kusma, idrar yapma ve dışkılama arzusu söz konusudur. Ani başlayan nöbetin süresi genellikle sınırlı olmakla birlikte, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Bu süre içinde kontrollü zihni faaliyet imkansızdır ve panik olan gayesizce dolaşır durur. Şahsiyetini kaybetmiş gibidir ve gerçekleri değerlendirme kabiliyeti kalmamıştır. Nöbet, panik olanı takatsiz bırakır."

Benim kast ettiğim panik ise bu panik değil. Panikten kastım, serinkanlılığını kaybetmekle beraber, yukarıdaki gibi kontrollü zihni faaliyeti imkansız hale getiren psikolojiden bahsetmiyorum. Bu ikisi arasında bir yerdeki psikolojik durumdan bahsediyorum. Korku'nun henüz yer etmediği ama endişenin olduğu ve bir an önce kaza mahalline yetişme (kazazedenin durumunu bilmediğimiz için) acelesinin karışımı bir durum söz konusu.

Hemen ilkyardım çantaları (bir büyük bir de her ekibin mağaraya soktuğu ufak çantalar) , kasklar, alüminyum battaniyeler ve polar ceketlerimizi aldık. Mustafa'nın ardına düşmeden, Cula deliğinin girişinden telefonun çektiğini bildiğim için hemen caminin arkasındaki tepeye tırmanıp, Umut'u aradım. Umut'a kazazedenin içeride mi olduğunu, teknik malzeme getirip getirmeyeceğimizi sordum, Umut, hayır bir şekilde beraberce, yardım ettim, çıkardık, mağara ağzındayız deyince bana ilk rahatlama geldi. Umut'u kazazedeyi kontrol etmesini söyledim, şokta olup olmadığını anlamak için göz bebeklerinin reaksiyonuna bakmasını rica ettim.

Hemen kampa indik, Nihal'ı kampta sorumlu bırakıp yola çıktık ama ben hala serinkanlılıkla benim tanımladığım panik hali arasında gidip geliyorum. Mustafa'nın ardından 40 dakikalık yolu, koşar adım, 21-22 dakikada tamamlayıp, mağaranın ağzına vardım. İlk gördüğüm Umut'tu, abi ben her şeyi not aldım, rapor halinde atacağım gibilerinden bir şeyler söyledi. İkinci görüntü ise sağ gözünün üzerinde açık bir yara yüzünün yarısı kanlı Eylül'ü ve yanında Eray'ı görünce oturur pozisyonda, içim buruldu. Kötü oldum. Hala serinkanlılık'la panik çizgisinde panik çizgisine daha yakın duruyorum. Hemen ilk yardım çantasını açtı Umut. Anıl ayakkabılarından dolayı biraz daha yavaş tempoda arkadan geldiği için henüz varmamıştı. Oksijen, gazlı bez v.b. şeyleri aramaya başladık. Ben hemen Eylül'e nasılsın? iyi misin? ne oldu bitti kaza nasıl oldu gibi sorularla bilincinin açık olup olmadığını anlamaya çalıştım ve çok düzgün cevaplar alınca bir anda ama bir anda serinkanlılık-panik çizgisindeki psikolojik seviyem serinkanlılığa evrildi ve psikolojik olarak acayip rahatladım. Kafasına taş düşen bir kişide her şey beklenebilir, beynin farklı yerleri vücudumuzun farklı yerlerini kontrol ettiği için, Eylül'ün çok aklı başında cevaplar vermesi, en azından dışarıdan ve göründüğü kadarıyla, beyine hasar gelmemişti. İlk defa birine ilk yardım uygulamasında bulundum. Daha evvelden BÜMAK'tayken selde kalan ve omzu çıkan İlker arkadaşımızı bir şekilde kurtarmıştık ve "kurtarma" sorumluluğunu daha evvelden yaşamıştım ama kazazedeye müdahaleyi ilk defa burada yaşadım. Zor dostum zor.

Bilinçli bir karşılıktan sonra artık çok rahatlamış olarak ilk yardımı uyguladım, kah Umut kah yetişen Anıl yardım ediyordu. Bu sefer de, ambulansa ulaştırma telaşı başladı. Uzun uğraşları anlatmayayım burada bir şekilde 112 acil ve ambulans yaylaya geldi ve yanımıza sedyeli 112 personeli 3-3,5 saat sonra gelebilmişti. Eylül, paramedik'in sorduğu yaşınız kaç cevabına verdiği kısa ve öz "18" lafı birden aklıma kızım Elif'i getirdi. Kızımdan 1 yaş büyüktü. Allah'ım kızım yaşında Eylül. Gezi sorumlusu olarak yeterince psikolojik baskı vardı şimdi birde kızımın yaşında bir kızın hayatı söz konusuydu. Genç olduğunu biliyordum ama 18 olduğunu bilmiyordum. Yayla'ya indirene kadar devamlı yanında eşlik ettim, kah koluna girdim, kah sırta alındığında bir şekilde taşıyan da tökezlemesin diye devamlı yanındaydım. Sorumluluğun verdiği o ağırlık üzerimdeydi gene. Bir şekilde kazasız belasız ambulansa vardık.

Sabah 3,5 gibi yatmıştım ki bir saat sonra Deniz'ler Yarık düdeninden çıktı. Eylül Deniz'in kız arkadaşı olduğu için çadırlara baktı arandı kimse olmadığı için beni uyandırdı. Ben de Deniz'e kötü haberi olabildiğince sakin bir üslupla ilettim ve durumu anlattım. Kendimi, hastane holünde merakla bekleşen yakınlarına kötü haberi veren doktor gibi hissettim. Deniz son derece soğukkanlılıkla karşıladı. Bu soğukkanlılığını acayip takdir ettim çünkü benimde onun kadar soğukkanlı olmam gerekiyordu ama ben serinlik seviyesinde kalmıştım. Yemek ısıtıp servis ettikten sonra biraz da havayı dağıtmak için Yarık'ta ne yaptınız, nereye kadar gittiniz gibi sorular sorarak, muhabbet ettik. Daha sonra bir şekilde Deniz'le beraber Alanya'ya indik hastanede Eylül'ü ziyaret ettik, annesi ve babasıyla tanıştık.

Umut'la kampa döndüğümüzde, dernek yönetimi, Yarık Düdenindeki döşemeyi toplamayın bırakabilirsiniz gibi pozitif bir yaklaşım sergiledi. O zamana kadar aldığım sorumluluğu artık dağıtmam kanaati geldi, geziye katılan arkadaşlara durumu anlatıp, döşemeyi toplayalım mı toplamayalım mı kararını beraberce alalım dedim. Göz önünde tutmamız gereken noktalar:

1. Dernekte önümüzdeki aylarda buraya gelip -300 m derinliğe inip döşemeyi toplayacak sınırlı sayıda insan var zaten yarısından çoğu burada dedim ve birçok insan Ağustos ayında yok ya tatilde ya da başka etkinliklerde.
2. Öne sürülen önerilerden biride Eylül'de yapılacak Morca Düdeni Etkinliğin ilk3 günü bu iş için ayıralım. Bu Morca etkinliğinin odak noktasını bozacağı için zaten bu geziye gelenler Morca'ya da gelecekleri için bunun farkında idiler.

Sonuçta oturup karar verdik ve tam 1 gün dinlendikten sonra kamptaki mağaracıların fiziksel ve ruhsal hallerine göre iş planı yapıp girmekti ve bizde bunu yaptık ve sorunsuz bu işi hallettik.

Istanbul'da mağaracı arkadaşlarımızdan birisi niye bırakmadınız malzemeyi, ben olsam böyle bir kazadan sonra ellerim titrerdi ben girmezdim dedi.. Ben de, ne yapayım ağlasa mıydım dedim. Beni duyarsız olmakla niteledi. Halbuki benim hayatımda ilk defa bir kazazedeye ciddi anlamda ilk yardım müdahalesi yaptığımı, otuz yıllık mağaracılık tecrübemde sadece ikinci defa "kurtarma" yaptığımı ve baştan sona benim sorumlu olduğum bir gezi ve kurtarma operasyonunda neler çektiğimi, yaşadığımı bilmeden konuşuyordu.

Kimsenin empati yapmasını beklemiyorum çünkü böyle bir tecrübeyi yaşaması lazım empati yapabilmesi için veya böyle bir durumda bir kişinin yaşamadan empati yapması beklenemez.

Bir mağaracı olarak benim ruh halim sanırım, kazazedenin durumunu öğrenene kadar kendi tarifim deki panikten serinkanlılığa doğru bir geçiş. Bu arada kelime oyunu da yapmıyorum soğukkanlılık demiyorum serinkanlılık diyorum. Serinlik kavramı hala içinde bir sıcaklık taşıyor. Kazadan sonra hemen mağaraya girme psikolojisinde de aslında benim için çok daha iyi oldu, kendime geldim, rahatladım. Soru soran bakışları görüyorum? Nasıl yani diye? Cevap, mağara içinde ilerlerken, mağaradan başka bir şey düşünmediğim için kafam rahatlıyor o yüzden. Mağaranın o sakin serin ortamı ve ekibin ahengi ve yapılan iş, seni sadece mağara odaklı olmanı sağlıyor. Ayrıca, kafamın hep bir yerinde "mağaracılık keşiftir ve keşif olan bir etkinlikte riskleri sıfırlayamazsın, her zaman bir risk vardır" görüşü yer ettiği için, sanırım başkalarına duyarsız gelebiliyorum.

Allah korusun ölümlü bir kaza olsaydı hemen 1-2 gün içinde mağaraya girebilir miydim? Bırak mağaraya girmeyi, acaba tanışıklığımızın olduğu, bildiğimiz, bizim arkadaşımız olan birisini mağaradan çıkarmak için ne kadar serinkanlı olabilirdim, kesinlikle bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum.

Hiçbir zaman da bilmeyeyim.





27 Temmuz 2015 Pazartesi

MAĞARACILIK DERNEKLERİNDE KURUMSALLAŞMA

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyerek başlayayım. Kurumsallaşma, paranın yani sermayenin ortaklar için azami artırılması, sermaye/para akışının kontrol edilmesinden (yani birilerinin gayri yollardan el koymaması, çalmaması) başka bir hizmete yaramaz.

Yıllardır yabancı şirketlerde çalıştıktan sonra gördüğüm budur. Mesela, herkesin bir görev tanımı vardır, çalışanlar arasında performans geri bildirim vardır, İSO belgeleri vardır, 6 sigma pratikleri vardır, kalite kontrol ve güvence pratikleri vardır, belli endüstrilerde en iyi kıyaslamalar vardır mesela: Fabrikalarda, normal bakım, yatırım toplamının %3'nü geçmemelidir. Bunların hepsi, insanların verimli çalışması dolayısıyla maliyetlerin azaltılması ve nihayet, gerçekleşen karın fazlalaştırılması içindir. Kurumsallaşma, sermayedarın, rekabetçi kalmasını ve büyüyen/büyük şirketlerindeki paranın kontrolünü kolaylaştırır. Genelde küçük şirketlerde kurumsallaşmaya çok önem verilmez zaten patron işin başındadır, parayı kontrol eder ve karını artırmak için kendisi de bir fiil uğraşır.

Kurumsallaşma kelimesinin anlamı şirketler haricindeki VAKIF, DERNEK gibi sosyal kuruluşlarda çeşitlenir. Burada herkes bir fikir üretir çünkü ortalıkta para olmayınca veya az olunca, anlamı herkese göre değişir. Bu iktisadi işletmeleri olan, para döngüsünün çok olduğu büyük dernek ve vakıflar için çok geçerli değildir çünkü ortada kar yapmak amacı olmamakla beraber yine de kurumsallaşmada, devletçe kanunlarla belirlenen yetkili organlar (yönetim kurulu, genel kurul, denetleme kurulu v.b.) haricinde, paranın doğru harcanması (gene sermayedar, ortaklar) veya kontrolü önem kazanır ve hala birinci plandadır.

Ufak ve parasal anlamda kendi halinde kavrulan derneklerde ise zaten kurumsal bir yapıda çalışabilmesi için devlet tarafından kanunla düzenlenmiş yetkili organları, görev tanımları, neyi nasıl yapacakları, az olan paranın kontrolünü nasıl yapacağı zaten düzenlenmiştir. Buna da dernek tüzüğü deniyor. Dernek amacı ve üyelik koşulları kurucu üyeler (ortaklar, sermayedar) belirlendikten sonra dernek organlarının ne olacağı nasıl işleyeceği kanunen belirlenmiştir ve tüzükler derneklerin amacı ne olursa olsun birçok derneğin kurumsal işlemesi için yeterli düzenlemedir.

Bir diğer kurumsallaşmadan anladığımız ise, dernek hafızasının kaybolmamasıdır. Dernekler yıllar içinde yaptığı işleri, ürettikleri projeleri ve amacına uygun olarak ortaya koyduğu ürünlerin (kitap, rapor, görseller v.b.) belli bir yerde toplanmasıdır. Genelde de bir dernek veya kulüp çok kurumsaldır deyince aslında aklımıza gelen uzun yıllar faaliyet gösterdiği ve bu faaliyetlerin sonucunun bir şekilde matbu ya da bilgisayar ortamında saklı olmasıdır. Bu depolama faaliyeti geriye doğru giderek amaç doğrultusunda oluşturulan politikalara, ürünlere bakmak, tekrar kullanmak ve geleceğe bir referans olma niteliğinde olup gelecek politikaları, projeleri ve işleri belirlemek için referans olarak kullanılan bir depodur.

Yine yukarıdaki ile ilintili olarak, kurumsallaşmadan anladığımız, bir derneğin uzun yıllar faaliyet göstermesidir. Uzun yıllar faaliyet gösteren dernekler: uzaktan algı, dernek üyelerinin bir şekilde çalışıp, maddi manevi destek verip, derneğin imajına kurumsallaşma algısının oturmasıdır. Bugün, herhangi bir mağaracıya sorsanız, BÜMAK (hem de üniversite kulübü) kurumsal mıdır diye? Otomatikman aklına kuruluş yılı veya çok eski bir kulüp olması gelecektir (1973) ve sonra son zamanlardaki faaliyetleri gelecektir ve %90 "evet" kurumsaldır diyecektir. Uzun yıllar faaliyet göstermesi, derneklerin ve kurumun "bir şeyleri" düzene oturtma kabiliyetidir ve böyle görülmektedir.

Bir diğer kurumsallaşmadan anladığımız, dernek faaliyetlerinde çok amaçlılık ve bazen tüzüklerde yer almayan ama dernek üyelerinin derneğin amacına uygun bir şekilde davranışlarda bulunmasını sağlamak için çıkartılan ek yönergeler veya yönetmeliklerdir. Bu daha çok, kalabalık ve birden fazla şubesi olan dernekler için geçerli bir uygulamadır. Her ne kadar tüzükler, amaç ve genel bir takım kurulları belirlemişse de, yönetmelikler, kalabalık derneklerde tüzükte olmayan görev dağılımlarının net olmasına, dernek vizyon ve misyonuna göre üyelerin hareketlerini düzenlemesine ve ekip ruhunun kaybolmamasına hizmet eder. Kalabalık derneklerde herkesten çok fazla fikrin, gönüllülüğün, aynı amaç için farklı davranmanın, bireyselliğin, çok değişik kişisel doyumların/beklentilerin açacağı kakafoniye meydan vermemek için ek yönergeler uygulamaya konur.

Mağaracılık, içinde riskleri, tehlikeleri, bilimselliği ve en önemlisi KEŞFİ barındıran ve ekiple yapılan bir doğa sporu/bilimidir. Mağaracılıkta ki en büyük sürücü etken "keşif"tir. Yeni bir mağaranın keşfi, ülkenin veya belki de dünyanın en büyük, en derin, en uzun, ulaşılmamış en bakir yerleri, bulunmamış endemik türlerin içinde barındığı ortamların keşfidir bu keşif. Dünya tarihindeki KEŞİF'lere baktığımızda her zaman riskli ortamlar, kaza veya ölüm görürüz ama en önemlisi bu keşiflerin hemen hemen aklıma gelen hepsi, bir ekipçe veya arkasında büyük bir ekibin desteğini almış keşiflerdir. Dolayısıyla, mağaracılık, ekiple yapılan, ekibin birbirine uyum sağladığı, görevlerin dağıtıldığı ve herkesçe bilinen, birbirine güven duyulan bir faaliyettir.

Mağaracılık yapanlar, yerin altında keşif yapan insanlar hayatlarını riske attıkları içindir ki, beraberce keşif yaptıkları insanlara güven duymaları lazımdır. Dolayısıyla hem yer üstünde hem yer altında, arkadaştan öte bir kavramla birbirlerine bağlı olmaları tezi kuvvetli bir tezdir. Günün sonunda, keşif yaparken başına bir şey geldiğinde ki bu son derece olasılığı yüksek bir ihtimaldir, yanındaki insana bir şekilde hayatını teslim ediyorsun ve o da sana teslim etmektedir. Arkadaşlığın ötesinde bir güven duymak, mağaracılığı diğer doğa sporlarından ayıran bir yöndür.

Türkiye'deki mağaracılık derneklerine bakarsak, ortalama üye sayısı 30'u geçmez. Dolayısıyla, üye sayısı bakımından çok ufak gruplardır. Ayrıca bu derneklerin faaliyetlerine baktığımızda sadece ve sadece mağaracılık ile faaliyetleri kısıtlıdır. Yani çok üyeli bir dernekte çeşitli amaçlar olduğunda herkesin başka yöne çekecek gibi değişik amaçlarda yoktur. Tek amaç var: Mağaraları keşfetmek. Tüzükte olmayıp da, yönetmeliklerle netleştirmeye çalışılan diğer rollere baktığımızda örneğin: Halkla İlişkiler, Yayın, v.b. kurullar, özünde çalışmamaktadır. Bugün en faal mağaracılık derneklerine baksanız bile, bu var edilen kurulların çalışmadığını görürüz.  Eğitim kurulu hariç, bizim dernekte de durum budur,

İşin özü, mağaracılık derneklerindeki kurumsallaşmaktan benim anladığım aşağıdaki gibidir.

1. Ortada büyük iktisadi işletmelere sahip olan mağaracılık derneği olmadığı için bu derneklerde kurumsallaşmaya itecek büyüklükte bir para akışı ve bunun kontrolüne gerek yoktur.

2. Çok fazla üyeleri de yoktur ve çok amaçlı da değildir. Örneğin MAD derneği Mağara Araştırma Derneğidir, Doğa sporları derneği değildir. Tek amaç vardır ve üye sayısı da, aktif mağaracılık yapan yapmayan toplamı 30-40 üyeyi geçmemektedir. Dolayısıyla, genel klasik tüzüklerde belirlenen kurullar yeterlidir.

3. Bu derneklerin, belli bir hafızası olmalıdır. Kurumsallaşmadan kısmen anladığım budur. Dolayısıyla, ürettikleri raporlar, faaliyet sonuçları, haritalar, videolar, yazışmalar v.b. tüm ürünler ve iletişim hafızası mutlaka bir yerde toplanmalıdır.

4. Bu derneklerde üyeler birbirine arkadaşlığın ötesinde güven duyacak şekilde dost olmalıdır, başka türlü ciddi keşifler yapamazlar. Bununla birlikte, gelen yeni üyeleri ise, sıkı bir "dernek etik kodu" eğitiminden geçirmeleri, yeni üyeleri kolayca adapte edebilmeleri için elzemdir.

5. Dostluğun olduğu ve birbirine güvenin olduğu yerde gereksiz fazla bürokrasi, zaten üyesi az olan (hele birde hepsi aktif mağaracılık yapmıyorsa) bir dernekte, insanların gönüllü olarak, cebinden para vererek ve vaktinden zaman ayırarak yaptığı bu doğa sporundan çok çabuk bir şekilde soğutacaktır. Üyelerin birbirleriyle olan beşeri ilişkileri, dostluğa ve güvene dayalı olduğu için, derneği idare etme de yetmelidir.

6. Mağaracılık, teknik aletleri kullanmayı ve riski içinde barındıran hem bir doğa sporu hem de bir bilim dalı olduğu için, bir kaza anında kanunlardan doğan sorumluluğu kısmen atlatmanın yolu, EĞİTİM'den geçmektedir. Mağaracılık derneklerinde, kurumsallaşma da ki en büyük adımlardan biri üyelere verilecek eğitimin kalitesi ve standardının çok ama çok yüksek olmasıdır. Bu eğitimlerle en azından riskin büyük bir kısmı bertaraf edilsin.

Bu maddeler, şu an ki halleriyle, mağaracılık derneklerinin kurumsallaşmasında etkin rol oynamaktadır, oynamalıdır. Bu maddeler, yeter koşuldur.

Bu koşullardan bir tanesi değişirse örneğin: bir "cafe" açıp, işletmek ve kazancının derneğe kalması gibi para akışını artıracak haller, şartları değiştirir, o zaman daha detaylı bir takım yazılı çizili uygun yönetmelikler çıkartılabilir.











10 Temmuz 2015 Cuma

GARNEVERDİ CEMİYETİ

GARNEVERDİ CEMİYETİ

Başlığı farsça attım, İran'lı dostlarımıza atfen. Garneverdi, farsça mağaracı demek. Kuhneverdi ise dağcı demekmiş, bizde son gezimizde öğrenmiş olduk. İran'daki sohbet ve eğitim esnasında öğrendiğimiz bilgileri sizinle paylaşıp, Türkiye ile kıyas yaparak, en iyileri kim, nasıl yapıyor, nasıl kendimiz bu iyi yapılan becerileri/tecrübeleri alabiliriz, onu sorgulamamız gerektiğine inanıyorum. İnsan kendi yaptıklarını birileriyle kıyaslamazsa, ne derece iyi ya da kötü yapıyor, kendi seviyesini belirlemekte zorlanırsa, gelişim yavaşlar veya durur.

Örgütlenme

İran'da yaklaşık 1320 kişi temel mağaracılık eğitimi almış. Bunların büyük çoğunluğu belki de hepsinin başka doğa sporlarına ilgileri var ve yapıyorlar. Öncelikle tabii ki dağcılık, trekking, buz tırmanışı, kanyon geçişi ve kaya tırmanmayı sayabiliriz.

Birçoğunda altyapı olarak doğa sporu, kanımca biraz kültürden birazda baskı rejiminin yarattığı bir özgürlük sibopu olarak görmekteyim. Kirmanşah'ta Gar Parau Mağarasının olduğu bölgeye, Kürt gençlerin tütün ve içki içmek için 1400 m'den 3.000 m'ye tırmanmasına başka bir cevap getiremiyorum.

1320 mağaracıdan yaklaşık 170 kişi ileri düzeyde (2. ve 3. düzey, bizim terminolojide) mağaracılık yapıyor. 112 kişi de sertifikalı eğitmen (İp ve Kurtarma eğitmenleri toplamı). İran'da mağaracılar Dağcılık Federasyonunun bir alt birimi olarak organize olmuşlar. Federasyona bağlı birçok dernek var. Ben şimdiye kadar sadece mağaracılık yapan dernek görmedim. Sormadım ama tahminen bunlar öncelikli dağcılık dernekleri olup bir şekilde zamanla mağaracılığı faaliyetlerine eklemişler. Dolayısıyla Türkiye'de şiddetle reddedilen Dağcılık Federasyonuna bağlanma fikri burada doğal yoldan olmuş diyebilirim. Tabii doğal olarak federasyona bağlı olmayan derneklerde var, bağımsız.

Federasyon, İslami cumhuriyet olduğu için, genelde etkinliklerde sadece erkekleri destekliyor. Mağaracılıkta kadınların çok fazla aktif olmasını, beraberce mağaraya girmelerini istemiyorlar ama buna rağmen şaşırtıcı derecede kadın mağaracı var.  İki ülkede de kadınların mağaracılığa olan ilgisi hemen hemen aynı derecede.

Onlarda da federasyonun çok büyük katkıları veya bütçeleri yok ama en azından aktif olarak çalışıyorlar. Mağaracılık bölümünde birçok bölüm var. Sunumdan hatırlayabildiğim kadarıyla, Kurtarma, Etkinlikler, Koruma, Eğitim ve Mağarabilim ana çalışma başlıkları. Mağarabilimin altında jeoloji, arkeoloji v.b. ilintili diğer bilim dalları var. Bu organizasyon şemasında yaklaşık 11-12 kişi aktif olarak çalışıyor.

Dernekler

Yakından tanıdığımız iki dernek ile ilgili, yapıları hakkında yetkili insanlara sorular sordum. Aldığım cevaplar ilginçti. Birinci dernek Kahar Dağcılık ve Mağaracılık Derneği, Kajar, ikincisi ise Nakşi Cihan Derneği, İsfahan'dı. 

Kahar derneğinin başkanı 27 yıldır aynı başkan!. Sanırım kendisi daha çok dağcılıkla ilgileniyor ve dernek lokalinin bulunduğu binadan 2 müşterisinden kira parası alıyor, yani zengin sayılır ve lokal odası kendisinin, derneğe ve üyelerine bedava vermiş. 2 defa dernekte bulundum, ikisinde de mağaracılıkla ilgilenen kimseye karıştığını görmedim. Sadece en son federasyon toplantısında çıktı bir konuşma yaptı o kadar. Birbirlerine karıştığını en azından görmedim mesela, 2 üye biri ney çalıyordu, diğeri dinliyordu sonra dernek başkanı da eline aldı bir vurmalı çalgı o da eşlik etti. Hüseyin'e sorduğumda üyelik aidatı var mı dedim bana yok dedi. 

Diğer dernek, Nakş-i Cihan'da ise aidat var ama giriş parası yok onun yerine ilginç bir sistem var. Verilen her eğitim üyelere paralı. Eğitmen üyeyse, eğittiği için para vermiyor ama eğitmen dışarıdansa, ek eğitmene de para veriliyor. Her eğitimin bedeli 50 Tümen (50.000 riyal). Bu da yaklaşık 4 TL, 60 kuruş yani kısaca 5 TL diyebiliriz. Bu derneğin başında da yıllardır dağcılık, mağaracılıkta tecrübesi olan ve yaklaşık 60 yaşına merdiven dayamış Mansur bey vardı. İsfahan'da sağolsun bizi son akşam evine yemeğe davet etmişti. Yine bu derneğin lokali üye olan bir işadamının ofisine ait bir yerdi.

Sponsorluk ve Ödüllendirme

Yine gözüme çarpan bir şey, sponsorluk ve bir şekilde katkıda bulunanları ödüllendirmek. Maddi anlamda iyi olan ve doğa sporları ile ilgili herkes bir şekilde mağaracılara yardım ediyor. Mesela Asgar abi. Varlıklı birisi ve her türlü doğasporunu yapıyor, hemen hemen her yıl Himalayalara gidiyor, ilk Çukurpınar gezisine katılan 15 iranlı mağaracı dostlarımıza madden yardım ettiğini şahsen biliyorum. Gene, son kurtarma eğitiminde, toplantının yapıldığı salonu, o parkın içindeki yetkili bir adam sponsor olup bedava vermiş, bizi alan mercedes otobüs ve tercüman yine birileri tarafından sponsor olunmuş, federasyona yük olmamış. Bundan dolayı ve yine sanırım genel kültürün bir parçası olarak, maddi manevi yardım eden herkesi, ufak bir sertifikayla bile olsun ödüllendiriyorlar. Çukurpınar'dan sonra dönüşte havalimanında, kalabalık bir karşılama heyeti ile karşılıyorlar, çiçekler veriliyor, fotoğraflar çekiliyor v.b. aktiviteler yapılıyor. Dolayısıyla hemen hemen her dernek lokalinde bir çok plaket, sertifika görmek çok doğal. Aslında ödüllendirme ve teşvik etmek çok güzel bir şey.
Kahar Derneği Lokali
Ben, bizim dernekten insanların kalabalık bir şekilde mesela Morca faaliyetinden sonra bizi karşılamaya gelişlerini veya kutlamalarını hayal bile edemiyorum. Bu maalesef sadece bizim dernek özelinde değil genel kültürümüzde çok az bulunan bir davranış türü. Sanırım toplum olarak bize dayatılan batılı bireysellik ile geleneksellik arasında daha bireyselliğe doğru kaydık. Bazı adet ve geleneklerimizi unutuyoruz ve şehirleşmenin getirdiği çekirdek aile yalnızlığı ve bireysellik ön plana çıkıyor. Komşuluk ilişkileri asgariye indi. Böyle de olunca başarılı bir etkinlikten dönmüş dernek üyelerini karşılamak veya bir ödüllendirme yapmak bile aklımızın ucundan geçmiyor.

Hüseyin organizasyondaki katkılarından dolayı, sertifikasını alırken..
Sonuç olarak, 2012 yılında tanıştığımız İran'lı mağaracı arkadaşlarımızın hızla mağaracılık alanında tecrübelendiğini, birçok ülkeyle sıkı bir işbirliği içinde olduğunu görüyoruz. Hem İran açısından hem de dünya'da ses getirecek bir çok keşife imza atmaya başladılar. Mesela: Nakş-i Cihan derneği dünya'da sıralamaya giren en büyük salonlardan birini buldu çölde. Hem kültürümüzle hem de coğrafi yakınlığımızdan dolayı, İran'lı garneverdi dostlarımızla işbirliğini artırarak devam ettirmeliyiz. Daha çok alış-veriş yapabileceğimiz tecrübeler olacaktır.



7 Temmuz 2015 Salı

İRAN MAĞARA KURTARMA EĞİTİM GEZİSİ
18-28 HAZİRAN 2015

8.GÜN


Sabahın 6:30'da uyandım. Salonda herkes yerde yatıyordu. Dışarıdan hafif bir müzik sesi geliyordu. Dışarı çıktım ki birde ne göreyim, Alireza, Şehriyar ve Nazanin havuzdalar, şen şakrak güle oynaya serinliyorlardı, arabadan da güzel bir müzik yayılıyordu ortalığa. Günaydın, erkencisiniz dedim. Yooo, biz uyumadık ki..??..akşamdan beridir havuz sefası yapıyorlarmış. Ne diyeyim gençlik her yerde gençlik, değişen bir şey yok. Sabah 7:30'da hakikaten çok dakik bir şekilde kapımıza dayandılar. Zar zor ekibin geri kalanını da uyandırıp, 1960'lardan kalma mercedes orta boy otobüse bindik. Otobüste, federasyon yetkililerinden, Şah İbrahim, Federasyon sekreteri kadın, arkadaşı, tercüman ve hilal-i ahmer'de çalışan ve tatbikatta yardımcı olan mağaraya girmeyen arkadaş ve bir kişi daha vardı. Programda 2 tane tarihi yer görecektik ve öğlen yemeği yiyecektik.

Federasyon Yetkilileri ile toplu halde otobüste fotoğraf çekimi
Askeri Bölgede Kalan Tarihi Kale
İlk göreceğimiz yer, askeri bir yerdi. Daha doğrusu asker koruma altına almış. 3.000 ila 9.000 yıl geriye gidiyor. Bizim için özel izin alınmış. İzbandut gibi takım elbiseli biri bizi karşıladı. Daha sonra muhabbetlerimizden subay ve Azeri olduğunu anladık. Iran TV buradaydı gene..Onlar önden giderken bizde yavaş yavaş yürüyerek bize buranın tarihini anlatan beyefendiyi dinliyoruz. Buranın en büyük özelliği tarih aralığı çok geniş olan 2-3 tane büyük höyüğün olduğu ve tarihte ilk elle yapılan tuğlaların burada bulunması. Tepesine çıktığımız höyük/kale de yerin altına doğru 3 tane kale üst üste inşa edilmiş. O zaman ki bölge valisinin ve temsilcilerinin odasını dolaştık, kazılar devam ediyor dendi. Iran TV yine kısa bir röportaj yaptı sorulan bir soruya verdiğim cevap ise Mezopotamya ve Ortadoğu medeniyetin beşiğidir lafını şu an yaşayarak ve görerek öğreniyoruz.

Tercümanın söylediğine göre tuğla yapmak medeniyetin bir göstergesi olarak Cumhurbaşkanı BM GS'ne 9.000 yıllık elde yapılmış bir tuğla hediye etmiş.
Yavaş yavaş ayrılma vakti geldi ve yola çıktık. İkinci gideceğimiz nokta ise Sultan Süleyman'ın yazlık sarayıymış. Yaklaşık 45 dakika yol kat ettikten sonra renovasyondan geçen yazlığa geldik. Açıkçaı hayal kırıklığı idi. Güzel bir bina sadece salonda iki duvarda resim kalmış. Eski vitray camlar kalmamış, islami motifli camlara dönüştürmüşler. Yaklaşık bize 45 dk, duvardaki resimlerden bahsettiler, biraz içimiz baydı. Aşağıdaki fotoğrafda, Feth Ali Şah'ın ve çoçuklarının fotoğrafı var. Feth Ali anladığımız kadar çok kadınla evlenmiş ve bütün kadınlardan 300 tane oğlu olmuş, en sevdiği ise sol tarafta ayakta duran ufaklıkmış zaten o öldükten sonra o çocuğu başa geçmiş. Anasını çok sevmiş herhalde ondandır.

Kaçar Ailesinden  Feth Ali Şah, ortada...

Sonradan yapılan islami motifli camlar ve pencereler

Grup fotosu
Feth Ali'nin aksine amcası Ağa Muhammed Şah ise çocukken kısır kaldığı için oğlan üretememiş, yerine amca oğlu yani Feth Ali'yi geçmiş. Bütün İranı birleştirerek bugünkü Tahranı 1796 yılında başkent yapıyorlar.

Zaten artık benim aklıma Iran deyince sadece Farslılar değil artık Türk'lerin tarihi de geliyor. 1925 yılına kadar eski zamanlardaki Pers'ler hariç, Selçuklulardan 1925 yılına kadar hep Türkler yönetmiş İran'ı. Kaçar ailesi de İran'da yaşayan Türk boylarından biri.

Renovasyondan geçmeye çalışan yazlık sarayı arkamızda bırakıp yola düştük, öğlen yemeği yiyeceğimiz bir yere gidiyoruz dediler ama ben yolda yorgunluktan resmen bayılmışım...Arada Hilal-i Ahmer'de çalışan arkadaşın birde kendisine ait süt ürünleri dükkanı varmış oraya uğradık. Nanaeli ayranlar alındı ve elimize de İran'a özgü dondurma tutuşturuldu. Gül esanslı ve safranlı dondurma. Onu yedim ve bayıldım.

Selin'in nazik! "Ender kalk" bağırtısıyla sıçrayarak uyandığımda, yolun kenarında akan mavi berrak ve temiz bir nehir'in yanındaki çınar ağaçlarının altında yer örtüsü bizi bekliyordu. Hemen ayakkabıları çıkardık ve yayıldık. Mangal'da bir sürü et yapmaya başladılar. Çok güzel serin bir şekilde yemek yedikten sonra biraz muhabbet edip, tekrar otobüse doluşup, yavaş yavaş Pervin'lerin evine geldik.

Hüseyin son bir sürpriz yapmıştı ve yerel federasyonun bir toplantısı var oraya davetlisiniz sende bir iki video gösterirsin dedi. Karaj'da şehrin ortasında "doğal kültür" parkı içindeki bir tesise geldik. İçeride yaklaşık 40-50 kişi vardı.

Yerimizi aldıktan sonra (ön sıra protokol, ikinci sıra da bizler geliyoruz) ilk anda tahmin ettiğim gibi bir tane hoca geldi, masa da kuran vardı, öptü alnına koydu ve anfiye bağlı mikrofonla bir şeyler söylemeye başladı. Anfi eko yapıyordu, hani bazı camilerde kuran okurken eko yapar onun gibi. Biz gülmemek için zor tuttuk kendimizi. Kuran'ın bilemediğim bir yerinden bir şeyler okumaya başladı. Ve bizde böylelikle resmi toplantıların kuran'la açıldığına şahit olduk. Hoca bir şeyler söylüyor, 3-5 cümleden sonra CEMAAT-İ GARNEVERDİ ve KUHNEVERDİ'den cılız bir "ya Muhammed bıdı bıdı bıdı..." diye cevap geliyordu. Hoca ilk okumaya başladığında Umut o küçük gözlerini açıp tam bir şaşkınlık ifadesi ile bana baktı ama ben ellerimi başıma almış huşu içinde önüme bakıyordum, sonra arkadaki Pervin'in eşine döndü baktı ve cılız bir sesle Ahmet "Islam, islam" dedi :))

Neyse hoca faslı bittikten sonra ortaya federasyondan zannettiğim birisi çıktı. Meğersem adamcağız profesyonel bir sunucuymuş..Ağdalı ağdalı konuştu ve sonunda da bir şiir patlattı. Galiba duruma uygun doğayla ilgiliydi. Bu şiir olayını pek sevdim, güzel bir adet böyle toplantılarda okumak enteresan geldi bana..

Türk ekibi adına konuşurken..
Organizasyonda emeği geçen herkese sertifika verdiler..
Neyse o da bitti sonra federasyondan bir iki konuşmacı geldi konuştu sonra Hüseyin çıktı. Hüseyin'de Alireza'nın doğayla ilgili bir şiirini konuşmasının başında okudu ama diğer adamın yanında okul müsameresinde okuyan çocukların ki gibi oldu. Normalde Alireza'nın okuması lazım ama malum onlar çimende oturmuş toplantının bitmesini bekliyorlardı. Konuşmacı, en yaşlımız olarak Hakkı baba'ya söz vermek istedi ama Hakkı baba bana yönlendirdi olayı ve bende biraz konuştuktan sonra bize emeği geçen arkadaşlara (Vahid, Alireza, Hüseyin, Nergis ve federasyon yetkilileri) onlar bize bir şey vermeden biz çam sakızı çoban armağanı sunduk. Sanırım güzel ve hoş bir jest oldu.


Ali Salehpour, Ender ve Selin, fotoların önünde foto çekilirken

Dernekteki Çukurpınar Fotoğrafları
Ve videoları seyretmeye başladık. Birinci video, mağaracılığı yeni tanıyan insanlara göre yaptık dedim, ikincisi ise eğlence olsun diye (İranlı arkadaşlar var belirsiz bir şekilde dans ediyorlar). İkinci video yayınlanmaya başladığında, Vahid, Ahmet (Tebriz) ve diğerleri seyrederken yüzlerini kapattılar gülerek, herkeste bir kahkaha ve gülümseme. Daha sonra da organizasyon da emeği geçen herkese ama herkese birer sertifika  verdiler. Bu konuyu daha sonra açacağım.

Toplantı bittikten sonra, bütün İranlı arkadaşlarla ayrılırken duygusal anlar yaşadık. Zor oldu bizim için ayrılık ama herkes yoluna devam etmeliydi. Hüseyin, derneğimizin lokaline gidelim dedi bir şeyler yer oradan akşam 23:00 otobüsüne bilet alır sizi İsfahan'a uğurlarız dedi. Tamam dedik. Yavaş yavaş gezinin eğitim kısmının sonuna geldiğimiz için artık sakinleşiyoruz derken dernek kapısından yüksek NEY sesi geliyor. Allah Allah diyerek içeri girdik. 2 adam oturmuş, anfi açık sonuna kadar bir kişi ney çalıyor, diğeri dinliyor, arada demleniyorlar :))

Ney ve huşu içinde dinlenen müzik
15-20 dakika sonra dernek başkanı da geldi o da aldı eline bir dümbelek benzeri bir şey, hayda adeta konser veriyorlar. Adam nefis NEY çalıyor ve hepside dernek üyesi. Bizim Selin durur mu, hemen Nergis'le ortama ayak uydurdular :)
Ney çalan adam sağ olsun bize pizza'da ısmarladı. Ben bir taraftan müzik dinlerken, bir taraftan Hüseyin'le karşılıklı çekilen videoları bilgisayara ve hard disklere atıyorum .

Nihayet otogar'da gitme vakti geldi. VIP otobüsten bilet aldık. Karaj-İsfahanın yaklaşık  9 dolar kadar maliyeti var. VIP'lerin diğer otobüslerden farkı, yaklaşık 30 adet koltuk var ve acayip rahat olması. Ben ve Umut koltukları sonuna kadar yatırdığımızda bile acayip boşluk var, ilk defa otobüste rahat rahat gerine gerine gittim. En öndeyiz, Hüseyin ve Nergis'le vedalaştık ve yola çıktığımızın 10 bilemedin 15. dakikasında ben uyumuştum.

İşte şimdi gerçekten sakinleşmiştik...

Derneğin aldığı plaketler ve sertifikalar
Hakkı abi, hediyelerini alırken..

Ben hediyelerimi alırken..

Umut hediyelerini alırken..

Selin hediyelerini alırken..
Artık tatil başlıyordu İsfahan'da. Hem Ahmet'ten hem de Saadat davet alınca bir Tebriz bir İsfahan yapacak vakit yoktu o yüzden Tebriz bize yakın mutlaka gideriz diyerek İsfahan'a döndük. 2 gün çok güzel bir şekilde Saadat ve eşi Mina bizi misafir ettiler. Kendilerine çok teşekkür ederiz.

Gerçekten mükemmel bir organizasyon oldu, keşke daha fazla insan katılabilseydi ve yararlanabilseydi bu eğitimden. İranlı dostlarımıza yüreğimizden büyük teşekkürler, sağolun varolun.

Fotoğraflar: Hakkı Sergeneli, Umut Özten, Meysam Hoşadam.
Videolar: Hakkı Sergeneli, Umut Özten, Meysam Hoşadam ve Şehriyar.


4 Temmuz 2015 Cumartesi

IRAN MAĞARA KURTARMA GEZİSİ
18-28 HAZİRAN 2015


6.-7. GÜNLER

Sabah 5:00'de kalktık ve yarım saat sonra yola koyulduk. Güneş yavaş yavaş ışımaya başladığında biz Tahran yolunda idik ve daha başlangıçtan yine sıcak bir gün olacağı belliydi. Arabada kestirdiğim için pek etrafa bakma fırsatım olmadı ama Karaj-Tahran arasında mesafede zaten hangi şehir ne zaman başlıyor hangi şehir ne zaman bitiyor belli değil. Uçaktan inerken gördüğüm ışık şeridinin içinde ilerliyorduk. Bir sürü TOKİ benzeri inşaatlar var yığınla. Hüseyin'e sorduğumda o inşaatların polislere (ya da Jandarma)  ait olduğunu, ve ev yapıp sattıklarını söyledi. Evet gene bir şaşkınlık yaşamıştım. Polis, inşaat, müteahhit ve ev satmak kavramlarını bir türlü kafamda bağdaştıramadım. Artık fazla şaşırmamaya karar verdim ama kararımın ne kadar geçersiz olduğunu ileri ki günlerde anlayacaktım.

Tahran'dan çıplak dağlara doğru çıkıp, bir yoldan aşağıya inmeye başladık. Dağlar arasındaki vadi yemyeşildi ama vadi tabanından 10 m yanlara çıktın mı, çorak arazi...Suyun bu dünya ve canlılar için olan hikmetini, elzemliğini çok daha iyi kavrıyor insan bu manzaraya baktıkça. Nihayet bir köye geldik. Bizim tipik Anadolu köylerinden hiç bir farkı yok. "Esselamun Aleykum" ve "Aleykümselam"...Tuğla duvarlar ve kerpiçten tavanlar, basık evler...Belki bir çocuk parkı ve farsça yazılardan gayri çokta bir fark yok. Köy tek tek saymadım ama yaklaşık 30-40 haneden oluşuyor ve köy içinde çok güzel meyve ağaçları var. Yaşlılar ufak yeşil bir minaresi olan caminin duvar dibine konmuş, demir bankta oturuyorlar ve birbirleriyle konuşuyorlar. Köyün içinden oldukça berrak, pırıl pırıl temiz bir nehir akıyor. Hallice dereden az büyük ama müthiş bir sinek var.

Köy sol tarafta...
İran'ın dört bir yanından insanların gelmesini beklemeye başladık. Beklerken kahvaltı etmeye karar verdik ve yaşlı bir amcanın açtığı güzel bir bahçede yere bir şey serdik ve yemeğe başladık. Alireza'nın söylemesine göre yaklaşık 30 kişi olacağız...

Biz bir şeyler yerken insanlar yavaş yavaş arabalarıyla gelmeye başladılar. Ahmed, Said, Sasan, Saadat ve eşi Mina ve Hoşadamla sarılarak hasret giderdik. Daha bir sürü tanımadığım ama çok yakın hissettiğim bir sürü insan geldi, tanıştık. İran TV yakamızı bırakmamıştı. Allah'tan bu sefer röportajdan kaçtım ve insanları görüntüledikten sonra bir ikisiyle konuşma yaptıktan sonra gittiler. Neyi nasıl yapacağız filan derken, bir traktör ve arkasında römork belirdi. Kamp atacağımız yerin arkasından bir yoldan 4*4 çıkabiliyormuş, teknik malzemeyi arabaya yüklediler ve araba yola çıktı, insanların eşyalarını ve bir kısım insanı da buna bende dahilim ve sağ olsunlar bana "değer" verdikleri için traktörün arkadaki büyük tekerleğin üstündeki yere oturttular. Vahid diyor, bazıları yürüyecek, sen traktörle git, çok güzel sulardan ve manzaradan geçeceksin. Bende tamam dedim. Traktör söförü kim? Tabii ki Said :)

Çukurpınar ekibi, soldan sağa: Hoşadam, Selin, Sasan, Vahid, Ender, Nergis, Hüseyin, Said, Ahmed, Umut, Alireza, Ali Salehpour, Saadat
Said, 20 dönüme sahip bir çiftçi. Pazarda 150 ton yer elmasını 5 kg'sunu 1 dolardan satmış ve tatbikata katılmak için ta Gülistan'dan geldi. Gülistan, Hazar denizin güney-doğusundaki eyalet, Türkmenistan sınırına yakın. Yani anlayacağınız uzak yoldan geldi. Hem de yeni evlendi. Bu arada eğitmenimiz Alireza'da büyük çiftçilerden. Hektarlık meyve ağaçları var. Kazvin, eski Safevi devleti başkentinden geliyor. Bizim sevgili Ahmed'te çiftçi ve elma üretiyor, kendisi Tebriz'den. En düzgün Türkçe onda. Elma, para etmemiş, pek mutlu değil ama buna rağmen etkinliğe geldi, bizi görmek için.
Sasan, Said, Umut, Ender, Şehriyar, Nergis


Önce Çukurpınar'ı anıp sonra Morca ve Cocar Mağaralarının derin gitmesini temenni edip anı fotoğrafı çektik.

Umut, Zehra, Selin, Meryem ve Ender. Meryem tam 6 saat sedye de gıkını bile çıkarmadan kazazede oldu.



Selin ve Pervin. Pervin mağaracı ve aynı zamanda buz tırmanışı da yapıyor. Arkada Brunik Mağarası.
 Bu arada İran'la Türkiye mağaracılar arasındaki farklardan biride, yaptıkları iş. Ben şimdiye kadar hem çiftçi olup hem de mağaracılık yapan bir Türk mağaracı görmedim Türkiye'de. Sanırım bu biraz, insanlar nasıl görüyorsa, öyle devam ediyor galiba ondan. Özellikle İran'da dağlara çıkmak, dağcılık, kanyona gitmek veya doğa sporları ile ilgilenmek eskiden beridir var ve tahminim özellikle yeni islami rejimle beraber kısıtlanan insanların kaçabileceği nefes alabileceği bir nevi sübap vazifesi gören bir kaçış yolu oluyor doğa sporları. Özgürlüğün yaşandığı bir platform. Yine örnek vermek gerekirse, kampta birçok insan Ramazan olmasına rağmen oruç tutmuyordu bir çift hariç. İsmi lazım değil, 55-60 yaşında bir mağaracı, kampta oruç tutup, namaz kıldı, eşi de omzuna kadar siyah bir başörtüsünden büyük bir kumaşla kapanmıştı ve o da oruç tutup, kafası sıkı sıkı kapalı olmasına rağmen mağaraya kaskını giyip, kurtarma etkinliğine katıldı. Türkiye'de bu sosyal profilde birilerinin mağaracılık yapmasına ben şimdiye kadar rastlamadım. Yani İran'da doğa sporları halka daha çok inmiş ve birazda uzun süren ambargoların etkisi olsa, gerek talebin olması da hemen hemen birçok teknik malzemenin İran'da üretilmesini ortaya çıkarmış. Türkiye'de ise mağaracılık ve doğa sporları biraz daha halkın elit kesiminde kalmış, daha az kişi tarafından yapılan ve az kişiden dolayı üretim yapacak kadar malzeme talebi olmayan, dolayısıyla ithal eden bir yapı var. İran'daki mağaracılığın tarihini az buçuk Çek Cumhuriyeti Bruno şehrinde yapılan uluslararası mağaracılık kongresindeki sunumda görmüştüm. Bizim kadar eski tarihleri var, geldiğimiz noktada, İran'da 1500-1700 mağaracı var ve çoğu zaten dağcı veya başka bir doğa sporuyla da uğraşıyor, bizde ise 550 mağaracı var. Modern mağaracılık teknikleriyle yeni tanışmış olmakla beraber, dağcılık ve tırmanıştan gelen zaten bir bilgi birikimi ile çok hızlı yol alıyorlar tecrübe konusunda.



Hakkı baba, sineklerden korunmaya çalışırken..
Pervin, Hakkı, Nergis, Fatma, traktörde...

İlk akşam ekiplerin kimlerden oluştuğu ve hangi istasyonda
görev alacakları açıklanıyor





























Said yavaş yavaş gaza basıyor ve römorkla beraber gitmeye başladık. Köyün içindeki köprüden geçtikten ve yolu biraz takip ettikten sonra, nehrin yanına indik ve menderes yapan suyun içinde ilerlemeye başladık. Millet çığlık çığlığa, herkes gülüyor ve mutlu. Suların içinde debelenen çocuklar gibiyiz. Daha önce hiç görmediğim siyah çift kanatlı pervaneli uçan böceklerin arasından geçmeye başladık. Said arada bir gaza basıp arka tarafı bir sağa bir sola yatırıyordu dikkatlice. Usta çiftçi ne de olsa. Suyun içinden devamlı geçen yarım saatlik bir yolculuktan sonra bir dağın dibinde durduk. Mağaranın olduğu tepenin altında ama durur durmaz, Peynirlikönü'ne ilk girdiğimde yediğim sineklerden daha fazlasını burada yedim. Müthiş bir sinek saldırısı vardı. Yanıma şapka almıştım ama bulamadım devamlı sinek saldırılarından sersem gibi olunca çareyi birisinden şapka istemekte buldum, sağ olsun Fatma diye bir mağaracı şapkasını verdi. Gölgedeyiz ama güneş altına çıkınca kavrulacağız. Daha fazla beklemeden hemen önden giden birisinin ardına takıldım ve başladık yürümeye. 10 dakika vadi sınırından gittikten sonra hemen başladık tırmanmaya. Vahid geç kaldık diye yakınmıştı, şimdi anladım niye yakındığını...Saat 12:00 güneş altında dik tepeye tırmanmak hiç aklı fikri olan adamın işi değildi. Yapacak bir şey yoktu maalesef. Yaklaşık 1-1,15 saatlik bir tırmanıştan sonra Brunik mağarasının o büyük ağzına varmıştık, hemen kendimi gölgeye attım. Üstümden ter boşanıyor, sırılsıklam olmuştum. 10 dk dır, gölgedeyim ama "yok arkadaş" serinleyemiyorum. Nergis'e usulca yaklaştım, dedim tshirt ıslak başka temizde kalmadı, eğer mahsuru yoksa üstümü çıkartsam bel üstü çıplak biraz dursam olur mu? "sorun olmaz" dedi. Sonuçta resmi bir federasyonun faaliyetindeydik, kurallar, adetler ve gelenekler olabilir. Üstümü çıkardım ıslak tshirti güneşli bir kayanın üstüne serdim, pantalonu da şort haline getirdim...Ohh be, biraz daha iyi.
Serinlerken, ekip liderini dinliyoruz.

Herkes birer ikişer gelmeye başladı, herkes geldikten sonra Alireza kısaca bir konuşma yaptı. Sanırım gün içinde kamp kurulduktan sonra, Vahid herkesi mağaraya sokacak ve hangi istasyon nerede, nerede ne yapılacak hepsini gösterip mağaraya aşina olmamızı sağlayacak. Tahminimin aksine kamp yeri mağara ağzında değil mağaranın üstünde tam tepe üstünde olacakmış. Allahım, en az 50-100 m yukarı daha tırmanış var. Alireza, herkes 15:00'e kadar kamp kurma ve yemek işleri ile meşgul olsun dedi ve ondan sonra mağarayı tanıma ve planlama başlayacaktı.

Tatbikatı yapacağımız mağara, Brunik, tamamı haritalanmış, aşağıya doğru yaklaşık 45-50 derece ile eğilimli yarı yatay yarı dikeyimsi bir mağara. Eskiden turizme açmak için çalışmalar yapılmış, aşağıya doğru merdivenler filan var ama sanırım birileri istememiş ve yarım bırakmışlar çalışmayı, turizme kapatılmış. Mağara bir tepenin yamacında 45 derece yarım metreden bir metreye kalınlıkta kaya katmanlarının dalış açısında gelişmiş bir mağara. İçeride Brüksel lahanası oluşumlar filan var ama mağaranın tabanı katmanlı kayaların çökmesiyle rahat yürünebilecek bir zeminden çıkmış. Dolayısıyla da kurtarmadaki en büyük faaliyet, sedye taşımak yerine habire trolean yani ip köprüsü ile salonların bir tarafından öbür tarafına sedyeyi havadan emniyetli bir şekilde iletmek olacak.


Sedye taşınırken..
Yavaş yavaş herkes tepenin üstüne çıkmak için mağaradan çıkmaya başladı. Of anam of deyip bizde güneşin alnına çıktık tekrar ve başladık tırmanmaya, yaklaşık 15-20 dk tırmandıktan sonra tepenin üstüne geldik. İnsanlar hemen çadırları atmaya ve kampı kurmaya başladı. 4*4 Hilal-i Ahmer kamyoneti gelmiş ve 2 tane Kızılay çadırı dikilmişti bile. Bizde hemen kendimizi içine attık, gölgeye. Yalan olmasın ama bir saat içinde her şey yerli yerinde, söz yerindeyse tencereler kaynamaya başlamıştı bile. Nergislerle beraber yemek yedikten sonra biraz gerinip ayağımızı uzatalım demeye kalmadan, "haydin mağaraya" dedi Vahid...

Daha yeni gelmiştik :)) biraz dinlenseydik Vahid :))

Herkes kaskını kapıp, mağara ağzına inmeye başladı. Yaklaşık 30 kişi toplaştık mağara ağzında ve hep beraber girdik mağaraya. Tatbikatta yaklaşık 12 istasyon var (bu sonra 13'e çıktı). Aşağıya doğru indikçe, Vahid anlatıyor elinde çakma çin malı uzağı gösteren bir fenerle, Tek tek yapılmış döşemeleri ve dübellerin yerini gösteriyor...Burda şu var, kilik fener yanıyor dübeller aydınlatılıyor, şimdi aha taa orada gördüğünüz (50 60 m uzaklıkta bir kayanın üzerini belli belirsiz işaret edip), döşemeden buraya trolean olacak, ama ipi gerdiğimizde ip tavana sürtüyor, dolayısıyla birisi aşağıdan uzun bir iple saptırma yapacak v.b. v.b.v.b. Yavaş yavaş mağarada ilerliyoruz. mağarada tek bir dikey iniş var yaklaşık 25 m'lik. Yan bir koldan inişin altına gelinebiliyor ama senaryo gereği, kazazede, 25 m'lik çıkıştan çekilecek ve oradan 2. istasyona iletilecek oradan 60 m'lik bir trolean köprüsünden geçecek ve bu böyle devam edecek...Yaklaşık 3 saat filan mağarada kaldık, her şeyi, herkese gösterdi çünkü kimin nerede ne yapacağı henüz belli değildi. Güneş batarken kampa geri döndük.

Kızılay çadırlarından birinin üzerinde "Girmek Yasaktır" yazısı konmuş. Malzeme deposu. Sorumlular haricinde kimse giremiyor. Malzemeyi zimmetli veriyorlar ve tatbikat bitiminde gene sayılı alıyorlar.

Tencereler kaynamaya başladı, herkes yemek yiyor arkasından çaylar geliyor. Akşam 20:00-21:00 gibi diğer Kızılay çadırında toplantı yapılacak. Toplantı amacı harita üzerinde ekipler tayin edilecek, kimin hangi istasyondan sorumlu olduğu bildirilecek ve toplantı bitimi, ekip liderleri malzemeleri alacaklar.

Çadırın içine 30 kişi birden doluştuk. Harita üzerinde ekipler belirlendi. Biz Türk ekibi olarak 1. istasyondayız, yani kazazedeyi ilk biz yukarı karşı denge sistemi ile çekeceğiz, yalnız dar ve inişin ortasında bir kaya olduğu için ipin sürtünmesini engellemek için aşağıda döşeme ipinde bir kişi vücudu ve kısa göbek bağı ile saptırma yapacak sürtünmeyi ve kazazedenin duvara vurmasını engelleyecek. Bu arada söylemeyi unutmadan geçmeyeyim, biz mağaradan döndükten sonra, bir ekip telefon döşemeye, bir ekipte 25 m'lik inişi döşemeye gitti. Belirlenen istasyon başlarına ve aralarına 6 tane telefon döşediler. Mağaranın girişine de bir çadır konuldu, üstünde CP yazıyordu. Commanding Post, yani Komuta Merkezi...Komuta Merkezinin haberi olmadan kimse ne mağaraya girebiliyor, ne görev yerinden ayrılabiliyor ne de sorumluluğunu aldığı işe başlayabiliyordu. Kısacası Komuta Merkezi her şeyi telefon aracılığıyla yönetiyordu.


Bizim ekip hem 1. istasyon hem de 11. istasyonda görevlendirilmişti. Bize ayrıca Areş'te katılmıştı. Hemen ekibi toplayıp kimin ne yapacağını söyledim ve görevlendirme yaptım. Sonra malzeme çadırına gidip malzemeleri aldım ve çadırımın yanına konuşlandırdım. Saat 23:00'e doğru hızla akıyordu ve ben yoldaki uyuklamamı saymazsak yaklaşık 3 saatlik uyku ile duruyordum. Herkes malzeme peşinde ve ufak toplantılarla neyi nasıl yapacağını konuşuyor. Selin ilkyardım ekibi ile mağaraya girecek. Kendisi hemşire olduğu için başka bir hemşire ve 2 kişiyle daha ekip oluşturuldu, kazazedeyi sedyeye paketleyip, ilk 25 m'lik çıkışın başında bize teslim edecekler ve Selin'de hemşire olarak döşeme hattından inişin yarısına kadar kazazedeye refakat edecek, oradan Areş saptırma yaptığı noktadan bu sefer o, kazazedeye refakat edecek diye planladık. Umut, karşı denge unsuru olacak. Ayrıca 5. istasyonda da Umut'un kendi ekibi var, onları topladı, konuştu, görevler dağıtıldı malzemeler alındı artık yavaş yavaş uyku vakti geliyordu. Arada Nergis uğradı, yarın için bizim ekibin mağaradaki yemeğini getirdi. Her şeyi düşünmüşler..

Alireza ısrarla tatbikatın ne zaman başlayacağını söylemiyor. Herkesin her an hazırlıklı olması lazım dedi. Saatler 24:00'e doğru yavaş yavaş bizim yatacağımız çadırın içindekiler dağıldı, uyku tulumlarını serdik ve uykuya doğru bir yolculuk yapmaya başladık....

Allah'ım kimse horlamasın.

Derinlerden, belirsiz başlayıp yavaş yavaş, ben 13 yaşındayken İran-İrak savaşında hava akını olduğunda Bağdat'ta sirenler çalardı, ona benzer bir siren sesi geliyor. Yahu, 2000 m'de dağın tepesindeyiz ne sireni ne sesi....Bir anda yanımdakiler kalktı, n'oluyoruz demeye kalmadan millet her yerde ayaklanmaya başladı. Ben sersem bir haldeyim hala ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Aslında ne olacağını biliyoruz da, uyku sersemi bir anda siren seslerine uyanınca, aptala döndüm. Farsça birisi bir şey söylüyor megafondan bangır bangır...Uyku tulumu içinde doğruldum bir anda yanıma bir torba atıldı. Nergis "Ender bu kahvaltınız" dedi...Baktım 3 tane haşlanmış yumurta, ekmek ve biraz peynir. Millet haldır haldır giyiniyor. Kalktık. Saat sabahın 5:15'i..Biri tercüme ediyor, "mağarada bir kaza olmuş, mağaracı bacağını kırmış" acilen müdahale edilmesi lazım...

Bende artık uyandım sayılır, hemen giyinmeye başladım, iç tulum, dış tulum, hop hemen srt takımı, kask filan derken. yerde yemek yememek için kamyonetin arka kapısını yatırdım, Umut'u çağırdım kahvaltıya. Selin'e bakınıyorum ama Selin yok. Bir iki bağırdım baktım olmayacak sonradan fark ettim ki, ilk müdahale ekibi ile içeri girmek için yola çıkmak üzere. Bari bir şey yeseydi dedim içimden ama onlar yola koyulmuştu. Biraz suyla yüzümü yıkadım ve hemen Umut'a sıkı kahvaltı edelim, uzun bir gün olacak dedim ve kahvaltı yapmaya başladık. 2 tane pet şişeye su doldurduk yanımıza almak için. Ekip lideri olarak, her ne kadar senaryo olsa da insan heyecanlanıyor ve ekip liderlerinden neler yapılması gerektiği yazılmıştı. Hemen Umut'un SRT setini kontrol ettim. Tamam, tamam, hop D karabin açık kalmış kapatalım. Umut, sende beni kontrol et bakalım. Umut beni de kontrol etti. Ekibin son elemanı Areş'i arıyorum. Areş kendi çantası ile geliyor. Areş, gel kontrol edeceğim dedim herşeyini tamam mı dedim, alelacele, tamam herşeyim tamam dedi bende güvendim. Yanılmışım...

İlk ekip gideli 15 dakika filan oldu..Ben Vahid'e soruyorum biz ne zaman gideceğiz çünkü 2.ekip biziz. Cevap: Sabahın 4:30'dan beridir ayakta olan ve Komuta Merkez'inde bulunan Alireza ve Hüseyin'de kontrol. CP'den cevap gelmeden gidemezsiniz. Beklemeye devam. Neyse 10 dakika sonra CP tamam dedi gidin, biz Areş, Umut ve ben 2. ekip olarak yola çıktık.

Mağara ağzına vardığımızda CP çadırının yanında bekledik ve onlar tekrar tamam gidin ve her telefon istasyon noktasında CP'yi arayacaksınız dedi. Ekiplerin mağara içinde nerede olduklarını bilmesi ve planlama yapabilmesi için çok önemli. Merdivenlerin en sonunda bir tane varmış...İniyoruz ve geçtik basamakları ama bulamadık, ıskaladık. Areş ısrarla telefonu bulmaya çalışıyor. Areş dedim bırak devam edelim 2.ncisinden ararız. İtiraz edecek gibi oldu ama ben çoktan topuklamış yola devam ediyordum. 2. Telefonu bulduk ve CP'yi aradık, 1. ıskaladık 2.telefondayız ve devam ediyoruz. OK.

Mağara içinde ilerliyoruz ve bizim görev aldığımız inişe doğru yaklaşırken birden "anaaa" şeklinde bir hayretle ilk ekibe bakıyorum. Kazazedenin yerini bulamamışlar. Kazazedeye daha ulaşamamışlar. Bizimle yukarıya gelmeye kalktılar dedim sağdan aşağıya inişin altına giden bir yol var kazazede oradadır. Oradan gidin. Biz çıkmaya devam ettik ama bende içimden ohooo bunlar daha paketleyecek falan filan uzun iş...Neyse biz yerimize geldiğimizde sanırım kazazedeyi yeni bulmuşlardı.



Mağaradaki tek inişin başına geldik, hemen karşı denge hatlarını kurmak için başladım çalışmaya..İpin ucuna sarkıtırsam takılır diye aşağıya kadar indim hem de inişi tanımış oldum, sedyeye bağlanacak ucu en dibe indirdim ama ilk ekipten daha bir belirti yoktu. Neyse biz işimize bakalım deyip, yukarı çıktım. Herşey tamam, Areş abi sen aşağıya inişin ortasındakı sıkışmış kayaya kadar in kısa göbek bağınla saptırma yapacaksın ve sedyeyle beraber gelecen, ok? ok. Areş iner yerini alır. Umut makaranın olduğu hatta karşı denge olarak yerini bende regülatör olarak yerimi almıştım ki, Vahid çıkageldi. Herkesi yerinde kontrol ediyor. Baktı, sorun yok, baş parmak yukarı ok.

Beklemeye başladık ipin üzerinde arada aşağıya bağırıyoruz ama sesler boğuk geliyor. Yok kesinlikle inişlerde iki ekip arasında walkie talkie lazım. Bekle bekle, yavaştan soğumaya başladık. Birde kahvaltıdan sonra hemen mağaraya girince, tuvalet zamanı mağara içinde geldi. Sıkışmaya başladım. Çok sıkıldım hattan çıktım, Umut'ta rahat bir pozisyon aldı, Areş'de üşümeye başladı. Yahu ne oluyordu niye CP başla komutu vermiyordu anlamadım gitti. Sonunda dayamadım, 2. istasyonun oradaki telefona gittim, tam bu sırada Areş yukarı çıkmaya karar verdi, üşümüştü çünkü ama sağolsun çıkış malzemelerini unutmuş. Keyfim bir anda kaçtı, Areş çıkış takımları yok, prusikle çıkarım diyor bana, yok dedim olmaz. Kazazedeyle mi uğraşacağız senin malzeme yokluğunla mı deyip durdum. Neyse ki yanımızda video çeken Şehriyar'ın cumarlarını aldı. Ah babacığım ah, bana herşeyim tamam demiştim diye hayıflanıyorum içimden.

CP, CP, 1. station. Yes? What are waiting for, it is been an hour almost? Station sth and sth are not ready for rigging. We are waiting for them once they are ok, we are good to go and we will not stop. Ok. Eheeem, but I have to go to toilet. Pause....ok be back in 10 minutes :)).

Salonun üst köşesine gidersin, bütün kemer, malzemeler neler varsa üstünde tek tek çıkartırsın ve rahatlarsın. Tam da işi bitirirken "ender, cp called we will start"...Yahu zamanlamanıza hayranım.

CP, I am back. Ok.

Ekipte herkes yerini tekrar aldı ve başladık çekmeye her şey gayet iyi gidiyor. Sedye tahminim en geç 10 dakika sonra yanımızdaydı. 2. İstasyonun ekibi bize yardıma gelmişti. Kazazedeye gülümseyerek "how are you, are you ok? don't worry" deyip hoop kayanın üstüne sedyeyi aldırdık.. 2. İstasyon ekibi kısa bir trolean hattından 3. istasyona verecek oradan aşağıdaki büyük salonda yaklaşık 60 m'lik trolean var havadan 4. istasyona gidecek. Bizim işimiz bitmişti. Ben hemen döşeme malzemeleri toplamak için indim başladım hattı sökmeye. İpi filan toparladık, Umut 5. istasyonun ekip lideriydi o izin alıp gitti, hattı kurmak için. Areşinde başka bir yerde işi vardı o da izin aldı ve gitti. Selin sağolsun bana yardım etti her şeyi çantaladık ve telefona gittik. Cp, Cp? First station is ok, everything is finished. Ok, good. Plans have changed normally you should go to station 11 but we want you to do trolean between 7 and 8th station, Ahmet will explain. ok..

Yerimize gitmeden biraz seyir eyledik neyi nasıl yapıyorlar diye? Sedye dikey olarak 3.istasyona geldi şimdi ayaklar aşağıda yatay pozisyona getirip trolean'e verecekler sedyeyi..5 dakika seyrettikten sonra aşağıya indik, 4. istasyona baktık, sedyenin yavaşça geldiğini gördük. 5. İst'da Umut'lar hazırdı. Devam ettik. 6. ist Z yapıp sedyeyi çekecekti. Onlarda hazırdı. 7 ve 8 in arasına geldim Ahmet'i buldum. Ahmet döşeme yapılacak yer neresi dedim. 7,5. istasyon dedi :)) Dar bir yerde döşeme yaklaşık 3 m yukarıda, kısa bir trolean olacak. Normalde Sasan ve Mansur 11. istasyondaki ekibim ama anladığım kadarıyla Sasan 11. istasyonda döşemeyi yapmış, hattı Mansur kurmaya başlamıştı. Sasan, Mansur'un eşiyle bana yardımcı olmak istediler. Trolean önce gevşek olacak dikey bir şekilde sedye takılacak ve gerilecek sonra 8. istasyondan çekilecek, yalnız dar bir yerde yardımcı lazımdı yüzünü filan çarpmaması için, Sasan'dan rica ettim sen burada ol arada yardım et. ok dedi.

3 m yukarıdaki 3'lü bağlantıdan Z almak ve germek zor işti. Karşı duvarda bir 3'lü döşeme daha vardı. Bende bir tane makara taktım, trolean'e ve karşıdaki 3'lü döşemeye stoplu desandörle bağlantı yaptım ve cumarla rahatlıkla troleanı gerdiğimizde stoplu olduğu için geri boşalmayacaktı. Her şey hazırdı. Salona geri döndüm ve çok güzel bir yere oturdum ve seyretmeye başladım. Herkes acayip ciddi bir şekilde kendini işe vermişti. Sedye bize yaklaştı ve bizim 7,5. istasyona geldi, aynen dediğim gibi gerdik, bende yardımcı oldum cumarlarımla ve sedye dikey bir şekilde 8. istasyona gitti. Döşemeleri topladım (normalde askılar orada vardı bende sökmedim ama sökülecekmiş meğersem benden sonra Selin ve Ahmet söktüler). Telefonla bildirdim, CP station 7, 5 is finished. OK, go to station 11. Ok.

CP, istasyon 11 de ne yapacağımı söylemediği için, 11 istasyona gittim, çok büyük ve kalın bir duvar, dikit arası bir duvarın üzerinde döşeme yapılmıştı. Yukarı çıktım baktım, Mansur işi hallediyor, indim aşağıya. Döşeme bitti trolean çekildi ve sedye yavaş yavaş çekildi. Diğer bütün ekiplerde 11. İstasyonun oraya geldi. Sedye yaklaştığında herkes karşılıklı gücüne ve boya göre sıra yaptı ve sedye elden ele geçmeye başladı. Merdivenler çok dikti ama millet sedyeyi bir sonraki arkadaşına verip hemen öne yeni pozisyona geçiyordu. Oradan tekrar çok durmadan C.P. çadırın oraya kadar geldi sedye.

Hemen kazazede sedye'den çıkartıldı ve su verildi. Bravo Meryem'e 6 saat sedyede sadece elleri hareketli bir şekilde kalmakta büyük bir cesaret işi. Zaten 2 defa tebrik ettim kendisini. Alireza kısa bir konuşma yaptıktan sonra federasyon ve hatıra fotoğrafı çektirdik.

Kampa vardığımızda saat yanılmıyorsam 12:00-13:00 gibiydi. Yemek yiyelim filan derken, Alireza toplanalım aşağıda daha rahat bir şekilde yeriz dedi. Herkes  toplanmaya başladı. Çadırlar sökülürken, çantalar toplandı, bende her şeyimi hallettikten sonra etraftan çöp topladım.
Hatıra fotoğrafı

Federasyon fotoğrafı...
Çantayı taşımak yerine 4*4 kamyonete verdim ve yaklaşık 2 saatlik yürüyüşle köye vardık. Nehrin kenarında bahçeler arasında aç karnına kiraz ve küçük elma yemek güzeldi, ah birde sinek bombardımanı olmasa mükemmel bir yürüyüştü. Köye geldiğimizde kamyonet gelmişti. Camide bir yüz yıkadıktan ve deli gibi su içtikten sonra gölgeye kaçıp serinledik. Fatma'nın ikram ettiği dondurmaları afiyetle mideye indirdik. Herkes yavaş yavaş Allah'a ısmarladık deyip yola koyulmaya başlamıştı. Bizde Çukurpınar ekibinin bir kısmıyla vedalaşıp herkesi uğurladıktan sonra bizde geri yola koyulduk.
Dondurma..

Kimsenin aklına yemek gelmemişti.

Karaj'a gelip Pervin'lerin evinden eşyalarımızı topladık ve bir kısmını aldık. Akşam 22:00 gibi geç bir saatte Asgar abi'nin daveti üzerine bağ evine geldik.

Doludizgin bir program akışına bırakmıştık kendimizi. Sabah kurtarma yaparken akşam gitar şeklinde bağ evinin dışındaki yüzme havuzunda içeceklerle rahatlıyorduk. Asgar abi sağolsun evin anahtarını resmen bize bıraktı ve herkes deli gibi yedi içti. Arada Selin elinde pasta gibi bir maketi tutmuş bana doğru sallıyordu. Maket meğersem gerçekten pastaymış. Müthiş bir akşam oldu ama uykusuzluk yakamızı bırakmıyordu. İlk, Hakkı baba ve Ahmet nakavt oldu, acayip büyük salondaki divanlara uzanmış yatmışlardı.

Ben yüzme havuzuna Umut ve Said'le atladım biraz yüzdüm ama nedense bana biraz soğuk geldi ve bir daha da giremedim..Artık dayanamayacağım. Hüseyin arada bana yarın sabah 7:30'da bir minibüsün gelip bizi alacağını söyledi. Karaj civarında tarihi yerlere götüreceklermiş.

Allahım uyku yüzü ne zaman göreceğiz. Yok olmayacak, gittim arka odadaki yatağa yattım ve hemen uykuya dalmışım..





ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg