28 Ocak 2017 Cumartesi

DERNEK ARAÇ MAĞARACILIK AMAÇ

Neredeyse sadece birkaç yıl ara verdiğim mağaracılıkta yaklaşık 28 yıl geçti. Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübündeyken birçok kere yapmak istediğim etkinlikleri veya bilimsel çalışmaları yapamadık: Ya zaman veya fırsat olmadı ya önümüze engeller sürüldü, psikolojik bariyerler ya da bilimsel çalışmaları yapacak uzman kişiler yoktu aramızda dolayısıyla üniversitede. Boğaziçinde yerbilimleri yoktu (jeoloji, hidrojeoloji v.b.) veya biyoloji, ki burada eğitim alan mağaracı olsun aramızda maalesef yoktu ve bizde BÜMAK'ta bilimsellik adına rapor ve haritada kalıyorduk çoğu kez. Diğer yapmadığımız etkinliklerde de illa birileri bir bahane buluyordu. Mesela, Taşeli'ni karlı zamanda görmek istiyordum, kaç defa gidelim desem de kimse gelmedi. Yine Sorkun mağarası, Kastamonu'da, soru işaretli yan kolu, bakar bakar, ya buraya gidelim derdim şuradan bir inelim başka bir yere gidiyordur belki derdim, bana mağaranın ne kadar zor ve sulu şartlar altında döşendiğinden bahsedilirdi. Yine mesela Karlık Kuylucu, harita ölçümlerini kaybettikten sonra kaç defa gitmeyi denedik biraz da şansızlık mı desem, bir türlü olmadı yani kısacası içimde kalan mağaracılık adına birçok etkinlik ve faaliyeti, benim de kurucusu olduğum ASPEG grubu ve sonrasında derneğinde yaşadık.

Benim için grup/dernek her zaman mağaracılık için araç olmuştur, hiç bir zaman amaç olmadı, Yapmak istediklerimi, yapamadıklarımı gerçekleştirebileceğim bir ortamdan ibaret. Mağaracılık yalnız yapılan bir doğasporu veya bilimsel bir çalışma ortamı olmadığı için, benimle aynı şekilde (keşif) mağaracılık yapmak isteyenlerle bir çok etkinliği beraberce yaptık, hala da yapıyoruz. Taşelini karlı zamanda gördüm, inanılmaz güzel manzaraların yanında 50'ye yakın yeni mağaralar keşfettik, keşfetmeye devam edeceğiz. 2008 yılında Küre Dağları milli parkı projesinin ilk büyük gezisinde Sorkun'dan dışarı çıkmadım desem yalan olmaz herhalde ve o meşhur (benim için) harita üzerinde gözüken bacanın 40 m inişle Sorkun'da başka bir galeri halinde -200 m'lere kadar ilerlediğini keşfettik. Karlık'a kışın gittik ve tesadüfende olsa devam ettiğini bulduk, şimdi Karadeniz'in en derin mağarası oldu. Kışın mağaracılık yapmayı çok istiyordum, kış kamplarını kendimizi aşmak, zorlamak ve ulaşıp/yapabiliyorsak mağaracılığı da yapacak şekilde her yıl düzenliyoruz. Kendimin bir uzmanlık alanı olmasa bile her zaman içinde bulunduğum grubun, mağaracılık alanında bilimsel çalışmalar yapmasını çok istedim. Şimdi yavaş yavaş biyoloji alanında güzel çalışmalara imza atmaya başladık, arkeolojik açıdan çok verimli çalışmalar yaptık. Bunlarda benim bire bir katkım olmasa bile içinde bulunduğum dernekte yapılması bana ayrı bir haz vermektedir. Başlı başına ağırlıklı mağara dalışı olan bir Altınbeşik veya İstanbul civarında yatay mağaralara yapılan mağara dalışları: Bunlar çok ama çok güzel etkinlikler.

Yukardaki bahsettiklerimin hayali ile yaşadım desem yalan olmaz. Bunun için derneği kendi amaçlarım için kullanıyorsam, doğrudur kullanıyorum ama bunun niye yanlış olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum. Biz bu hayalleri gerçekleştiremeyeceksek niye dernek veya grup kurduk ki? Ben tam tersine, herkesi derneği mağaracılıkta neyi düşlüyorlarsa, neyi yapmak istiyorlarsa, benim gibi derneği kullanmalarını teşvik ediyorum, destekliyorum.


Derneğimiz mağaracılık yapmak için araçtır, buyrun kullanınız ve üretiniz.

26 Ocak 2017 Perşembe

MAĞARACILIKTA ETKİNLİK DÜZENLEMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Doğa sporu olan mağaracılık bence ameleliği en çok olan, uzun saatler karanlık, soğuk, nemli ortamlarda yani insan yaşamına yabancı ve bir nevi düşman bir ortamda geçen bir spordur. Keşfetmenin hazzı ve bilimsel çalışmalara yataklık etmesi en olumlu tarafıdır bu sporun. Bununla birlikte, her doğa sporunda olduğu gibi doğadasınız ve doğayla mücadele ettiğimizi sanıyoruz ama biz sadece ve sadece kendimizle savaşıyoruz. Bunu yaparken de ister istemez risk alıyoruz.

Doğa'da olmanın getirdiği risklerin yanında biz mağaracıların keşif için aldığı riskler var. Eğer keşfe yönelik bir mağaracılık yapıyorsanız zaten keşfetmenin risk taşıdığını kabul etmek durumunda veya farkında olmanız lazımdır. Riski sıfırlamak veya bertaraf etmek diye bir olasılık düşüktür ya da yoktur.

Uzun yıllardan beridir hem birçok insanı mağaracılıkla tanıştırmış, eğitmiş ve neredeyse sayısını unuttuğum etkinlik düzenlediğim için, "risk'e" belli kendi tecrübemle bakıyorum.

Etkinlik düzenlemek, organizasyonun sorumluluğunu almak, kısaca o etkinlikte olacak her şeyden sen sorumlusu olacaksın demektir. Türkiye gibi kanunların abuk sabuk yapıldığı zırt pırt değiştirildiği bir yerde, dernek olarak veya dernek adına bir gezi düzenliyorsan, etkinlik sorumlusu olarak bir kaza anında hele de ölümlü kaza ise bu, sorumlu yönetim kurulunda ve direk yönetim kurulu başkanındadır. Burada kanun, normalde etkinlik organizasyonunu kim yapıyorsa o sorumluluğu o kişiden alıyor ve yönetim kurulu'na yüklüyor daha doğrusu başkana. Kanımca çok saçma bir kanun. Normalde kanunlar, öncelikle bireysel hatalara göre sorumluluk getirmeli. Kısa bir örnekle, bir etkinlikte bir kaza oluyorsa, hata veya kazaya yol açacak sebeplerin öncelikle bireysel mi olup olmadığı, daha sonra gezi sorumlusu'nun karar vermede ki hatalarından mı kaynaklandığı, en son olarak yönetim kurulu'nun bu konuda bir hatası var mı soruşturulması lazımdır.

10.yılımıza gireceğimiz 2018 yılında, dernek olarak bir çok kulüp ve derneklerden mağaracıları etkinliklerimize davet ediyoruz. Bundaki amaçlardan bazıları:

a. Derneğimizdeki insan gücünün ciddi ve özellikle derinlere giden mağara etkinliklerinde, yetmemesi ve araştırmanın yapılabilmesi için Türkiye'den ve/veya yabancı mağaracılardan destek almak.
b. Birbirimizden bir şeyler öğrenmek, değişik mağaracılık kültürleri ile kendimizi karşılaştırmak
c. Özellikle üniversite kulüplerinden gelen mağaracıların tecrübesinin (derin mağaraları araştırma) artmasına yardımcı olmak ve genel olarak Türkiye'de mağaracılığın ilerlemesini sağlamak

Fakat yıllar bize göstermiştir ki: Adı olan ama kendi olmayan, TMF, federasyonun fonksiyonel olarak işlememesi sadece kurtarma bazında düşünülmesi, standartı empoze edecek bir kurumun olmayışı en azından bizim (mağaracılar) için risk arttırıcı faktörlerden biridir. Federasyon öncesi birlik vardı bu birliğin zamanında çıkan eğitim standartları vardı ve herkes sözde bu standartlara göre eğitim verecek ve sınıflandırılacaktı. Yıllar içinde, 3.seviye mağaracıyım diye gelen mağaracının veya 2.seviyeyim diyenin aslında söylediğinden daha tecrübesiz olduğunu gördük. Bunun tamamen bilinçsiz bir şekilde telaffuz edilen seviyelere denk gelen eğitimlerin eksikliğinden yani belli bir standartta verilmediği ve bunu empoze edecek bir kurumun olmamasından kaynaklandığını görüyorum.

Yıllardır, bende dahil olmak üzere, tüm mağaracılarda görülen, "bağımsızlık" "kimseye bağlı olmamak" " istediği gibi istediğini yapmak" dürtülerinin aslında yüzeyde güzel olduğu ama derinlerde riskleri arttırdığını dernek (BUMAD ve ASPEG) faaliyetlerinde gözlemlemeye başladım.

TMF yok diye, etkinliklerimize başka mağaracıları riskler artıyor diye çağırmayacağız mı? Tabii ki de hayır. Birbirimizden öğrenmeye ve beraber tecrübelenmeye devam edeceğiz. Sadece misafir olarak gelenlerden daha fazla tanıdıklarımızı çağıracağız, yine başka insanların "abi, bizim X arkadaşımız iyidir, ipte şöyledir, şu şu mağaralara girmiştir" diye tavsiyelerini gene dinleyeceğiz ama sadece gezi sorumlusu değil kampta her dernek üyesi tavsiye üzerine gelen arkadaşları mağarada yakınen gözlemlemesi ve olumsuz bir durum gördüklerinde doğru karar vermesi için gezi sorumlusuna haber vermesi bir ölçüde riski kısıtlayan bir faktör olabilir.

Çok sıkı bir şekilde ve TMB tarafından sonradan TMF'de ufak bir değişiklikle uygulanan standartlarda eğitime ve riskler konusunda eğitmek ve farkındalık yaratmaya devam etmek gerekiyor.  
Birçok risklerin olduğu mağaracılıkta, hele hele keşfin bilinmezliklerinde bizi bekleyen riskleri de eklediğinizde, mağaracılıkta etkinlik düzenlemek, kafana dayayarak, tek mermiyle yapılan rus ruleti gibi tetiği çekmeye benziyor. Bunu da yapmazsak Türkiye'de keşif odaklı mağaracılık yapacak kimse kalmayacak. Her yıl gırla eğitim gezileri adı altında hep aynı mağaralara etkinlik düzenlemeler, ya da mağara yapısı olmayan (ki burada da insan yapımı olduğu için riskler vardır) nispeten keşfi daha kolay mağaralar ya da yapılarda  ya da basitçe bir şey yapmayan kulüp ve derneklerle dolar Türkiye.

Bir aralar eğitim verirken, dağcılıktan çok daha az ölümlü kaza vardır diye mağaracılığın aslında dağcılıktan veya diğer doğa sporlarından daha az riskli olduğunu anlatırdım ama yavaş yavaş şunu anlamaya başladım. Ne kadar az keşif o kadar az kaza...Şimdi hemen herkesten itirazlar yükselecek biliyorum ama istatistiksel olarak kazaya ramak kalmalar, kazalar ve ölümlü kazalardaki artış ile mağara keşiflerindeki artışla doğru orantı vardır. Dolayısıyla mağaracılık yapılmayan bir yerde kaza da olmaz gibi basit bir cümleye indirmiş olmakla, konunun önemini sulandırmamış olacağıma inanıyorum.

1989 yılından itibaren, yıllar içinde Çukurpınar Düdeni'nin keşfinde yaşanan kazaya ramak kalmalar ve aldığımız riskleri düşününce, birçoğunun farkındalık ve eğitimle geçiştirilebileceğini gördüm keza bununla birlikte Peynirlikönü (EGMA) düdeninde, ağustos ayında yağan yoğun yağmurun getirdiği selden kaynaklanan ölümün belki de engellenemeyeceğinin de farkındayım.

Bütün bu riskler, maalesef etkinlik düzenlemede dayanılmaz bir ağırlık getirmektedir. Bazılarımız da bir yanılgı da mevcuttur. O da bu dayanılmaz ağırlığın sadece dernek çatısı altında olmaktan kaynaklandığını zannetmektedirler. Devamlı grup olunsa sanki bu bertaraf olacakmış gibi argümanlar ortaya koymuşlardır. Bir grupta olsanız maalesef bir ölümlü kazada, savcı'nın veya bölgeye intikal etmiş olan kolluk kuvveti komutanın ilk soracağı soru, gezi lideriniz, sorumlunuz kimdir? İçeri alacakları birisi varsa o sorumlu olacaktır. Kimse biz grubuz herkes kendisinden sorumludur gibi geyik muhabbetine angaje olmayacaktır.

Yani kısacası, birileri elini taşın altına koymaya devam edecektir yoksa gerçek keşif mağaracılığı kalmayacaktır Türkiye'de ve biz hala 30.000 civarında mağara olduğu sanılmaktadır biz sadece 3.000 civarında bulduk, araştırdık demeye devam ederiz.








10 Mayıs 2016 Salı

GÜNÜMÜZ POLİTİK JARGON'UN EN KÜÇÜK TOPLUMSAL OLUŞUMLARDAN OLAN DOĞASPORLARI DERNEĞİNDEKİ İZDÜŞÜMÜ


İnsanoğlu çok garip maalesef. 20 yıldır tanıdığın ve arkadaş bellediğin kişi(ler) veya tanıdığın sandığın kişiler, ki bu kişiler eğitim düzeyleri yüksek olan, toplumun belli bir kesiminden gelen, varlıklı, hatta bazılarımızın azınlık diyebileceğimiz bir toplumdan gelip, günümüze hakim olan politik jargonu ve bu jargonu kullananlardan son derece haz etmeyen kişiler olup, gün gelip kendilerini ifade etmek için karşısındakine, bıraktım dost lafını çünkü dost kelimesi ağırlığı olan bir kelime, arkadaşlarına karşı kullansın.

İnsanoğlu gerçekten çok garip.

Durum bu olunca aslında Türkiye'nin makro boyutunda bu halinden de şikayet etmeye hakkımız kalmıyor. Eğitim düzeyi yüksek insanlar bu şekilde, bu politik jargonları sırf karşısındaki insanlara karşı bu derece rahatlıkla kullanabiliyorsa, geride kalan halkın durumuna kızmamak lazım. Kızmaya hakkımız kalmıyor.

İşin diğer enteresan tarafı, politikaya soyunan insanların aslında ne derece önemli bir iş yaptığını, kullandıkları cümlelerin, kelimelerin çok dikkatli seçmeleri gerektiğini, toplum üzerinde bıraktıkları izlenim, yansımaların ne kadar önemli olduğunu bir kere daha şahsen mikro düzeyde şahit oldum.

Evet, 2015 yılı benim ve bazılarımız için büyük bir hayal kırıklığı oldu ama sanırım sosyolojik, enteresan ama acı bir tecrübe oldu. Dernek bazında, yani en basit sivil toplum kuruluşu sanırım aile'den bir sonraki toplumsal halka diyebilirim bu küçük toplumsal yapılanmada, bana ve bize karşı kullanılan politik jargonlara baktığımızda, hayretlere gark oluyor insan.

Normalde bu gibi politik jargonu, şaka olarak kullanabilirsiniz dostlar, pardon dostluk yokmuş geçte olsa öğrendim, arkadaşlar arasında olabilir, hatta küfürleşebilirsiniz de bunu da anlarım, gülersin geçersin, hayatında beş dakikalık bir neşeli tat bırakır, bir es verir bu espriler anlarım ama devamlı olarak 2 yıldır birilerini suçlamak için kullanılmaya başladığında, o sevmediğin ve karşı olduğun politik retoriği kullanmaya devam edersen, o zaman tutarlılığınız, saygınlığınız maalesef kalmıyor.

Parallelci: Nasıl tanıdık geldi mi? Evet, dernek dışında bir şeyler yaptınız mı, parallelci oldunuz. Kurallara uyulduğu halde bir şeyler yapmaya çalıştığınızda, seni gidi parallelci seni oluyorsunuz. Giderek saygınlığını yitirdiği için lafı dinlenmediğini anlamayan arkadaşların gözünde, kendi gözünde YK'nın (ah o koltuk sevdası) lafını dinlemiyor oluyorsun ya, hemen yapıştır “parallelci.”

Biat edenler/Prensler: Nasıl bu da tanıdık geldi değil mi? Birileri, bir konuda başkaları ile hemfikir olduğunda hemen “sen zaten onun adamısın, sen o ne derse onu yaparsın” ...Bu lafları hiç gocunmadan hem de herkesin ortasında gönül rahatlığıyla söyleyebilmek: ne güzel, ne rahatlık, lafın nereye gittiğini anlamadan, karşısındaki sanki yedi düvel yabancı, bu kişilerle mağaraya hiç girmemişsin, hiç birşeyler paylaşmamışsın gibi, ilginç gerçekten ilginç. Bu rahatlık da konuşan birisinin ya karşısındakine bırak sevgiyi, saygısı bile yoktur ki. Bir de, en önemlisi karşısındaki insanın kendi fikirleri, görüşleri yokmuş gibi davranıp, rahatlıkla kendisi(leri) çok tilki ya, salak yerine koymak. Adam biatçı. Sanki biat etmekle bir makam elde edecek, yüklü şişik bir yerlere gelerek maaş alacak, geleceğini garantiye alacak dernekte.

Uzun adam/Reis: Gülümsediğinizi hissedebiliyorum. İlk defa uzun olmaktan pişmanlık duydum diyeceğim ama şaka şaka...Yok öyle bir şey. Ne kadar ilginç, toplumun belli bir kesimin hayranlıkla sevdiği ve bu yüzden “Reis” dediği bir politik şahsa, yine toplumun bir kesimi ise sevmediğinden “Reis” ve “Uzun adam” lakabını küçümseyici bir sıfat olarak kullanıyor. Bu arkadaşlar hangi kesimden sanırım net.

Bu sıfatların kullanılmasında ki en büyük faktör, benim mağaracılıkta dominant gözükmem. Çok fazla vakit ayırdığım için mağaracılığa hemen hemen bir çok işle uğraşıyorum. Eminim yaptığım hatalar vardır, birilerini kızdırmışımdır ama bunlar bilerek yapılan bir şey olmadığını ve bir iki telefonla veya yüz yüze konuşmayla çözülecek konular olduğundan eminim. Bana samimi davranan birçok insanla ben konuşa konuşa anlaşıyorum ve olayları çözüyorum. Zaten o insanlara şaşırıyorlar “Ya arkasından tonla laf söyledi, atılsın dernekten” dedi gibi bir sürü laflar ama bilmiyorlar ki, biz zaten birbirimizi tanıyoruz, arkadaşız ve zaten o kişinin/kişilerin ne niyetle ne maksatla söylediğini biliyorum, biliyoruz.

Sorun sanırım domine etmek kavramıyla alakalı yanlış algıda. Domine, İngilizce bir kelime olup, anlamı Üzerinde baskın duruma gelmek, hükmetmek.” Hükmetmek fiili, aynı zamanda içinde tam kontrol ve herşeyde son sözü söyleyen konumu da içerdiği için yanlış anlamalara yol açıyor. Daha doğrusu Türkiye'deki politik ortamın dominant aktörlerin ve söylemlerin zihnimizde kazıyarak yer açtığı tanımlamaların, mağaracılığa yansıması olarak görüyorum.

Mağaracılıkta birçok işi aynı anda yapabilme kabiliyetim ve kendi kendine gaz veren birisi olduğum için, birçok konuya hakimim ama hükmetmiyorum. En basitinden kimsenin nasıl mağaracılık yapacağını kimseye dayatmadım, hükmetmedim, tam tersine herkesi teşvik ettim, dernek yaşantım içinde sadece bir kere YK'da değildim, her türlü düşüncemi inandığım bir konuysa sonuna kadar savundum ve birçok kez YK'da kabul ettirdim, 1 oyum olmasına rağmen.

Politikacılar ve söylemleri aslında mizah için son derece zengin bir kaynak, her dönemde mizah politikacılardan ve söylemlerden beslenmiştir. Dolayısıyla arkadaş/dernek ortamında, ki mağaracılık benim için böyle bir ortam, mizah anlayışı içerisinde kullanılan bu jargonları anlayabiliyorum ve bende kullanıyorum ama karşındaki insanları suçlamak ve tanımlamak için kullanmaya başladığınız an ve hele hele bu jargonu kullanan belli bir politikacı kesime haz duymadığınız aşikar iken, rahatlıkla kullanılması son derece rahatsız edici bir durumdur. Sonunda, bıraktım dostluğu ne arkadaşlık, ne de saygı kalır.

Umarım bir daha böyle bir dönem yaşamayız ve sadece mizah olarak, herkesin gülebileceği bir ortamda kullanırız bu jargonları.

14 Aralık 2015 Pazartesi

BEN: MAĞARACI OLARAK ENDER USULOĞLU

Güzel bir laf vardır. "Adın çıkmış dokuza, inmez sekize" diye benim için söylenmiş laftır.

Mağaracılığa BÜMAK'ta başladığımda bizim Osman başkan, bende YK'da başkan yardımcısı iken, bir gün Osman Amerika'ya benzin istasyonunda pompacı ! olarak çalışmaya gitti, haliyle başkan olarak BÜMAK'ın idaresi bana kaldı. Zamanımın çoğunu, derslere de çalışmak dahil, kulüp odasında geçirdiğim için dolapları ve eski dokümanları bayağı bir karıştırırdım. Eski siyah beyaz fotoğraflara baktığımda, derneğin 10.yılında yapılmış bir mağaracılık sergisi fotoğrafından ilham alıp 15. yılda sergi açmak için YK'yı ve çevremdeki arkadaşları "gaza getirip" çalışmaya başladık. Sabah 2 'lere kadar sergiyi açmak için uğraştığımızı hatırlıyorum, arkasından 15.yıl yemeğini düzenlemek için koşturduk. YK'daki ilk toplantıda ilk damgamı yedim: "diktatör". İnsanları bir şeylerle suçlamak ne kadar kolay. Ortaya güzel bir şeyler oluşturmak için hep beraber uğraşırken ve bu uğraşın en fazlasını ben verirken, böyle bir damga yemek enteresandı. Neyse o zamanlar çok dert etmedim çünkü "damarıma basılmadığı sürece" böyle anlamsız şeylerle uğraşmam hatta dikkate bile almazdım. Zaten bu lafı bana söyleyen arkadaş sonrasında daha mezun olmadan mağaracılığı neredeyse bırakmıştı. Sanırım birinci özelliğim sevdiğim bir işte sonuna kadar gitme arzusu var. 15.yıl ve sonrası gelen her 5 yılda organizasyonların BÜMAK'a katkıları ortadadır.

İkinci özelliğim, karşımdaki mantıklı ve yapıcı bir şeyler söylemediği sürece, dikkate almamam, kendi dikime, kafama göre gitmem. Bu özelliğim maalesef başıma devamlı sorun çıkartıyor. Karşımdaki hakikaten mantıklı bir şey söylemiyorsa, çok basit bir şekilde, dinliyorum ama yapmıyorum. Mantıklı ne demek? Belki kendince çok mantıklı şeyler söylüyor olabilir ama benim mantığıma yatmıyorsa, dinliyorum, ya hiçbir şey yapmıyorum ya da karşı argümanlarla kendi fikrimi savunuyorum, baktım olmuyor ikna edemiyorum, vazgeçiyorum yapabiliyorsam kendi bildiğimi yapıyorum. Bununla ilgili birçok örnek verebilirim ama şimdi bahsedeceğim örnek bence net duruşları gösterdiği için  iyi bir örnek. 2009 yılında ASPEG'de derin mağaralara girmeye başladık, genelde TİT eğitimini çok iyi vermekle beraber, mağara kurtarma eğitimi, ipten adam alma eğitimlerinde eksik kalıyorduk. Bir kaza olması halinde kamptaki ekibin eğitimi olmadığı için belki kıymetli dakikalarla, saatlerle ölçülen kurtarma operasyonunda kazazedeyi kurtarma şansını kaybedeceğiz, veya o an ki fiziksel durumundan daha kötü hale gelecekti. BÜMAK'ta eğitim aldığım halde uzun zaman pratik yapmadığım bende kendimi eksik hissettiğimden, öncelikle kolayca yapabileceğimiz ipten adam alma eğitimleri ile başladık. Mağara Kurtarma ile ilgili sedye taşıma tekniklerini Dupnisa'da yaptık. Federasyonun, ASPEG'e karşı ön yargılı yaklaşmasından dolayı, yapılan mağara kurtarma etkinliklerine de katılamıyorduk. Dağda, kaya da dikey teknik kurtarma teknikleri ile dikey mağara kurtarma teknikleri birbirlerine çok benzediği ve Nasuh Mahruki'yi üniversiteden tanıdığım için AKUT'la temasa geçip onlardan bu eğitimi almak istedim. Bu konuyu bir iki arkadaşa açtıktan sonra, olumlu buldukları ve o zamanlar eğitim kurulunda olduğum için fikrimi YK'ya getirdim. Tabii ki de, saatlerce ikna etmek için karşılıklı konuşmalar v.b. tartışmalar sonucunda eğitim kuruluna Nasuh Mahruki'yle konuşma izni çıktı. Bu arada YK başka değişik alternatiflerle gelmediği gibi, devamlı sorgular biçimde sorular sorduğu için işler uzuyordu. Nasuh'la evinde konuştuk, dedi ki zaten bizde "mağara kurtarma" ile ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz, bizde mağara kurtarma yapılabilmesi için önce insanların mağaracı olması lazım dedik ve AKUT'tan mağaracı olmak isteyen arkadaşlar bizim derneğe üye olsunlar, bizde onları mağaracılık konusunda eğitelim, sizde bu arada bize dikey kurtarma ile ilgili eğitimler verin dedik ve el sıkıştık. Her iki taraf içinde kazan kazan durumu vardı. AKUT kendi iç yazışmasında ilan etti, yaklaşık 8-10 kişilik bir AKUT gönüllüleri mağaracılık yapmak istediklerini belirtti ve bizde eğitimlere başladık. İlk eğitimi, bize AKUT'un Istanbul Kurtarma ekip lideri, Boğaziçi Üniversitesinde verdi. İlginç olan bize itiraz eden ve devamlı sorgulayan YK üyeleri yoktu eğitimde. Bu süreçte, YK'da olmayan ama BÜMAK'ta rahmetli Mali'nin ölümüyle sonuçlanan kazada AKUT'la ilgili kötü deney yaşamış arkadaşımız da sürekli olarak e postalarla, bu işi niye yapmamamız gerektiğini yazıyordu. Tabii bende karşı argümanlar yazıyorum...Benim üzerinde durduğum, dikey mağara kurtarma tekniklerini öğrenelim, bir ciddi kaza anında en azından kazazedeyi dış etkenlerden koruyalım, elimizden gelen her şeyi daha büyük kurtarma ekibi geldiğinde devralması için yapalım veya mümkünse kendimiz çıkartalım ve bir kere kazazede çıkartıldı mı en kritik olay hızlı bir şekilde modern bir hastane ortamına iletmek (son kazada gördük nasıl olduğunu) burada da AKUT'un imkanlarından faydalanmak özet noktalardı. Mali'nin kazasında AKUT'un reklam yapması, özet bir şekilde yaşanan kötü tecrübe ise karşı argümandı. Neyse, eğitimler karşılıklı devam etti, karşılıklı bir çok şey öğrendik ama nedense YK ve bazı arkadaşlar hala ısrarla, ne yapıyorsunuz AKUT'la başlığında rahatsızlıklarını iletiyorlar. Bu arada eğitim gezilerine, yapılan eğitimlerin hiçbirine katılmayıp, habire uzaktan ne yapıyorsunuz? Halbuki, biraz açık olsalar, bir gelip görseler aslında çok güzel şeyler yaptığımızı görürlerdi. Bu sayede 7'e yakın mağaracılık ve sonrasında kurtarma yapmak isteyen mağaracımız oldu. AKUT'un organizasyonel yapısını gördük, hem teknik hem de tecrübe anlamında nelere sahip olduğuna tanık olduk. Bu arkadaşlarımızda dernek yazışma grubuna dahil oldukları için, karşılıklı gelen giden yazışmaları gördükçe ortamdan soğumaya başladılar. Baştan beridir amacımızın ne olduğunu defalarca anlatmamıza rağmen, ısrarla hep aynı sorulardan bayan diğer 2 eğitim kurulu üyesi ipin ucunu bıraktı ama ben bırakmadım, devam ettim. Sonunda, yavaş yavaş AKUT üyeleri kaçtı gitti dernekten. Daha sonra AKUT, gitti federasyonun mağara kurtarma grubu ile protokol imzaladı işbirliği için, hemen arkasından federasyon kurtarma eğitimine ASPEG olarak biz katılalım dedik bize hayır dediler, AKUT kontenjanından bizde mağaracılık eğitimi alan iki arkadaş eğitime katıldığında " Ya siz çok iyi eğitim almışsınız nerden aldınız eğitimi deyince, biz ASPEG'liyiz demişler"..TMF mağara kurtarma grubu daha sonra Türkiye'de galiba İlk doğa'da kurtarma sempozyumunu AKUT'la beraber yaptılar (daha başka kurumlarda vardı tabii ki)...Yani mağaracılar Türkiye'de "reklamcı AKUT" olayını aşmış, bizde aşamamış arkadaşlar vardı hala. Diyeceğim o ki: Zaman içinde yaşadığımız kötü tecrübeler, her defasında orada olacak diye bir şey yok, devamlı ayak diremek yerine, devamlı zorlamak yerine, ya bir fikirle gel ve yap, katkın olsun, getirdiğin fikir mantıklı olsun, hiç bir şey yapmıyorsan, kenara çekil, otur ve yapıcı ol".

Birde ters bir örnek vereyim. Son gezide beklenmedik bir kaza oldu ve arkadaşımızın başına nereden geldiği belli olmayan bir taş düştü. Herkes biliyor hikayeyi o yüzden kısa kesiyorum: kazazede arkadaşımızı Alanya devlet hastanesine intikal ettirdik ve Umut'la ziyaretten dönüyoruz. Gezi sorumlusu benim. Sayısını bile sayamadığım fazlalıkta gezi sorumlusu olduğum için ve genelde de yapılacak işler ya gezi sorumlusuna ya da 2-3 kişiye kaldığı için, artık her işi yapmaya şartlanmışız neredeyse. Kampa döneceğiz ama YK bir taraftan güzel bir öneri yapıyor "malzemeyi bırakın" diyor bende "daha karar vermedik" diyorum. İş yapmaya şartlanmaya alıştığımız için ona da ben otomatikman karar veriyorum kafamın içinde. Umut, çok mantıklı bir öneriyle "abi, o malzemeyi çıkartmak tüm ekibin işi, buna sen karar verme, ekipçe karar verelim diyor". Bana da mantıklı geliyor, niye habire herşeye atılıyorum ki?. Kendi aramızda konuşuyoruz, elimizdeki verileri ortaya koyup karar veriyoruz.

Kısacası, her konuda ısrarcı, bireyci ve dikime gitmiyorum. Gittiğim konularda genelde, ya bize ya da bana ilerde sorun yaratacak konularda veya mağaracılık adına ısrar ettiğim fikirler oluyor.

Diğer bir konu ise risk algısı. Bu konuyu daha evvelden yazdım (yazısı blog da) o yüzden kısa tutacağım. Mağaracılık, arkadaşlık bazında ekipçe yapılan keşiflerdir. Benim yaklaşımım biraz daha farklıdır. Mağaracılık veya ortak uğraşılar diye genelleme yapayım, sadece mağara araştırma değil insanların birbirlerine fikren, bedenen, ruhsal olarak pozitif (bazen negatifte olabiliyor) anlamda katkıda bulundukları ortamdır. Mağaracılık, benim için sadece mağara araştırma değil, insanların sınırlarını zorlamaya ve bunu ilerletmeye yarayan bir araçtır. Bunu yaparken yıllar içinde mağaracılık ve eğitim tecrübelerime dayanarak yapıyorum. İnsanları tatlı tatlı, gaza getirerek, çok direnç görmediğimde yapıyorum, yani destek oluyorum. Kendim zaten karşımdakinin hazır olduğuna inanmasam bunu baştan yapmıyorum. Sonuçta, bu sınırları genişletmeyi gönülsüz, yapamayacak olanlara yapsam, mağarada en başta bana sonra beraber girdiği ekibe ve en genelinde derneğe sorun olacak.

Diğer bir konu mağaracılık yapma felsefesi..Bu konularda birçok kere ayrılığa düştüm, düştük benim gibi düşünenlerle..O yüzden BUMAD'dan ayrıldık 15-20 kişi. O yüzden ASPEG'den 15 kişi ayrıldı. Bence şu an ki yaşadıklarımızın altında da, egolar, kişiselleştirmelerinde altına inersen aslında mağaracılık yapma anlayış farkı var.

Benim için mağaracılıkta önemli olan noktalar

1. Dernek, gerçekten mağaracılık yapmak isteyen herkese açık olmalı.

2. Mağaracılık keşiftir. Türkiye'de hem sportif hem de bilimsel, mağaralar konusunda çok büyük açık vardır. Amacımız, keşfetmektir.

3. Keşfederken, mağaracılıkla ilgili her şeyi dernek çatısı altında yapalım. Buna, dünyanın en tehlikeli sporu olan mağara dalışı da dahil olsun.

4. Keşfederken, üretelim. Yazılı, görsel, dijital v.b. her türlü ürünü iyi kötü ortaya koyalım. İnsanlarda, yaptıkları keşiflerin arkasından bir sonraki nesillere bir şeyler bırakma dürtüsü vardır. Bu dernekte bunu insanlara aşılayalım.

5. Eğitim. Dernek üyelerini özellikle ip eğitimlerinin çok iyi olması, her türlü döşemeden rahatlıkla geçebilmeleri veya yaratıcı olabilmeleri lazım. Türkiye'deki mağaralar çok büyük oranla dikey karakterlidir ve inilebilmesi için ip tekniklerini iyi bilmek lazımdır.

Mağaracılık yaparken

1. Arkadaşlık ve dostluk olmalı üyeler arasında. Ekip işidir mağaracılık, birbirine güven olması lazımdır.

2. Kurallar (toplamı), gönüllü yapılan bu işte, basit ve az olmalıdır. Gereksiz birçok kural, mağaracılığa köstektir ve bizi işlemez hale getirir. Kurallar, aktif üyeler, dernek içinde para çoğaldıkça yavaş yavaş gerekli oldukça konulmalıdır.

3. Yönetime gelen dernek üyelerin, sportif mağaracılık yapan insanlardan (çoğunluğunun) oluşması iyi olur. Türkiye'de mağaracılık, keşiftir, keşif ağırlıkla dikey mağaralara inmek demektir yani işin sportif yanı ağır basan bir doğa-sporudur. Ya da en azından bunun bilincinde olan üyelerden oluşması lazım.

4. Bırakın herkes kendi hızıyla iş yapsın.

Ben,

1. Yıllardır mağaracılık tecrübesiyle yoğrulmuş bazı fikirlerimi sonuna kadar savunurum. Bundan vazgeçmem için bana da uyan mantıklı bir fikirle gelmedikçe karşımdaki insanlardan, fikrimi savunur, karşımdakine kabul ettirir ve hayata geçiririm.

2. bürokrasiyi sevmediğim ve genel olarak mağaracılığa ve derneğe katkısının olacağını inandığım, derneği ve yönetimini zora sokacak konular hariç, basit şeyleri sormam, yaparım. Herkesinde aynı şeyi yapmasını beklerim. İlerde zorluk çıkartacak veya çetrefilli fikirlerimde madde 1'i uygularım.

3. Bazı konularda sabit fikirliyimdir ama bu sabitlik hiçbir zaman değişmeyecek demek değildir. Zaman veya koşullar değiştiğinde, fikirlerimde ona göre değişir. Mesela: Derneğimizin mağaracılık yapmak isteyen herkese açık olması gibi fikirler sabittir bende.

3. Yanlış yaptığımda ve birisini yanlışlıkla kırmışsam, özür dilemesini bilen birisiyim. Samimiyete inanırım, insancıl birisiyim o yüzden de çok darbe almış bir insanım.

4. Mağaracılıkta, eğer geçerli bir mazeret yoksa, yıllar içinde bir iki defa mağaraya girdiler çıktılar diye, mağaracı olduklarını sanıp, dernek veya mağaracılık adına karar alanları, mağaracı olarak saymıyorum. Karar alma pozisyonundaki insanların, sportif veya bilimsel mağaracılıkta tecrübesinin olmasına inanıyorum, yoksa sorumluluk almamasını beklerim.

5. Gaz alıp gaz vermeyi seven birisiyim. Sadece mağaracılığın sportif veya bilimsel yanı değil amaçlar doğrultusunda üretilecek rapor, harita, video belgesel v.b. de de teşvik ve gaza inanıyorum.

6. Her konuda mağaracılık tecrübesini sadece dernek üyelerine değil, beraber mağaracılık yaptığımız diğer kulüp ve dernek üyelerine de ortak etkinliklerle aktarmamız gerektiğine inanıyorum. BÜMAK'ta, bizde özellikle yabancılarla yapılan birçok etkinlikte çok ama çok tecrübeler kazandık. Şimdi sıra bizde olduğuna inanıyorum.

7. Dernek üyeliğinde, herkesin kendi hızında ve enerjisinde yapılacak işlerin bir ucundan tutmasını beklerim . Geçerli mazeretleri yoksa (bebek, iş değiştirme v.b.), üyeler dernekte aktif mağaracılık yapıp, yeni mağara araştırmalarına katılmıyorlarsa (her türlü, arkeolojik dahil) o zaman dernekteki üyeliklerini sorgularım.

8. Bırak arkadaşlığımı bitirdiğimi, düşmanım dahi olsa, mağaracılık adına kitap, belgesel v.b. ürünleri ortaya çıkaranları her yerde takdir ve tebrik ederim. Sadece birisiyle görüşmüyorum diye onu veya onları gözardı edecek kadar kalabalık olmadığımıza inanıyorum.

9. İsmim Ender, çıkmış 9'a inmez 8'e....

Beni böyle bilin, benimle mağaracılık yapacaksanız bunları göz önünde bulundurun.


























9 Ağustos 2015 Pazar

NASIL MAĞARACI OLDUM?

Bir subay çocuğu olarak hayatım çoğunluğu ya askeri sitelerde ya da askeri kamplarda geçiyordu. 1984 yılında, İzmir’de ki İstihkam lojmanlarında otururken üniversite imtihanlarına hazırlanıyordum. Günlerden bir gün sitede oturan bir kız arkadaşımdan okuduğu Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kartpostalı geldi. “Hamlin Hall” diye adlandırılan 1.Erkek yurdu ile “sosyete kantin” diye sonradan adını öğrendiğim kantinin köşesinin bir fotoğrafı idi. Fotoğraf sarmaşıklarla bezenmiş bir bina köşesi ve pencerelerden oluşuyordu. Çok hoşuma gitmişti fotoğraf. Baktıkça içimden “hangi bölüm olursa olsun” mutlaka Boğaziçi’nde okumam lazım dedim kendi kendime.

Aradan aylar geçmiş ve Boğaziçindeyim, okumaya başlamıştım. Bu okulun havası farklıydı. Bir kere rahat ve özgürdü. Hemen her üniversitede öğrenci olayları olurken burada yapılanlarla kıyaslandığında Boğaziçindeki öğrenci hareketleri devede kulak kalıyordu. Bende ortama yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. Öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri 20-30’a yakın kulüp vardı ve her türlü değişik faaliyeti içeren kulüp mevcuttu.

Ailecek tatillerimizde dolaşmasını severdik ve genelde de dolaşmanın sonu askeri kamplarda biterdi. Denize girmekten usanmıştım. Babamın bizi Erzurum’da dağlarda piknik yapmaya götürmesi, buz gibi akan derelerde serpme ile balık tutmaya çalışmasını unutamadığım için üniversite’de doğa sporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyordum.

Bir gün, dersten çıktıktan sonra “Orta Kantin” dediğimiz kantine doğru inerken sağlı sollu kulüplerin ilan panoları vardır. Bir tanesi dikkatimi çekti. Kamp ateşi etrafında bir grup insan ve arkada çadırlar gözüküyordu. İlan BÜMAK’a (Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü) aitti. İlanda, mağaralara gidildiğini beraberce kamp yapıldığından ve ekipçe hareket edildiğinden bahsediliyordu. Hoşuma gitti sanırım kamp ateşi beni cezbetti. Mağaralar aklımın köşesinden bile geçmiyordu o anda.

Orta Kantin’e girdim. İçerde Tunç Teber Torosdağlı ile karşılaştım. Tunç’u tanımam oldukça yeniydi. 1-2 gün önce spor festivalinde beraberce gizlice çünkü paramız yoktu, bahçeden sızıp katıldığımız parti öncesi tanışmıştık. “Kennedy Lodge” denen hocalarımızın yemek yediği eski ve manzarası muhteşem bina’da spor kulübü parti veriyordu. Tunç’la Finlandiya bayan basketbol ekibinin üyelerini dansa kaldırmış ve o gece çok eğlenmiştik. Meğer, Tunç’un babası da subaymış ve bizimkiler ailecek tanışıyorlarmış. Merhabalaştık ve yanına oturdum. “Tunç ben doğasporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyorum” dedim. Tunç hararetle mağaracılıktan bahsetti meğersem mağaracıymış. Şans dedikleri böyle bir şey herhalde. BÜMAK’ın ilanından ilham alıp meğersem bir mağaracı ile konuşuyormuşum. 5-10 dakika anlattı bana ne yaptıklarını. Sonra beni aldığı gibi gittik kulüp odasına. I Erkek yurdunun altında “Study” denilen çalışma salonunu çevreleyen odalardan bir tanesi idi, BÜMAK. Kapıda bir de BÜDAK (Dağcılık Kulübü) ismi de yer alıyordu. İçeriye girdiğimde tam devlet dairelerinde bulunan saçtan bir masa, kırık dökük sandalyeler ve bir sürü eskice sayılabilecek dolaplar. Hemen dikkatimi duvarda sulu boya bir resim çekti. Yarı deliye benzer, sakalları uzamış başında kask olan birisi betimlenmiş. Duvarda bir ilan panosu, yanında siyah beyaz adi kartona yapıştırılmış botta mağaracı fotoğrafları, altta camlı bir mini kütüphane. Kulüp odasını ne itici bulmuştum ne de “hah işte benim yerim “ demiştim. Nereden bileyim yıllar geçtikçe bu ufak odadan çıkmayacağımı.

Dolaplar açıldı, bana malzemeleri gösterdi ve cırt… Elimde bir üyelik makbuzu. Galiba 5 TL ödemiştim. Bende artık bir mağaracıydım. Tunç’a “bende bırak mağaracılık malzemesi, kampçılık malzemesi bile yok” dediğimi hatırlıyorum onunda bana “önemli değil bir şekilde buluruz, hatta bavulla bile gelebilirsin” gibilerinden bir şeyler söylediğini anımsıyorum. Yani kısacası sen dert etme hallederiz demişti. Bende sonraki yıllarda yeni üye avlama taktiğini aynen uygulamıştım.

Yeni bir dünya’ya adım atmıştım. Adım atmıştım ama bir 6 ay derslere çalışmaktan gerisini getirememiştim. Arada bir BÜMAK odasına geliyor biraz vakit geçirdikten sonra gidiyordum. Daha aidiyet duygusu gelişmemişti. O sırada sonradan eşim olacak Canan Gürel ve İzmir’li kızlar grubu ile tanıştım. Şen şakrak eğlenceli oldukça mütevazi bir kızlar grubuydu. Hepimiz İzmir’liydik ve yatılı kalıyorduk. Okul, akşamları biz yatılılara kalıyordu ve son damlasına kadar okulumuzun güzelliklerini doya doya yaşıyorduk. Bir gün Canan’a mağaracılıktan söz ettim. O da bir yıllığına öğrenci olarak gittiği Amerika’da doğa kulubünde faaliyetlerde bulunmuş, “beraber” gidelim dedi.

İLK MAĞARAM

Bir haftasonu, Çatalça’da İkigöz ve Kocain mağarasına gidilecek diye ilan asmışlardı. Bizde yazıldık. Okuldan bir minibüs ayarlandı. O zamanlar şehir sınırları içinde veya Istanbul’a yakın yerlere okul’dan minibüs ayarlanabiliyordu, sonradan ne olduysa kalktı bu uygulama. Minibüs’e doluştuk. Başımızda Metin (Albukrek) diye bir arkadaş vardı tecrübeli olarak. Turuncu turuncu mağara çantaları, kasklar ve Polonya karpit (sonradan öğrendim Polonya malı olduğunu) lambalarıyla tanıştık.

Çatalca'da, Kocain ve İkigöz mağarasına gitmeden yol üzerinde bir iki ufak mağaraya baktık. Yol kenarında hazırlanırken, halim komikti. Üzerimde t-şirt üzerine kazak, altımda blucin ve çin kesleri. Kafamda karpit gazının yanması için gelen monte bir borulu işçi kaskı ve karpit lambası. Metin arkadaşımız bize itinayla karpit lambalarının nasıl çalıştığını, suyu ve karpiti nereye, ne kadar koyacağımızı gösteriyor. Mağaraya gireceğiz diye heyecanlıyız ama kursağımızda kalıyor çünkü mağara fazla ilerlemiyordu. Atladık minibüse, ilkin İkigöz mağarasına gittik. Bu mağaradan su çıkmaktadır. Mağaranın ağzına bir dere yatağından ilerleyerek yeşilliklerin arasından geliyorsunuz. Mağaranın ağzı 3-4 metre genişliğinde sol taraftan su akıyor ve tavanı yaklaşık 1,2 m yani alçak. Hemen ağzında biraz ilerde göl var ve bizde ilk defa hayatımızda Rus malı botumuzu şişereceğiz. 2 tane hava deliğinden başladık üflemeye, çok değil 2 dakika sonra başımız başladı dönmeye, kafamız kıyaklaştı. Neyse, mağaraya girmek için hazırdık. Osman Demirel, ben ve bir kişi daha bota bindik ve yavaş yavaş tavana tutuna tutuna ilerlemeye başladık. Halimiz komikti, 3 kişi ayaklarını bottan sarkıtmış, dip dipe ilerliyorduk. Tavanda çok ince sarkıtlar vardı. Kırmamaya özen gösteriyorduk. Mağara yaklaşık 200-250 m ilerledikten sonra tavanı çökmüş bir şekilde yeryüzüne açılıyor ama devamı vardı ve ilk defa sifon denen kapalı bir göl görecektik. Arada bir yarasalar geçiyordu ve ben açık açık çekiniyordum yarasalardan, eskiden kötü oldukları gibi bir imaj kalmıştı aklımda. Neyse tavan arada bir bayağı alçalıyordu hatta bir ara sürte sürte geçmek zorunda kaldık bir yerde ve nihayet açıklık yere geldik. Canan elinde fotoğraf makinesi ile bekliyordu. Burada bottan indik, sifona baktık. Sifon denen kapalı göl, suyun tavanı kapattığı duruma deniliyordu, geçmek için dalmak gerekiyordu ve bizde de öyle bir tecrübe yoktu. Tırmandık ve yolumuza yeryüzünden devam ettik.

Hatırladıklarım soldan sağa: Murat Eğrikavuk, Burak Barmanbek, ağaca astığımız Tunç Teber Torosdağlı, Canan ve ben önde....BÜMAK masası açtık, yeni üye avındayız..



Daha sonra Kocain diye bir mağaraya gittik. Girişi yaklaşık 4 m'lik çöküntü ile başlayan, aşağıya doğru yaklaşık 50 derecelik bir inişle salona ve oradan da başka bir salona açılan, içinde birçok yarasanın yaşadığı bir mağaraydı. Çelik telli merdiven atıldı ve herkes aşağıya indi. Bir iki fotoğraf çekiminden sonra ilk inişin altından yavaş yavaş aşağıya doğru tek sıra halinde akıp tam karanlık bölgede olan diğer salona geçtik. Havada ağır bir sidik kokusu vardı. Tepemizde yarasalar yoğun kümeler halinde az duyulacak şekilde tiz sesler çıkartıyordu. Benim yarasalardan çekinmem sonucu Canan'ın elini tuttum ve farkında olmadan aramızda romantik bir ilişkiyi başlatmış oldum. Akşam üniversiteye dönerken, Canan'ın ateşi çıktı minibüste yarı uyuklar haldeydi ve ben hala elini ve başı öne düşmesin diye elimle tutuyordum. 

Mağaracılık hayatımla, hayat arkadaşlığımın başlangıcı hemen hemen aynı zamana denk geldi diyebilirim.

4 Ağustos 2015 Salı

BİR KAZAZEDEYE MÜDAHALE ETME VE ARDINDAN MAĞARAYA GİRME PSİKOLOJİSİ

Tam bir yıl öncesinde takvime işaretlediğimiz ve ASPEG'in son yıllarda bulduğu ve araştırdığı derin mağara adayımız Yarık Düdeni için temmuz 2015'de Sivastı Yaylasındayız.

Yarık düdeni'ni 2006 yılında başka bir yaylada araştırdığımız Macar düdeni etkinliği esnasında bulmuştuk. Bulmuştuk ama bu mağaraya ilk iple girme fırsatını tam 5 yıl sonra 2011'de Taşeli bölgesinde yaptığımız etkinlik esnasında kalan son 2 günde yaptık. 2011 Kasım ayında yayla'ya vardığımızda köylüler sahile inmişti bizde bir aşağı yaylanın ismini vermiştik düdene. Ekmelen. 2014 Ekim'de ufak bir grupla gelene kadar, Yarık düdenin ismi Ekmelen olarak kaldı sonra köylülerden ismini öğrenince, Yarık düdeni demeye başladık. Köylülerin isim verme şeklide enteresan. Düden fay çatlağında oluştuğu ve girişin son kısmında yüksek dar ve kanyon gibi bir giriş olduğu için hakikaten, yer yarılmış gibi. Bildiğin yarık.

Bu sefer, DEUMAK ve AKÜMAK'tan mağaracı arkadaşlarla 10 kişiyiz. Yarık düdeni -224 m derinlikte ve bizde düden gittiği sürece bu gezide daha da derinlere doğru araştırmamızı derinleştirmek istiyoruz.

Gezinin 3.gününde hem Yarık düdeninde hem de Cula Deliği diye köylülerin ihbar ettiği başka bir mağarada çalışmalar devam ederken, kaza haberi geldi. Daha doğrusu Mustafa (13-14 yaşlarında) çoban "Abi, Umut abi seni çağırıyor acele gel!" deyince eyvah dedim bir şey oldu. Bir dakika önce Anıl ve köylü çocuklarla oturmuş yemek yaparken onlara dünya nasıl şekillenmiş, Pangae kıtasını ve bu dağlar nasıl oluşmuş onu anlatırken, bir dakika sonra panik bir haldeyiz.

Buradaki "panik" tanımını açmam lazım. www.türkcebilgi.com'a göre paniğin anlamı. "Panik, had, aşırı ve normalin dışına taşmış korku hali. Aniden başlayan otonom (Sempatik-Parasempatik) sinir sistemi aktivitesiyle birlikte baş dönmesi, çarpıntı, titreme, sararma, terleme, kusma, idrar yapma ve dışkılama arzusu söz konusudur. Ani başlayan nöbetin süresi genellikle sınırlı olmakla birlikte, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Bu süre içinde kontrollü zihni faaliyet imkansızdır ve panik olan gayesizce dolaşır durur. Şahsiyetini kaybetmiş gibidir ve gerçekleri değerlendirme kabiliyeti kalmamıştır. Nöbet, panik olanı takatsiz bırakır."

Benim kast ettiğim panik ise bu panik değil. Panikten kastım, serinkanlılığını kaybetmekle beraber, yukarıdaki gibi kontrollü zihni faaliyeti imkansız hale getiren psikolojiden bahsetmiyorum. Bu ikisi arasında bir yerdeki psikolojik durumdan bahsediyorum. Korku'nun henüz yer etmediği ama endişenin olduğu ve bir an önce kaza mahalline yetişme (kazazedenin durumunu bilmediğimiz için) acelesinin karışımı bir durum söz konusu.

Hemen ilkyardım çantaları (bir büyük bir de her ekibin mağaraya soktuğu ufak çantalar) , kasklar, alüminyum battaniyeler ve polar ceketlerimizi aldık. Mustafa'nın ardına düşmeden, Cula deliğinin girişinden telefonun çektiğini bildiğim için hemen caminin arkasındaki tepeye tırmanıp, Umut'u aradım. Umut'a kazazedenin içeride mi olduğunu, teknik malzeme getirip getirmeyeceğimizi sordum, Umut, hayır bir şekilde beraberce, yardım ettim, çıkardık, mağara ağzındayız deyince bana ilk rahatlama geldi. Umut'u kazazedeyi kontrol etmesini söyledim, şokta olup olmadığını anlamak için göz bebeklerinin reaksiyonuna bakmasını rica ettim.

Hemen kampa indik, Nihal'ı kampta sorumlu bırakıp yola çıktık ama ben hala serinkanlılıkla benim tanımladığım panik hali arasında gidip geliyorum. Mustafa'nın ardından 40 dakikalık yolu, koşar adım, 21-22 dakikada tamamlayıp, mağaranın ağzına vardım. İlk gördüğüm Umut'tu, abi ben her şeyi not aldım, rapor halinde atacağım gibilerinden bir şeyler söyledi. İkinci görüntü ise sağ gözünün üzerinde açık bir yara yüzünün yarısı kanlı Eylül'ü ve yanında Eray'ı görünce oturur pozisyonda, içim buruldu. Kötü oldum. Hala serinkanlılık'la panik çizgisinde panik çizgisine daha yakın duruyorum. Hemen ilk yardım çantasını açtı Umut. Anıl ayakkabılarından dolayı biraz daha yavaş tempoda arkadan geldiği için henüz varmamıştı. Oksijen, gazlı bez v.b. şeyleri aramaya başladık. Ben hemen Eylül'e nasılsın? iyi misin? ne oldu bitti kaza nasıl oldu gibi sorularla bilincinin açık olup olmadığını anlamaya çalıştım ve çok düzgün cevaplar alınca bir anda ama bir anda serinkanlılık-panik çizgisindeki psikolojik seviyem serinkanlılığa evrildi ve psikolojik olarak acayip rahatladım. Kafasına taş düşen bir kişide her şey beklenebilir, beynin farklı yerleri vücudumuzun farklı yerlerini kontrol ettiği için, Eylül'ün çok aklı başında cevaplar vermesi, en azından dışarıdan ve göründüğü kadarıyla, beyine hasar gelmemişti. İlk defa birine ilk yardım uygulamasında bulundum. Daha evvelden BÜMAK'tayken selde kalan ve omzu çıkan İlker arkadaşımızı bir şekilde kurtarmıştık ve "kurtarma" sorumluluğunu daha evvelden yaşamıştım ama kazazedeye müdahaleyi ilk defa burada yaşadım. Zor dostum zor.

Bilinçli bir karşılıktan sonra artık çok rahatlamış olarak ilk yardımı uyguladım, kah Umut kah yetişen Anıl yardım ediyordu. Bu sefer de, ambulansa ulaştırma telaşı başladı. Uzun uğraşları anlatmayayım burada bir şekilde 112 acil ve ambulans yaylaya geldi ve yanımıza sedyeli 112 personeli 3-3,5 saat sonra gelebilmişti. Eylül, paramedik'in sorduğu yaşınız kaç cevabına verdiği kısa ve öz "18" lafı birden aklıma kızım Elif'i getirdi. Kızımdan 1 yaş büyüktü. Allah'ım kızım yaşında Eylül. Gezi sorumlusu olarak yeterince psikolojik baskı vardı şimdi birde kızımın yaşında bir kızın hayatı söz konusuydu. Genç olduğunu biliyordum ama 18 olduğunu bilmiyordum. Yayla'ya indirene kadar devamlı yanında eşlik ettim, kah koluna girdim, kah sırta alındığında bir şekilde taşıyan da tökezlemesin diye devamlı yanındaydım. Sorumluluğun verdiği o ağırlık üzerimdeydi gene. Bir şekilde kazasız belasız ambulansa vardık.

Sabah 3,5 gibi yatmıştım ki bir saat sonra Deniz'ler Yarık düdeninden çıktı. Eylül Deniz'in kız arkadaşı olduğu için çadırlara baktı arandı kimse olmadığı için beni uyandırdı. Ben de Deniz'e kötü haberi olabildiğince sakin bir üslupla ilettim ve durumu anlattım. Kendimi, hastane holünde merakla bekleşen yakınlarına kötü haberi veren doktor gibi hissettim. Deniz son derece soğukkanlılıkla karşıladı. Bu soğukkanlılığını acayip takdir ettim çünkü benimde onun kadar soğukkanlı olmam gerekiyordu ama ben serinlik seviyesinde kalmıştım. Yemek ısıtıp servis ettikten sonra biraz da havayı dağıtmak için Yarık'ta ne yaptınız, nereye kadar gittiniz gibi sorular sorarak, muhabbet ettik. Daha sonra bir şekilde Deniz'le beraber Alanya'ya indik hastanede Eylül'ü ziyaret ettik, annesi ve babasıyla tanıştık.

Umut'la kampa döndüğümüzde, dernek yönetimi, Yarık Düdenindeki döşemeyi toplamayın bırakabilirsiniz gibi pozitif bir yaklaşım sergiledi. O zamana kadar aldığım sorumluluğu artık dağıtmam kanaati geldi, geziye katılan arkadaşlara durumu anlatıp, döşemeyi toplayalım mı toplamayalım mı kararını beraberce alalım dedim. Göz önünde tutmamız gereken noktalar:

1. Dernekte önümüzdeki aylarda buraya gelip -300 m derinliğe inip döşemeyi toplayacak sınırlı sayıda insan var zaten yarısından çoğu burada dedim ve birçok insan Ağustos ayında yok ya tatilde ya da başka etkinliklerde.
2. Öne sürülen önerilerden biride Eylül'de yapılacak Morca Düdeni Etkinliğin ilk3 günü bu iş için ayıralım. Bu Morca etkinliğinin odak noktasını bozacağı için zaten bu geziye gelenler Morca'ya da gelecekleri için bunun farkında idiler.

Sonuçta oturup karar verdik ve tam 1 gün dinlendikten sonra kamptaki mağaracıların fiziksel ve ruhsal hallerine göre iş planı yapıp girmekti ve bizde bunu yaptık ve sorunsuz bu işi hallettik.

Istanbul'da mağaracı arkadaşlarımızdan birisi niye bırakmadınız malzemeyi, ben olsam böyle bir kazadan sonra ellerim titrerdi ben girmezdim dedi.. Ben de, ne yapayım ağlasa mıydım dedim. Beni duyarsız olmakla niteledi. Halbuki benim hayatımda ilk defa bir kazazedeye ciddi anlamda ilk yardım müdahalesi yaptığımı, otuz yıllık mağaracılık tecrübemde sadece ikinci defa "kurtarma" yaptığımı ve baştan sona benim sorumlu olduğum bir gezi ve kurtarma operasyonunda neler çektiğimi, yaşadığımı bilmeden konuşuyordu.

Kimsenin empati yapmasını beklemiyorum çünkü böyle bir tecrübeyi yaşaması lazım empati yapabilmesi için veya böyle bir durumda bir kişinin yaşamadan empati yapması beklenemez.

Bir mağaracı olarak benim ruh halim sanırım, kazazedenin durumunu öğrenene kadar kendi tarifim deki panikten serinkanlılığa doğru bir geçiş. Bu arada kelime oyunu da yapmıyorum soğukkanlılık demiyorum serinkanlılık diyorum. Serinlik kavramı hala içinde bir sıcaklık taşıyor. Kazadan sonra hemen mağaraya girme psikolojisinde de aslında benim için çok daha iyi oldu, kendime geldim, rahatladım. Soru soran bakışları görüyorum? Nasıl yani diye? Cevap, mağara içinde ilerlerken, mağaradan başka bir şey düşünmediğim için kafam rahatlıyor o yüzden. Mağaranın o sakin serin ortamı ve ekibin ahengi ve yapılan iş, seni sadece mağara odaklı olmanı sağlıyor. Ayrıca, kafamın hep bir yerinde "mağaracılık keşiftir ve keşif olan bir etkinlikte riskleri sıfırlayamazsın, her zaman bir risk vardır" görüşü yer ettiği için, sanırım başkalarına duyarsız gelebiliyorum.

Allah korusun ölümlü bir kaza olsaydı hemen 1-2 gün içinde mağaraya girebilir miydim? Bırak mağaraya girmeyi, acaba tanışıklığımızın olduğu, bildiğimiz, bizim arkadaşımız olan birisini mağaradan çıkarmak için ne kadar serinkanlı olabilirdim, kesinlikle bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum.

Hiçbir zaman da bilmeyeyim.





ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg