6 Haziran 2014 Cuma

SEYDİŞEHİR-BOYNUZCU MAĞARASI
Bir ihbar-Bir Koruma Önerisi
Ender Usuloğlu

Kasım 2012 tarihinde Orman ve Su Bakanlığı Milli Parklar Müdürlüğü Mağara Koruma Biriminden Selim Erdoğan'ın telefonla ihbar etmesiyle bir anda kendimizi Aralık ayının soğuk ama bir o kadar da güzel bir gezisinde bulduk kendimizi. Eski BÜMAK'lı arkadaşımız Bülent Genç'in de "vaktim var bende gelirim" demesiyle, Antalya havalimanına inmemiz ve Bülent'in arabasıyla Seydişehir Taraşçı ilçesine doğru yola koyulmamız çok uzun sürmedi.

Taraşçı belediye başkanı Yasin Şahin bey sağolsun klasik misafirperverliğimizi gösterdi ve çadır ya da kamp atmak durumunda kalmadık. Kendilerine buradan çok teşekkür ederiz.

Boynuzcu mağarası, adını mevkiisinden almaktadır. Taraşcı'nın güneyine düşen dağların üstünde olan mağaraya iki tane avcı-rehberle gittik. Yerlerde kar olmasına rağmen yağmıyordu ama hava oldukça soğuktu. Çöküntü bir inişle, yaklaşık 7-8 m'lik, başlayan mağara iki ana kola ayrılıp devam etmektedir. İnişe göre sağdan devam eden kolda Kocainmağarasından sonra gördüğüm en büyük sütun oluşumlarına sahiptir. Yer yer 12 m'ye kadar ulaşmaktadır. Zemin traverten ve eski kuru kurnalarla kaplıdır. Diğer kol ise daha çok tavandan düşen birçok irili ufaklı kayalarla zemini kaplıdır.

Belli bir süre ölçüm, video ve fotoğraf kayıdı aldıktan sonra sabahın bir vakti (hala karanlık) titreye titreye mağaradan çıktık. Yavaş yavaş kar yağıyordu. Neyse çok debelenmeden izimizi bulduk ve dönüş yoluna geçtik. Arabalara yaklaşık 800 m yaklaşmıştık ki, inanılmaz hızda esen rüzgar, bizi neredeyse devirecekti. Bir hayli soğuk bir ortamdan olabildiğince hızlı bir şekilde otelimize ricat ettik. Ertesi sabah, kas ağrılarıyla beraber uyanıp, Taraşçı'nın yolunu tuttuk bir kere daha. Yasin bey, bir iki ihbar daha verdi ve bu sefer kendisi de bize katıldı. Dünden kalan rüzgar hız kesmemişti ve biz Taraşçı'yı gören bir dağın tepesine doğru ağır ağır tırmanmaya başlamıştık. Nihayet tepeye yakın bir yere geldiğimizde, başkanımız fellik fellik mağaranın ağzını aramaya koyuldu; bir iniyor bir çıkıyor ama mağara ağzını kardan göstermiyordu. Nihayet aramaktan vazgeçen başkan, bize bir obruk'un yerini gösterdi. Tam boğazda yer alan bu obruk'a Hakan ve Bülent girdiler ve döşediler. Ben ise kendimi "Yüzüklerin Efendisi"'indeki doğa manzaralı arasında Ardıç ağacının dibine sinmiş kah rüzgardan kah yandan kırbaç gibi vuran yağmurdan korumaya çalışıyordum. Yaklaşık 2 saat bekledikten sonra nihayet kafaları obruk'un ağzında gözükmüştü, artık benim gitme vaktim gelmişti.

Arabada onları bekledikten sonra bir hız Taraşçı'ya vardık ve gezinin özetini başkan ve meraklı köylülerle kahvehane'de paylaştık. Yörenin turizmle ilgisinin pek olmadığı ve mağaranın anayola uzaklığı sebebi ile mağaranın turizme açılmasının doğru olmayacağını söyledik. Yer yer kazılar görmüştük mağarada. Definecilerin boşa kürek salladığını ballandıra ballandıra anlattık ve hemen mağaranın alt tarafından milli park sınırının geçtiğini öğrendik.

Hemen Selim Erdoğan'a raporu ve haritayı yollayıp, Boynuzcu mağarasını korumak adına milli park sınırını mağarayı içine alacak şekilde, olabilirse tabi, sınırını kaydırma önerisini getirdik.

Mağarayı korumak adına yapabileceeğimizin en iyisini yapmıştık artık bundan sonrası resmi makamların elinde diye düşünerek, Gidengelmez dağlarının yanından manzarayı seyrede seyrede Antalya'ya geri döndük. Uzun zamandan beridir beraberce mağara yapmadığımız Bülent'le güzel bir haftasonu geçirmemiz çok hoşuma gitmişti.


Misafirperverliği için Yasin bey'e, Bülent Genç'e ve eşi Meltem'e çok teşekkürler.
MAĞARA BELGESELİ ÇEKİMİNE YOLCULUK

Mağara araştırma gezilerinde yıllardır amatörce video çekip sonra bunları en basit video kurgu programları ile kurgulayıp kendi içimizde, kendi kendimizi biraz gaza getirmek, biraz nostalji yapmak, biraz da elimizde görsel belgesel olsun diye seyrede geldik. Türkiye'de mağaralar üzerine yapılan belgesellerin azlığının üzerine bir de NG ve BBC'nin mağara ile ilgili enfes belgeselleri üst üste gelince bu konuya biraz daha ciddi eğilmeye karar verdik. Tesadüfen, televizyon'da yayınlanan dizilerden bir tanesinin yapımcısı bir arkadaşımız mağaracı olmak isteyerek derneğimize üye olması işi hızlandırdı.

İlk olarak 2011 yılının şubat ayında kışın gideceğimiz Düdenyayla'da çekim yapmaya karar verdik. Yapımcı üyemiz, bize teknik olarak herşeyi sağladı ve bir kameraman arkadaşı da mağaraya girip çekim yapabilmesi için eğitime getirdi. Bizde arkadaşı eğittik ve çıktık yola. -15 derece soğukta mağara dışında çok iyi çekimler yaptık, hava güzeldi...Hatta fazla güzeldi, karlar eriyip deli gibi Düdenyayla'nın içine boşalıyordu, -100 m'ye kadar indik ama kameraman arkadaşımızı bir türlü ikna edemedik mağaraya inmeye. Zaten adamcağız hayatında ilk defa çadırda kalıyordu ve birde -15 derece soğukta kalıyordu tabii biz mağaraya inmeyeceğini düşünemedik, o kadar yoğunlaşmıştık ki işe akıl edemedik adamcağızın hayatının şoklarını birbiri ardına yaşadığını.Geziden birçok çekimle döndük ama mağara içi çekimleri yoktu.

İkinci maceramıza, Dupnisa'da benim video çekimi yapmak istememle başlandı. Hem mağara içi çekimlerine odaklanacaktık hem de Dupnisa'da yeni üyelerimizi eğitecektik. Karpit ışıkları az geldiği için, sualtı ışık kaynağı bulduk Hakan Eğilmez arkadaşımızdan, girdik ve çekimlere başladık. Çekim sonuçlarını gene amatörce bir araya getirip, kendi içimizde seyrettik. Bir iki tane sorun vardı aslında sorun çokta, biz bilmediğimiz için bize sorun bir iki tane geliyordu. O günkü bilincimizle, sualtı ışık kaynağının spot olarak sadece belli yerleri çok aydınlattığı, bir çok yerde çekimin patladığını (beyazlaşma) gördük. Işığı tutanla video çekimi yapan arasında iletişim az olduğu için ve ışık sabit olmadığından, çekimlerde bir karanlık bir aydınlık çıkıyordu. Bir de bazı çekimleri elle yaptığımız için görüntü sallanıyordu, ilk bakışta bir şey değilmiş gibi gözükse de, TV'da izlediğinizde rahatsızlık verdiğini gördük.

Tam bu sıralarda, iki tane yeni üyemiz daha oldu. Bu arkadaşlarımız evli bir çift (Orkun ve Elif Uzel) idi ve bizimle tanışmak için geldiği daha ilk akşamda gösterdiği Kaçkar videosu ile beni şaşırttı ve etkilendim. Konuşurken aldığım enerji oldukça pozitifti Çok güzel çekimler vardı ve amatör seviyesinden yukarıdaydı. Gel zaman git zaman, yavaş yavaş mağaralara gire gire gezilere gide gele, birbirimizi tanıdık. Bu arada bende kendi içimde muhasebe yapıyordum ve bazı sonuçlara ulaştım kendimce. En önemlisi, eğer kameraman gerçekten mağaracı olmak istemiyorsa, bir çekim yapmak için birini kesinlikle eğitme, işe yaramayacak. İkinci çıkarım, mağara içi çekimlerinde ışık kaynağı lazımdı veya tersine düşük ışıkta çekecek daha iyi kamera lazımdı. Bu işi bilmediğimiz sonucuna vardım. Evet, alaylı fotoğrafçıydım ama bu başka idi. Bizi eğitecek, alaylı olacak bir durumda yoktu. Belgesel çekimi eğitimi almamız lazımdı ama nereden? İşte tam bu sırada Orkun devreye girdi ve bir dernekten eşiyle beraber eğitim aldıklarını, istersek oraya başvurabileceğimizi söyledi. Aradığım fırsat çıkmıştı, üyelerimizden iki kişi zaten eğitimliydi demek ki bir ekip kurma şansımız vardı. Ufak bir nabız yoklamadan sonra, Süha Yararbaş, Metin Albukrek, Sami Ayhan ve ben, bir sinema derneğinden eğitim almaya başladık. Yaklaşık her perşembe (olabildiğince) 3-4 ay eğitime devam ettik. En azından kendi adıma önümde bir perde aralandı. Sinema endüstrisinde çalışanları daha çok takdir ettim. Kamera çekim teknikleri, senaryo, akış yazma, ışık, ses, kurgulama, yönetmenlik ve daha birçok başlığı üç-dört aya sığdırdık. Kesinlikle çok şeyler öğrendik ve daha da bilinçlendik.

Eğitimi alırken, dernekçe AKSEKİ projemiz için ilk adımlar atıldı ve Akseki Kaymakam'ı Mekan Çeviren ile imzalar atıldığında, proje kapsamında Akseki mağaralarını tanıtacak bir belgesel çekmekte vardı. Yapımcı üyemiz, Ahmet Kayimtu'nun desteği ile işe dört elle sarıldık. İlk işimiz iki senarist arkadaşla tanışıp, belgesel akışının üzerinden geçmek oldu. Gide gele, ortaya bir akış çıktı. Ben her mağarada çekilecek sahnelerin tek tek planını çıkarttım. Orkun'la Cinlikuyu'da fırsat bu fırsat deyip, onun düşük ışıkta çeken kemarasını denedik ve sonuç itibarıyla iki tane kamera edindim. Ahmet'ten dışarıdaki çekimler için destek kameraman istedik çünkü biz içeride çekecektik, mağaranın döşenmesi, toplanması, videoların çekilmesi, harddisklere kopyalanması zaten zamanımızı alacaktı. Ahmet'ten oluru aldıktan sonra sahne çekimlerini bitirmek üzere konsantre olduk ve İstanbul'da yapacağımız çekimlere odaklandık.

Teknik malzeme yetersizliğimiz vardı özellikle ışık kaynakları, kameralar, monitör, sabitleme aletleri v.b., onları da Sirkeci'ye gide gele ve yurtdışından temin ederek hallettik. İlk önce malzemeleri ve malzeme toplamayı çektik. Daha sonra, gezi öncesi ufak bir toplantıyı çektik tek kamera ile ve ilk eksiğimiz burada çıktı. Biz tabii bunu sonradan öğrendik. Röportaj ve benzeri çekimlerde 2-3 kamera ile çekim yaparak, tek kamera çekim durağanlığını (konuşulan konu ne kadar heyecanlı olursa olsun) kaldırmak gerektiğini anladık.

Belgesel akışında, tecrübesiz bir mağaracı (Elif Uzel) ile tecrübeli bir mağaracı (Metin Albukrek) Akseki'deki seçtiğimiz ki bunlar sırasıyla Düdencik, Kayaağıl, Bucakalan obruğu ve Altınbeşik düdeniydi, bu mağaralara girerek hem mağarayı tanıtacaklar hem de mağaracılığı. Dolayısıyla, özellikle mağara çekimlerini tüm mağaralar için sahne sahne çıkardık (pdf-sahne-1). ama evdeki hesabın gene çarşıya uymadığı gördük çünkü döşeme yapan mağaracı eksikliğinden dolayı, çekim ekibinde yer alan bazı arkadaşlarımız, hem döşeme hem çekim hem toplama yapmak zorunda kaldı, Düdencik mağarasında sahne sahne çekimlere uyduk ama diğerlerinde döşemelerdeki aksaklıklardan dolayı, çekimlerin çoğu yarıda kaldı. İkinci dersimizi böylece aldık; Döşeme ekipleri ve çekim ekibi tamamen ayrı ekiplerden oluşması gerekiyor veya en azından birkaç (döşeme, çekim v.b. işler) işi yapacak kadar zaman olması gerekiyor. Şöyle ya da böyle Düdencik ve Altınbeşik çekimleri tatminkar oldu ama aynısını Kayaağıl ve Bucakalan için söylemek zor.

Mağara dışı çekimler için profesyonel kameraman gelecekti ama son dakika da gelemedi, bu da çekim yapan bizlerin üzerine ek bir yük olarak geldi ve maalesef farkında olmadan akış dışına çıktık veya çekemedik, bu da akışa göre kurgulamayı zorlaştırdı. Üçüncü dersimiz: Akış/Senaryo neyse ona uyarak mutlaka çekim yapmalıyız çünkü kurgulama ona göre yapılıyor. Kurguda profesyonel arkadaşlar kullandık ve akışa uymadığımız için (en azından dış çekimlerde) kurgulamada zorluk çektiler.

Çekim yapan ekiple birlikte giren ve ışık ve aydınlatma için yardımcı olan mağaracı arkadaşları da baştan uyarmak gerekiyor. Mesela yukardan inen bir mağaracıyı aydınlatmak için ışık tutan arkadaşlar elini, kolunu hareket ettirdiğinde, sabit durmadığında filmde ışık hareketlerini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bu da çekilen filmin biraz daha kalitesini (profesyonelce değil amatörce çekildiğini) düşürüyor. Ayrıca nerenin nasıl aydınlatılması gerektiğini de iyi bilmek gerekiyor.

Evet, bir çok eksiğimiz olmasına rağmen ilk defa bu kadar ciddi çekim yaptığımız Akseki Mağaraları Belgeselimizde, en azından aldığımız geri bildirimlerle o kadar da kötü olmamış. Çok daha iyisini yapabilmek için belgesel çekimlerine devam edeceğiz.Şahsen, sinema ve dizi endüstrisindeki verilen emeğin farkına varmak benim için ilginç bir tecrübe oldu.

Aldığımız eğitimlerde dahil işin esas olanı ekip halinde bir düzen içinde çalışabilmek .
Ayrıca çekimlerin daha iyi olabilmesi için profesyonel ekipman çok önemli. Ayrıca alt tarafı
bir kameraman çekiyor diğerleri de bön bön bakıyor diye yaptığımız ukalalığın boş
olduğunu , film ya da belgesel çekme işinin bir ekip işi olduğunu öğrendik. Çekim ekibinin
mağaraya giren ekipten çok daha fazla insanla ancak çekilebileceğini anladık. Bu
sebeple yapacağımız çekimleri daha önceden en ince ayrıntısına kadar hesaplayarak ,
dakika dakika görevlendirmeler yaparak iş akışı ile yapacağız ..
Daha da almamız gereken çok yolumuz var..

Yazan: Ender Usuloğlu
Katkıda Bulunan: Orkun Kuntay Uzel


Belgesel Çekim Ekibi: Ender Usuloğlu, Orkun Kuntay Uzel, Elif Uzel, Ahmet Kayimtu. 
SORKUN EFSANESİ

Abstract: The Legend Of Sorkun Cave

During the late 1980's, as a young member of BUMAK, I am spending a lot of time at the club house which is situated 2 floors below my dormitory. Since I spend quite a bit of time in the club, I am reading and investigating all the information. At the door of the closet, I noticed the Sorkun Sinkhole, -200 m deep, with a huge side gallery unexplored with ? Mark on the map. That unexplored Sorkun cave was becoming a legend of how it was difficult to explore that cave and how our senior cavers has explored that cave's main gallery with great difficulty and so on. As years passed and we established ASPEG, our caving association in 2008, the first serious caving expedition was to that area which has given me the opportunity to start exploring the side gallery. We descended, mapped and connected it with main gallery with lot of members from our club and guess what? The main gallery continues with a fault/crack. We hope to create a new legend by joining Sorkun to an water outlet in the North. Who knows?


1980'lerin sonundayız, Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübünün odasındayım. Kulübümüz, güney kampüste, I.Erkek yurdu'nun altındaki “study” denilen çalışma salonuna bakan odalardan biridir. Bende bu yurtta kaldığım için bir yatmak ve derslere gitmek hariç, vaktimin tümünü kulüp odamızda harcıyorum. Herşeyi karıştırıyorum ve her çizilen mağaraya bakıyorum. Birgün, dolapların üzerinde Sorkun mağarasının haritasına baktığımda bir yan kolun olduğu ve soru işaretli olduğunu gördüm. Metin'e (Albukrek) sorduğumda, Sorkun'un çok ama çok zor bir mağara olduğunu söyledi. Bende arada bir “ya şu koldan bir insek filan diyorum” durup durup. Metin'de bana Oral'ların (Ülkümen) Sorkun'da su altında döşeme yaptıklarını, soğuk suların içinde, şelale içinde oldukça yorucu bir şekilde -200 m'ye kadar indiklerini söyledi. Metin, bahar'da da Sorkun'a giren suyu gördüğü için, Sorkun'un çok tehlikeli bir mağara olduğunu söyleyip duruyordu, ben gidelim dedikçe. Haritası da 2a olduğu için arada “ ya bu mağara daha iyisini hak ediyor” diyordum içimden.

Zaman geçtikçe, yutkunarak bakıyordum o haritaya arada sırada. O yıllarda birkaç takıntım vardı. Düdenyayla'ya ve Çukurpınar yaylasına kışın gitmek fotoğraf çekmek gibi. Sorkun'daki yankola girmekte bunlardan biriydi. Haritaya bakarken kendimi o koldan inerken hayal ediyordum.

Aradan yıllar geçti ve Anadolu Speleoloji Grubu'nu kurduk 2008 yılında ve Küre milli parkında çalışmaya başladık akabinde. Geçmişim beni dürtüyordu, evet artık Sorkun'a girme vakti gelmişti. Düşünsenize 1983 yılından beridir o mağaraya (sanırım) kimse inmemişti. Temmuz 2008 yılında, Murat Eğrikavuk, Ali Aytan ve ben ilk girişi yaptık. Mağaranın bacasından değil normal ağzından girdik. İlk iki inişi yaptıktan sonra büyük bir cadıkazanından sonra yan kola giriyorsunuz. Burada derin ve kenarları dik bir cadıkazanını geçtikten sonra bacanın altına geliyorsunuz. Burada mağara size sesleniyor “ben gidiyorum, geliyor musun? “diye...Aşağıdaki cadıkazanlarını pas geçmek için yan duvarda takıl-geçleri döşüyoruz ve köşeyi döndüğümüzde mağara tavanı ile birleşiyoruz. Ondan sonraki iniş ise yaklaşık 40 metre !..İşte ilk girişimiz böyleydi. Ali Aytan'ın ilk dübelini çaktığı ve sonra ana kolla yan kolu birleştirdiği gene bu mağaradaydı. Kampın çoğu zamanında, ben Sorkun'daydım, döşeme yapıyordum. Daha sonra Barbaros Acartürk, Cansu Yılmaz, Simge Duğa, Hande Ceylan, Durmuş Yarımpabuç, Gökçen Fidan, Cem Yürek, Ayşe Borovalı bu mağarada tecrübe kazandılar, tecrübelerine tecrübe kattılar.

Daha sonraki yıllarda bu mağaraya tekrar tekrar geldik. Yan kolu -200 m'ye indirdik, ölçtük. Ana kolda, Sinan Poyraz ve HÜMAK'lı arkadaşlarımız, Ahmet Sücüllü, Emrah Dirmit ve Ahmet Çoşkun, suyun aktığı bir ortamda belli bir derinliğe indiler ve ölçüm aldık. Ertesi sene bu sefer 3 kişilik dev ekiple oradaydık. Gülşen Küçükali, Ceyhun Uludağ ve ben. 3 gün boyunca, deli gibi çalışarak, BÜMAK'ın en son 1983 yılında geldiği mesafeye kadar geldik, ölçtük, döşedik ve çıktık.

Evet, bu efsane yıkıldı.

İyi ki girmekte ısrar etmişim bu mağaraya kendi adıma. Çok ama çok güzel bir mağara. Müthiş bir dikey mağara ve son zamanlarda aklıma takılan bir soruya cevabı sanırım o bölgede ancak ve ancak bu mağara cevap verebilir.

Soru şu: Küre milli parkı güney duvarı ile kuzey duvarı (Valla kanyonunun batı tarafı) arasında bir sürü batan düden ve mağara var. Valla kanyonunun kuzeybatı duvarından köylülerin “Sorkun suyu” dedikler baharda patlayan (su) bir delik var. Bu düdenlerin hiçbiri aşağıda birbiriyle bağlanmıyor mu? Veya biz mağaracıların girebileceği ve delikten çıkabileceğimiz bir mağaralar sistemi yok mu?

Sorkun'un en dibinde çok büyük bir göl var ve sol tarafa doğru çatlak gidiyor ve hava geliyor. Sorkun'un içindeki sürüklenen kütükleri ve kışın kendi gözlerimle gördüğüm su miktarını göz önüne aldığımda neden olmasın diyorum. Bu çatlak devam eder mi? Yeni bir efsane başlar mı acaba?

Neden olmasın? Gideceğiz ve göreceğiz.

Ender Usuloğlu

Sorkun Kuylucu Araştırma Tarihleri

-BÜMAK 1983
-ASPEG Temmuz 2008
-ASPEG Mayıs 2010
-ASPEG Eylül 2010

-ASPEG Ekim 2010

Not: ASPEG'in DIP dergisinden alınmıştır.
KARLIK KUYLUCU : KARADENİZ'İN EN DERİN MAĞARASININ KEŞİF HİKAYESİ

Elimdeki dalgıç projektörün ışığı karanlıkları deliyor. Dizime kadar kar içindeyim, ışığın aydınlattığı yere bakıyorum, lapa lapa yoğun kar yağıyor. Bir yandan müthiş bir sakinlik var içimde ama bir yandan da gecenin saat 10'nu olmuş ve bir an önce yayla evlerini bulmam lazım. Arkaya bakıyorum 8 kişi sırt çantaları ve mağaracılıkla ilgili teknik malzeme çantaları hafif endişeli ve yorgun yüzlerle bana bakıyorlar. Geldik mi? Bende aynı soruyu soruyorum kendime çünkü telefonumda GPS kayıtları var ama orman yollarını göstermediği için maalesef pek bir işe yaramıyor. Yine de beş on saniye karşımdaki manzaranın doyumsuz güzelliğine takılıyorum. Yolu kaybettim ve önümde düz bir alan var, bitiminde orman başlıyor ve her yer siyah bir örtü içinde ve ışığın önünde dans eden bembeyaz kar taneleri var o kadar. Geldik mi? 1-2 saattir “300 metre kaldı, 400 metre kaldı” şeklinde insanları oyalamayla geçti ama sanırım herkes sabırsızlanmaya başladı. Dönüp arkama bakıyorum, kar yağışı hızlı olduğu için herkes aynı görünüyor artık; Kardan adam korkulukları.

Bundan yaklaşık 15 yıl önce Karlık Kuylucu'na Boğaziçi Üniversite Mağara Araştırma Kulübü, BÜMAK'in üyeleriyken girmiştik. Eski mezunlarımızdan Oral Ülkümen, daha evvelden bölgede dolaşmış ve Karlık Kuylucu'nu keşfetmişti.

Bu arada Karadeniz'de köylüler su yutan deliklere ve büyük düşümlü ağıza sahip mağaralara kuyluç derler.

Mağaracılar, bir yere kadar ilerledikten sonra keşifi bırakmışlar ve yarım, tamamlanmamış bir harita çizmişler. Bir sene sonra Karlık Kuylucu'nun keşfine devam ederken, iki mağaracı arkadaşımız, Karlık Kuylucu'nun ikinci büyük galerisinde susuz ve karpitsiz kalmış, yani kısacası bir mağaracı için en önemli şeyden mahrum kalmışlar; ışık. Galeride çok büyük kayalar olduğu için yollarını bulamamışlar ve bir yere oturup, başka bir ekibin gelmesini beklemeye başlamışlar. Hiç unutmuyorum, gece yarısı çadırlarımızdan kaldırıldık ve ekibin gelmediği söylendi. Hemen toparlanıp, 3 kişi yanımızda biraz yiyecekle mağara ağzına gittik. Mağara'nın ağzına ulaşabilmek için orman yolundan ağaçların arasından dere kenarına inip, mağaranın ağzını bulmak lazım. Bunu da gecenin bir vakti yaptık.

Karlık Kuylucu, derenin ufak bir kör vadiye çarpması sonucu kısmen çökme kısmen aşındırması ve yılların o büyük sabrı ile oluşmuş. Mağaraya dere tarafındaki inişlerden değil de yan taraftaki yarı çarşak yarı ısırgan ormanın içinden 30 metrelik bir ip inişi ile iniliyor. Bu çarşağı geçtikten sonra mağaranın gerçek ağzını görüyorsunuz. Tabii, bir an önce arkadaşlarımıza ulaşma derdinde olduğumuzdan ve gece girdiğimizde ağzın tam büyüklüğünü görmedik ama yüzümüze çarpan nemli soğuk havadan hissettik. Hızlıca büyük ağızda ilerledikten sonra ilk cadıkazanı'na geldik.

Cadıkazanı, mağaracılar arasında, suyun oyduğu ve neredeyse hikayelerde anlatılan cadıların kazanına benzeyen ufak göllere deriz.

Cadıkazanları yine ip teknikleri ile geçtikten sonra önümüzde 40 metrelik uçurum gelmişti. Mağaracılar, bu uçurumlardan emniyetli inebilmek için ipi kayalara döşer. Kullanabileceğimiz kayada doğal bağlantılar varsa, kullanılır yoksa kayaya dübel çakar ve kendimizi askıya bağlayıp öyle ineriz. Bu uçurum inişinde en önden gittiğim için diğerleri ile mesafe açılmaya başlamıştı. 40 metrelik uçurum, çan eğrisi şeklinde olduğu için beş metreden sonra tamamen boşlukta aşağıdaki galerinin ortasına inmiştim. Galeri çok büyüktü ve tavandan düşen kayalarla yerler kaplıydı. Bu keşifi yazın yaptığımız için derenin suyu aşağıya yani mağaraya akmıyordu sadece cadıkazanları ve göllerde su vardı. Hemen aceleyle ilerlemeye devam ettim, galerinin sonunda yine bir uçurum vardı. Yaklaşık 25 metrelik bir ip inişi vardır ama inmek yerine aşağıdaki galeriye bağırmaya başladım. Dört beş defa bağırmadan sonra, çok ama çok derinlerden “tok tok” diye ses duydum. İçim rahatlamıştı, yaşıyorlardı. Hemen geriye dönüp “karpit” aldım ve galeriye iniş yaptım.

Mağara içi özellikle gökyüzünden ışığın sızmadığı yerler, tamamen karanlık bölgelerdir ve mutlaka ışık kaynağı ile girmek lazımdır. Mağaracılar, kafalarındaki baretlere monte edilmiş fenerler ve madencilerin kullandığı “karpit lambası” ile ışık kaynağı sağlarlar. Karpit, petrol yan ürünü olup, su ile temas ettiğinde yanıcı bir gaz olan “asetilen gazı” elde edilir. Bu ışık, fener gibi sadece belli bir açıda değil 360 derece aydınlatır, sarı bir ışık verir ve kimyasal tepkimeden dolayı, karpit lambasının haznesi ısınır. Bu da mağaracıyı, mağaranın soğuk ve nemli ortamında bir nebze sıcak tutar. Ayrıca kimyasal tepkime yavaş olduğu için, çıkan gaz ile sağlanan ışık beş altı saat devamlı yanar.

Galeride ilerlemeye başladım. Tavandan düşen 4-5 metrelik kimi zaman devasa kayalar arasında bir labirentin içinde gibi kah galerinin sol tarafından kah sağ tarafından aralarında sürünerek veya kaya inişi yaparak ilerliyorum. Mağaracılar, teknik malzeme kullanmadan yapılan tırmanış ve iniş hareketlerine “hagada hugada” ilerleyişi diyoruz.

Bu kayalara rağmen tavan yaklaşık 10-20 metre yüksekte. Doğanın gücüne bir kere daha hayran oluyorum. Yavaş yavaş galerinin sonuna geliyordum ki, kucak kucağa oturmak zorunda kalan arkadaşlarımızı gördüm. Yüz ifadelerindeki değişim gözümün önünde. Asık suratlar bir anda gülümsemeyle doldu. Üşümemek ve hipotermiye girmemek için birbirlerinin vücutlarını kullanmışlardı. Yapılması gerekeni yapmış ve saatlerce herhangi bir sağlık sorunu yaşamadan bizi beklemeyi başarmışlardı.

Bir anda neşelenen ortamla hemen karpit lambalarına, getirdiğim karpit ve suyla takviye yaptıktan sonra diğer arkadaşlarımızı beklemeden galeriden gerisin geriye tırmanmaya başladık.

Neyse ki, Türkiye'de ki ilk ciddi kazaya ramak kalma durumu olmuş ve kolay atlatmıştık. Bu gezide arkadaşlarımız Karlık Kuylucu'nun dibine kadar araştırmasını yapmış, metre metre ölçüm alınmış ve eskiden kalan yarım harita tamamlanmak üzere medeniyete geri dönmüştük. Fakat her nedense, uğruna neredeyse kaza geçirdiğimiz mağaranın haritasını çizecek arkadaşlarımız, ölçümleri kaybetmişlerdi.

Dönmeden evvel, mağaranın dibini görmek için biraz ilerledim ve biraz süründükten sonra çamurla tıkanan o koca galerinin ve mağaranın sonunu gördüm. Bir mağaracı için keşfettiği mağaranın sonunu görmek, bir dağcının dağın zirvesine çıktığında ne hissediyorsa, bizim içinde aynı hisleri uyandırır.

Evet, Karlık Kuylucu'nun dibini görmüştük... Gördüğümüzü sanmışız.

Aradan 15 yıl geçti. Birçok mağaracılık grubu Karlık Kuylucu'na gitti ama maalesef haritası tam olarak çizilmemişti. Karlık Kuylucu yapılan ölçümlerle 170 metre derinliğe indiği hesaplandı ama haritasında sadece 115 metrelik derin kısmı çizilmişti.

Köye geldiğimizde müthiş bir kar basmıştı. Arazi araçlarıyla bile çıkamayacağımızı anlamıştık o yüzden hemen bir traktör ayarlamaya çalıştık. Bir tane arazi vitesli bulduk, 9 kişinin özel ve mağaracılık teknik malzemelerini tıka basa doldurduk. Eşyalardan bazılarımıza yer kalmadığı için traktörün arkasından yürümeye başladık. İstanbul'dan Karabük üzerinden Ovacuma'ya oradan 950 metre rakımlı Çakman Yaylasına çıkacağız. Traktörün arkasından nefis manzarayı seyrede seyrede geliyoruz. Kar gittikçe derinleşiyor ve arazi vitesli traktör bile zorlanmaya başladı. Hava kararmaya başlayınca, traktörcümüz daha fazla ilerleyemeyeceğini söyledi ve bütün eşyaları karın içine atarak bizi kenarda bıraktı. Başa gelen ayakla çekilecekti. Sadece önemli eşyaları yüklendik ve yayla evlerine ulaşmak için başladık yürümeye.

Elimde projektör bir sağa bir sola döndürerek kaybettiğim orman yolunu bulmaya çalışıyorum. Artık kardan adam gibi olmuş ekibi biraz geride bırakarak sağa ileri doğru gidiyorum.

Neyse ki bulduk yolu. İlerlemeye devam..Geldik mi? Sorusuna yine “az kaldı” türünden bir cevap. Bu sefer gerçekten ilerde sağda ilk yayla evini gördüğümüzde atılan sevinç çığlıkları hala kulağımda. Arkasından ikinci yayla evi görüldü. Sevinç yerini bir anda en iyi evi bulmak derdine dönüştü. İnsanoğlu ne kadar çabuk unutuyor dertlerini. Bu da zorluklarla başa çıkmamız için iyi bir yanımız diye düşünüyorum.

En son yayla evine girdik ve yerleştik. Sobayı kurduk ve tahmin ettiğimiz gibi köylülerin istiflediği odunları yaktık.

Herkesin neşesi yerine gelmişti. Sabaha kadar -15 derecelik soğukta yatmışız, soba sadece 1 metre çevresini ısıtıyormuş gam değildi artık. Sabah, hemen iki gruba ayrıldık. Bir grup geride kalan eşyaları getirmek üzere geri döndü. Diğer grup, mağaraya yol açmak için uğraş verecekti. Karda iz açmak hele hele hedikleriniz yoksa oldukça zordur. Saatlerce süren uğraşıdan sonra hem orman yolundan hem de ormanın içinden dere kenarına şaşmadan tek bir iz açabildik.

Karlık Kuylucu'na 15 yıl aradan sonra tekrar sonuna kadar ölçmek ve düzgün bir haritasını çıkarmak için gelmiştik. Kar ve soğukla mücadelemizden sonra en son ekip arkadaşlarımız, Sinan Poyraz ve Gülşen Küçükali, en alt galeride büyük bir su akıntısı ile karşılaşmıştı. 10 saat mağarada geçirdikten sonra yayla evine vardıklarında söylediklerine inanamadık. Galeri bitmemiş suyu takip ederek mağaranın devam ettiğini fakat çok sudan dolayı ilerleyemediklerini söylediler. 15 yıl önce bu mağaranın dibine gören ben ve Süha Yararbaş arkadaşımız kesinlikle bir yanlışlık var, mağara bitmişti filan diye gevelemeye başladık. Son günümüz olduğu için keşfe devam edememiş ve tabii ki ölçüm alınamamıştı. Yine, Karlığın haritasını çizememiştik.

Kısmet, mayıs 2011'de sadece iki kişi ile yaptığımız geziyeymiş. Normalde mağaracılık faaliyetleri, güvenlik nedeniyle en az dört kişi ile yapılır. Geziye gideceğimiz son günde gelecek arkadaşlarımızın mazeretlerine karşılık kendi kendimize rest çekerek, geziye devam etme kararı aldık. Yine Çakman yaylasındayız. Bu sefer başka bir eve yerleştik. Bu sene baharı görmedik, devamlı yağışlı ve soğuk geçtiği için köylüler köyden yaylaya göç etmemiş henüz. Hemen hazırlandıktan sonra tam üç gün arka arkaya mağaraya girdik. Kendimize güzel bir program yapmıştık. Sabah sıkı bir kahvaltıdan sonra, saat on-onbir gibi mağaraya giriyor, akşam üstü beş-altı gibi çıkıyorduk. Yemek yedikten sonra günü değerlendirdikten sonra yatıp ertesi sabah aynı rutine devam ederek mağaradaki keşfimizi ilerletiyorduk.

En alttaki galerideyiz ve 15 yıl önceki mağaranın sonu olduğunu iddia ettiğimiz yerdeyim. Sinan Poyraz, sağ tarafta kayaların berisinde aşağıya doğru iki metre inen bir yer gösterdi. Müthiş bir şok içinde “olamaz, olamaz bu nasıl olur?” diyorum ama bir yandan da oyuncağını kaybetmiş bir çocuk gibi sevinerek, yavaş yavaş kışın bulunan yeni galeride ilerlemeye başladık. Bu galeri yaklaşık 45 derece eğimli bir fay çatlağında oluşmuş. Hagada hugada ilerlemeye devam ediyoruz. Yukardan su akan kollar bu galeriye bağlanıyor. Müthiş keyiflendik. Yan kollar devam ediyordu ama ilerleyebilmemiz için tırmanma platformu gerekiyor. Bir dahaki sefere deyip, galeride inmeye devam ediyoruz. Bir anda mağaranın her tarafını kaplayan çok güzel oluşumların olduğu bir bölümden geçtik. Hala tavanlardan sızan sular, doğanın gücünü ve sanatını konuşturuyordu. Bir iki cadıkazanı geçtikten ve bir iki ipli iniş yaptıktan sonra, geziye getirdiğimiz ipler bitmişti. Daha fazla ilerleyemedik, o yüzden ölçüm almaya başladık. Mağaranın en tepesi olan çarşağın başına kadar ölçüm almamız iki günümüzü aldı.

Bu arada kaldığımız üç günün devamlı iki günü yağmur yağması, bir gün mağaraya giderken boz ayı görmemiz yanımıza kar kalmıştı. Evet, nihayet ölçümler hesaplandıktan sonra Karlık Kuylucu -296 metre derinliğe inmişti. Toplam uzunluğu 1,5 kilometreyi geçmişti.

Karadeniz bölgesinin en derin mağarası olmuştu. Bu büyük bir sürprizdi. Sürpriz olmasının sebebi ise Karadeniz bölgesinde 280 metre derinliğin altında başka bir mağara bulunamadığı için yıllardır hep “Karadeniz'de derin mağara olmaz” savı vardır mağaracıların arasında. Bu sav yıllar geçtikçe, dilden dile bir mağaracı efsanesi haline gelmişti.

Haziran ayında tekrar Karlık'taydık. Artık sonunu görmek ve yan kolları araştırıp bitirmek istiyorduk. Bu sefer 6 kişiyiz. Yağmurlu günler biraz geride kalmış ve sıcakta mağaraya girmeye başlamıştık. Kampa gelirken sekiz dokuz üyelik domuz ailesi bizim için hoş bir karşılaşmaydı. Neyse ki arabadaydık, anne domuz yavrularını korumak için ters ters bakmaya başlamışken bizde uzaktan fazla rahatsız etmeden kendilerini seyrettik.

Gelinen son noktaya kadar yapılan bütün ip döşemelerini tekrar yaptıktan sonra, ekibimiz kalan yerde ana galeride keşfe devam etmişti. Yaklaşık 10-12 saat mağarada kaldıktan sonra gelinen noktada ana galeri çamurla bitmiş bununla birlikta tam biten noktada oldukça büyük iki tane kol bağlanmıştı. Karlık Kuylucu'nda keşfedilmeyi bekleyen yaklaşık yedi yan galeri/kol bizi bekliyordu. Gene ölçümlerimizi aldık ama zaman yetersizliğinden yan kolların araştırılmasını ileri bir zamana bıraktık.

Karlık Kuylucu, kendi rekorunu kırıp, -349 metre derinliğe ulaşıp, kollarıyla beraber iki kilometreye yaklaşmıştı.


Karlık Kuylucu, bir efsaneyi yıkmış yeni bir efsane yaratma yolundadır.

Not: ASPEG'in DİP dergisinden alınmıştır.
KEŞFETMEK İÇİN BAK !! PEKİ YA GÖRMEDİKLERİMİZ ?
Bir yeraltı ekosistem hikayesi


Güzel bir slogan, keşfetmek için bak ! Peki her gün gözümüzün önünde olmayan, öyle herkesin ulaşamayacağı yerlerdeki, mesela yeraltındaki, mağaralarda yaşayan canlıları ve güzellikleri keşfetmek. Herkesin bu güzellikleri görmesini ve farketmesini sağlamak, biz mağaracıların gönüllü görevi oldu. İşte bu yazı, Türkiye’nin yeraltında yaşayan ve bazılarının endemik tür olan canlıları keşfetmek için yapılan arka arkaya bir yılda çeşitli zamanlarda yapılan 10 mağara keşif gezisinin sonuçlarını anlatmaktadır.

Herşey, Çevre ve Orman Bakanlığı’nda 23 Şubat 2007 tarihinde bizzat Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa K. Yalınkılıç tarafından kurulan Mağara Araştırma Birimi (DKMPmab) ile başladı. Amacı, çekici ama bir o kadar gözönünde bulunmayan mağaralara “ekosistem” açısı ile yaklaşmak, ekolojik değerleri ortaya çıkarmak ve korumak olan mağara araştırma birimi, özellikle mağaracılık konusunda faal gösteren sivil toplum kuruluşları ile belirli bölgelerde hizlı bir şekilde ortak faaliyetlere başlamıştır. Devletin bir bakanlığı’nın hem koruma konusunda bu kadar hassas davranması ve hem de sivil toplum kuruluşları ile bu projeleri ortak yürütmesi takdire şayan bir yaklaşımdır.

DKMPmab şefi , Hidrojeoloji yüksek mühendisi Dr. Selim Erdoğan, birimin stratejik eylem planını şöyle ifade etmiştir. “DKMPmab çalışmalarını 2008-2012 Mağara Stratejik Eylem Planı kapsamında sürdürmektedir. 2008 yılında çeşitli mağara guruplarıyla imzalanan protokoller çerçevesinde ASPEG ile Kastamonu Küre Dağları Milli Parkı, ESMAD ile Eskişehir ve çevresinin mağaraları, BUMAD ile Kırklareli ve çevresinin mağaraları, MAD ile stratejik noktasal çalışmalar ve Bursa-Balıkesir bölgesi mağaraları, MTA Mağara Araştırma Gurubu ile de Altınbeşik Mağarası Milli Parkı’nda mağaralar ekosistem yaklaşımıyla değerlendirilmektedir. Bu çalışmalar sonucunda 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu kapsamında koruma altına alınması gereken mağaralar belirlenecek, yönetim planları oluşturularak uygun statü ile (Tabiat Anıtı, Tabiat Parkı, Milli Park, Tabiatı Koruma Alanı) koruma altına alınacaktır.”

4 Temmuz 2008’de DKMPmab ile imzaladığımız protokol çerçevesinde, Anadolu Speleoloji Grubu olarak, Küre Milli Parkı sınırları içi öncelikli olmak üzere çalışmalarımıza başladık. Projemiz, Küre Milli Parkı Mağara Biyoçeşitlilik Araştırma, yani mağara canlılarını araştırmak, keşfetmek ve türlerini saptamak. Bunu yaparken bulunan yeni mağaraları incelemek, haritalamak ve Türkiye mağara envanterine katmaktı.

Küre dağları milli parkı resmi sitesinde yer alan bilgilere göre, Küre Dağları Milli Parkı Karadeniz Bölgesinin Batı Karadeniz Bölümünde Küre Dağları üzerinde yer almaktadır. Tamamen bir plato karakterindeki milli park doğu-batı doğrultusunda uzanır ve yakın çevresi için fiziksel ve sosyal anlamda bir eşik niteliğindedir. Bu nedenle milli parkın yer aldığı alan üzerinde hemen hiçbir yerleşme birimi bulunmamakta, sosyal hayat milli parkın yakın çevresinde devam etmektedir. Bu nedenle milli parkın yakın çevresi tampon bölge olarak tanımlanmış ve tampon bölgede içeren bölge planlama alanı olarak kabul edilmiştir. Milli park Kastamonu ve Bartın il sınırları içerisinde kalmaktadır. İdari olarak milli park çevresindeki ilçe merkezleri ise Azdavay, Pınarbaşı, Ulus, Kurucaşile, Amasra ve Cidedir. Toplam 37.000 ha alan milli park ve yaklaşık 80.000 ha alan da tampon bölge olarak ayrılmıştır.

Küre Milli Parkı Jeolojisi (Künye)

Yaklaşık 1100 -1300 m irtifaya sahip ve zemininden hemen hemen 500 m yüksekte bir plato olan milli parkın güney batısında kumtaşı, şeyl, konglomera ve kireçtaşı içeren Ulus Formasyonu yer alır. Güney doğusu ise Akgöl Formasyonu’nun bir parçasıdır. Bu formasyon lav çökel dizisi ile başlayan ve kireçtaşı seviyeleri de içeren kiltaşı-kumtaşı ardalanmasından oluşan regresif karakterli bir fliştir. Güneyde hemen hemen tümü ile Alt Kretase yaşlı olan bu formasyonlar, milli park platosu üzerinde ve kuzeyinde, geçişli bir şekilde Üst Jura – Alt Kretase haline dönüşürler. Platonun üstü neritik kireçtaşı özelliğine sahip İnaltı Formasyonu, kuzeyi ve Arıt bölgesi ise Üst Jura yaşlı Çakraz Formasyonudur. İşin ilginç yanı, Çakraz Formasyonu’nun hemen hiç kireçtaşı içermemesi, plato üstünün ise tamamen kalkerden oluşan İnaltı Formasyonu olması dolayısıyla Küre Dağları Milli Parkı haritası nerede ise jeolojik harita ile aynıdır.

Küre Milli parkı özellikle görünen muhteşem karışık orman ve peyzaj güzelliklerinin yanında, Türkiye’de bulunan 142 memeli’nin 40’nın, 38 kuş familyasından 129 kuş türünün burada bulunması, parkı ayrıcalıklı kılmakta ve bundan dolayı, bu güzelliklerin altında görünmeyen güzelliklerin keşfi bize ayrı bir heyecan ve yapacağımız etkinliklere bir ayrıcalık vermektedir.

Ekosistem, biyoçeşitlilik ve suyun birarada gerçekten bir anlam ifade ettiği yerdir, Küre milli parkı. Gezilerde de mağaralara girip çıkarken, muhteşem bitki örtüsü, yaz aylarında bile yağan yağmur, milli parkı tam ortadan yaran, besleyen Devrekani nehri ve ona bağlanan kolların taşıdığı su ve yarattığı olağanüstü kanyonlar, bize mağaraların bu büyük bir ekosistemin parçası olduğunu çok bariz bir şekilde gösteriyordu.(foto: şelale ve not: bu suyun olmadığı bir ortamı düşünmek?)

Küre Milli parkı ve civarında yaşayanlar, 1982 yılından başlayarak özellikle Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü ve çeşitli yerli yabancı araştırmacıların yıllarca bölgede yaptığı keşiflerle, mağaracılara ve mağara keşiflerine alışkındı. Bölgede yapılan ve daha çok sportif olarak araştırılan mağaraların toplam sayısı 40’ı bulmuştu, bulmuştu diyoruz çünkü bizim yaptığımız araştırmalarla 70’ı geçti ve artmaya devam edecek. 

ASPEG olarak herşey, sıcak bir temmuz akşamı geç bir saatte herhalde top oynandığı için Topmeydanı denilen ve hemen Küre milli parkı sınırı içindeki yaylaya vardığımızda başladı. Diz boyu çimen, binbir böcek vızıltıları, özel bir yere geldiğimizi hissettiriyordu. Projeye adımımızı bu gezi ile atmıştık.

Bu proje çerçevesinde yaptığımız ilk büyük gezi idi. Amacımız bu kadar büyük bir alana yayılmış milli parkı, belli bölgelere ayırıp, bölge bölge incelemek ve ilk önce araştırılması bitirilmiş mağaralara girip, biyolojik numuneler toplamaktı. Numune toplamak deyip geçmeyelim, o kadar basit bir iş değil. Sabır, dikkat ve bilgi isteyen bir iş.

Bize katılan mağara biyologlarından yaklaşık 1 saatlik nasıl numune toplanır, hangi böceği toplarken nasıl dikkat edilir, numuneler mağaranın hangi bölgesinde yaşadığı (karanlık, yarı karanlık, aydınlık) ve özellikle mağarada nerelere bakmamızı yani yeraltında keşfetmek için nasıl bakmamız gerektiğini öğrendik. Sportif olarak girdiğimiz ve geçip gittiğimiz mağara galerilerinde artık 9 yaşından 65 yaşına kadar 23 kişilik mağaracı ekibimiz yavaş yavaş ilerliyor ve dikkatle duvarları, yerleri, taşların arasını, havuzların içini, kah eşeleyerek kah emekleyerek ama en önemlisi keşfetmek için bakmaya başladık.

Topmeydanı ve civarı tam bir mağara cennetidir. Yürüyüş mesafesinde onlarca mağara vardır. Bu mağaraların çoğunun suyla alakası vardır yani bir şekilde su yutan delik vazifesi gördükleri ve suyu barındırdıkları için biyocanlılık çok fazladır. 70’i aşkın mağarayı bünyesinde barındıran küre milli parkına “ Küre Milli Mağaralar Parkı” demek yanlış olmayacaktır.

Küre milli parkına geçen yıl temmuz ayından bu zamana kadar yapılan toplam 11 gezide, gurup olarak 30 adet mağara bulunup araştırılmış, ölçülmüş ve haritası çizilmiştir. Bulunan mağaralarda yaklaşık 145 türden mağara canlısı numunesi toplanmış ve yine ilk yapılan analizlere göre bunların 13 yeni tür bulunmuş olma ihtimali yüksektir. Bu yeni türlerin tam tespiti yapılabilmesi için daha detaylı çalışmalar gerekmektedir. Toplanan biyolojik numunelerde mikrobiyolojik canlılar henüz yoktur.

Küre Milli Parkı’nın sadece yerüstünde değil yeraltı bir nevi içinde de çok çeşitli canlıları barındırdırdığını göstermektedir.

Türkiye çoğrafyasında mağara canlılarını inceleme ve araştırma tarihi 20. yüzyılın başlarına gitmekle beraber daha çok yabancıların ilgi alanına girmiştir. Yine de yapılanlara bakıldığında, Türkiye’de mağara canlılarının araştırılmasındaki boşluk oldukça büyüktür. Çevre Bakanlığı DKMPmab bölümü önderliğinde başlatılan kapsamlı çalışmalar bu boşluğu doldurmak için adılan bir adım olarak görülmelidir.

Dünyaca ünlü mağarabilimcisi Paolo Forti’nin bir makalesinde bahsettiği gibi mağara ve mağara ortamı, birçok bilimdalına araştırma yapmak için ideal ortam sağlamaktadır ve mağara biyolojisi bunlardan sadece birisidir.

Birçok bilime ortam sağlayan ve yerüstünde ve altında birçok endemik canlıları barındıran Küre Milli parkı maalesef, devletin soğuk nefesini ensesinde hissetmektedir.

Yine HES! Küre Dağları’nda Doğal Yaşama Tehdit

Atlas Dergisi’nin Eylül sayısında Doğa Derneği Başkanı Güven Eken’in Dereler Boğulurken (Susuzlaştırma) yazısındaki yapılan HES’lere gerekli tepkiyi vermezsek maalesef Küre Milli Parkı’nı besleyen nehir ve dereleri de eklemek zorunda kalacağız.

Yurdumuzda akan her nehire, dereye, çaya potansiyel enerji kaynağı olarak bakan DSİ uzun bir zamandır Kastamonu, Devrekani Çayı’nı da gözüne kestirmiş durumda. Kastamonu il sınırlarında planlanan 38 baraj ve hidroelektrik santrallarından dört tanesi Devrekani Çayı üzerinde. Cide, Tor, Ilıca ve Cürümören’de planlanan bu dört HES’in iki tanesi; Tor ve Ilıca’nın hikâyeleri çok ilginç. Tor Mahallesi, Valla Kanyonu’nun tam ağzında. Buraya inşa edilecek bir baraj kanyona doğru akan Devrekani Çayı’nın önünü keserek tüm Ilıca ve civarını sular altında bırakacak. Evet, Milli Park’a dokunmuyor ama Milli Park’tan başka her şeye ve her yere dokunmakta. Ilıca HES diye sunulan projenin ise daha ilginç bir hikayesi var: Bu santralın Horma Kanyonu önüne yapılması düşünülürken, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın onayı olmayınca “ O zaman suyu borularla Pınarbaşı yakınına çekelim, regülatörü de oraya koyarız” haline döndürüldü. Alternatif projeye göre tüm bölge kazılarak 4 km boru döşenecek. Yani, “ne olursa olsun yapacağız” durumu vardır.

Geçenlerde Kurucaşile yakınlarında, Kapısuyu’nda idik. Kalker kayalarla bezeli, yemyeşil, ve içinde, Karadeniz’de pek rastlanmayan sandal ağaçları bulunan 2 km lik bir vadi ufacık ve ne işe yarayacağı belli olmayan bir baraj için yok ediliyordu. Şimdiden Kapısuyu Vadi’si mıcır ocağı haline getirilmiş, ağaçlar kesilmiş bile. “Ataç İnşaat yapıyor” dediler. Kurucaşile ve Kapısuyu halkı tepkisiz.

HES’in Hortumu

Bir musluğa takılı hortumla bahçenizi suluyorsunuz. Hortum o kadar eski ve delik deşik ki musluğu ne kadar açarsanız açın hortumun ucundan parmak kadar bir su zar zor akıyor. Ne yaparsınız? Sizi bilmem ama Şu anki anlayış bu soruna musluğu daha fazla açarak çare bulacağını zannediyor.

Türkiye’de şu anda kurulu ve aktif durumda 172 hidroelektrik santrali var. Küçüklü büyüklü bu 172 santralin toplam kurulu gücü Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yarısını karşılamakta. Peki sorun ne? Sorun bahçe hortumu! Ana istasyonlardan elektrik taşıyan kablolar o denli eski ve yıpranmış durumdaki üretilen elektriğin %30-35’i, yani toplamda 50 – 60 barajın enerjisi bu kablolar üzerinde kayboluyor. İşin en komik yanı ise, eskimiş bu yüksek gerilim kablolarını yenilemenin maliyetinin ancak büyük bir barajın maliyeti kadar olması.

Ne Yapmalı?

Bu toprakların bireysel çıkarlar uğruna yağmalanmasına veya plansız, ucuz politikalar doğrultusunda heba edilmesine hep birlikte tepki göstermek zorundayız. Artık biraz daha duyarlı olun, konuşun, yazın ve kınayın; www.kastamonu.org.tr adresine imza verin. Yoksa günün birinde, bu ülke elimizden, avucumuzdan kayıp giderken hiçbir şey yapmamış olmanızın vicdani sorumluluğu sırtınızda taşınması ağır bir yük olacaktır.

Devletin bir biriminin çevre ve ekolojik sistemleri incelemek için sivil toplum kuruluşları ile çalışırken ve bu çalışmalar sonucunda ülkemizdeki nadir, keşfedilmemiş yer altı zenginliklerimizi korumak üzere harekete geçerken, devletin diğer bir birimi ise adeta herkese ait olan bu güzellik ve zenginlikleri uzun vade de getirisi net olmayan ve sadece toplumda bir avuç insanın işine yarayacak şekilde mahvetmek için uğraşması ne yaman bir çelişkidir.


Yazan: Ender Usuloğlu, Ali Yamaç
CADIKAZANI-SPELEOKÜLTÜR SAYI 18

RÖNESANS HARİKASI FLORANSA'DA GÖZÜME İLİŞEN MAĞARA
LA GROTTA GRANDE

Floransa'dayım, şansımıza yağmur yağıyor hemen hemen hergün. Floransa gibi şehirde olduğumuz için yağmura katlanıyoruz ve ıslana ıslana hemen hemen her yerini kısacık 2 güne sığdırmaya çalışıyoruz. Bende akşamları şehiri azami tanımak için elimde “Lonely Planet” kitabı her akşam okuyorum. Sanırım ilk geldiğimiz akşamdı, gene kitap elimde acaba nereyi dolaşsak diye sayfalar arasında, televizyon kanallarını “zap” lıyormuşcasına, dolanıyorum. Bir an “Grotta” kelimesi gözüme çarpıyor. Mağara kelimesi bir anda bütün dikkatimi o bölüme vermemi sağladı bile. Evet bu mağara ile ilgiliydi. Heme yarın oraya gitmeye karar verdim tabii ailem itiraz edemedi çünkü oraya gidene kadar yolumuzun üzerinde zaten tonla gezilecek yer vardı ve fikrimin çok zor değişeceğini biliyorlardı.

Ponte Vecchio. Floransa'nın en eski köprüsü, elimdeki kaynak kitap 1345 yılını gösteriyor. İnanılmaz şirin bir köprü. Tam klasik turistler gibi fotoğraf çeke çeke köprünün iki yanında kurulmuş ufak dükkanlara girip çıkıyoruz. Köprüyü geçmemiz neredeyse bir saate yakın vakit aldı.

Köprüyü arkanıza alıp, biraz daha devam ettiğinizde sol tarafınızda genişce meydana bakan devasa bir malikane görürsünüz. Palazzo Pitti. Banker Lucca Pitti tarafından Medici ailesinin ihtişamına karşılık vermek üzere inşa edilen Palazzo Pitti, Banker Lucca'nın varisleri iflas edince Medici'ler tarafından satın almıştır. 1457 yılında inşasına başlanılan bu binadan, bir zamanlar bütün Toscana eyaleti yönetilmiş. Binanın arkasında muhteşem rönesans unsurları taşıyan Boboli diye adlandırılan bahçeler mevcuttur. Halihazırda, içinde birkaç müzeyi barındıran binada dolaşıyoruz.

Müthiş sağanak bir yağmur var ama ben ısrarcıyım. Boboli bahçelerinin ve malikanenin sol tarafında “La Grotta Grande” mevcut. Mağaralı bir şey olsun da ne olursa olsun. Mutlaka görmem lazım diyerek, ailemi cafe'ye park edip, yağmurun altında hızlı bir şekilde çeşmeye doğru gidiyorum.

Mağara temalı bir bina bana başından ilginç geldi çünkü daha evvelden hiçbir yerde rastlamadım. Kabul, dünyanın her tarafını dolaşmadım ama birçok ülke görmüşlüğüm vardır.

La Grotta Grande. Haşmetli bir bina. Hangi amaçlı veya kullanımı nedir pek belli olmamakla beraber içinden suların aktığı yerler ve çeşme mevcut. Aslında bina kelimesi biraz yavan kaçıyor, işlevi belirsiz olan bir sanat eseri, anıt var karşımda. Parmaklıklar arasından bakıyorum, maalesef kısmen çeşme işlevselliğini yitirmiş ama gökten inen sicim gibi yağmur bu işlevi çeşmenin dışında almış gibi geldi. Durduğum yerde ıslanıyorum, içerde mağaranın içi ise kupkuru. İronik bir tezatlık.

Elimdeki kaynak kitaba yöneliyorum bana Mikolanjelo'nun “4 tutsak” adlı heykelin kopyasının, Vincenzo de Rossi'nin “Troyalı Helen ve Paris”in, Giambologna'nın “Yıkanan Venüs” heykellerinin burada olduğunu söylüyor.

Bina'nın dışında inanılmaz bir detay çalışma var. Sarkıtların, oluşumların ve heykellerin çerçevelediği giriş gerçekten çok güzel. İçerisi dışarıdan karanlık olduğu için gözlerimin ayar bakmasını bekliyorum. Evet, işte tam karşıda “Truvalı Helen ve Paris” heykeli var . La Grotta Grande'nin iç duvarları da mağara oluşumları ve neredeyse duvardan çıkıyormuşcasına ama bütünleşmiş heykel rölyefleri var. Tam karşıda Helen ve Paris'in üstündeki kemer tonoz'da mağara (bizim anladığımız anlamda) ortamına uygun olmayan ama iç dekorasyona mantığına uyan manzara resmedilmiş.

Islanıyorum ama değdi.

Bir şey daha dikkatimi çekti. Dünya'nın bir çok mitolojisinde, dininde geleneklerinde artık ne derseniz deyin, inanışlarında “mağara” yer altını temsil eder ve yer altı “ruhlar ve ölüler” alemidir, kötülükler hep oradadır. Bu Avrupa'daki inanışlar için de geçerlidir. Dolayısıyla, böyle bir mağara temalı bir anıt-çeşme gibi bir yapıda farklı unsurları görmek beni şaşırttı. Bunları yazarken Vatikan'a girdiğimde sol tarafta ilerde bir kapı üstündeki iskelet heykeli aklıma geldi.

Tanrı'nın evinde korkuyu temsil eden, Tanrı'dan korkmanı isteyen heykel ve rölyefler. Kötülüğü ve yeraltını temsil eden “mağara” çeşmesinde asrımızın en büyük aşıkların heykelleri, güzelliği temsil eden Venüs'ün olması gerçekten ilginçti.

Sanırım Rönesans, “aydınlanma” ne derseniz deyin, buydu. Rönesans'ın sadece resim, heykel ve güzel evlerden ibaret olmadığını sanırım daha iyi anladım.


Bakış açısının, gözüne ilişenin değişmesiydi.


40 Yaşından Sonra Mağaracı Olunur mu?

Hem evet hem de hayır. Mağaraları araştırmak doğa sporları içinde kanımca en çok efor sarf ettiren, büyük enerji harcatan ve psikolojik sınırları zorlayan bir daldır.

İnsanın sınırlarını zorlar mağaracılık. Düşünün, yirmidört saat geçmiş mağaradasınız, üşümüşsünüz, etraf karanlık, ıslak, çamur, hareket etmezsen hipotermiye girme ihtimalin yüksek, beklesen hemen ayakta uyuklayacak kadar yorgunsundur ama önünde daha yukarı çıkmak için 100 m ip tırmanışı bir o kadar geçmen gereken galeriler, göller, yatay parkurlar vardır: Kamyon büyüklüğünde taşların arasında sıyrılarak kah emekleyerek kah tırmanarak kah oradan oraya zıplayarak. Ben de “artık daha ne kadar, yeter” dediğim zamanı hatırlıyorum Düdenyayla Mağarasında. 27 yaşındaydım. Mağaracılığa 21 yaşında başlamıştım. Düdenyayla mağarası, Beyşehir gölünün batısında kalan Dedegöl dağlarının güneyinde kör bir vadide oluşan kireçtaşı tepelerinin milyonlarca yıl içinde gelip suyu geçirmeyen taşlara çarptığı ve suyun sadece bir delikten kaçabileceği bir düden şeklindedir. 24 saat mağara içinde geçirdikten sonra -416 m derinliğe inen bu mağarada kendimi duvardaki sinek gibi hissediyorum. Ben bunu niye yapıyorum diye bir çok kez sordum kendime hem de en çaresiz kaldığım anlarda. İşte yine öyle bir andaydım. Düşüncelerimden sıyrılıp, ipe girdim ve yukarı tırmanmaya devam ettim. Etmek zorundayım başka çare yok ki, mağaradan çıkmak için tekrar girdiğim delikten çıkmam gerekiyor. Yavaş yavaş tırmanırken, denizde dalışta sıcak soğuk suyun karışmadığı bir sınır vardır, mağara ağzında da böyle bir yer vardır. O sınıra geldiniz mi, her türlü çamur, toprak, yosun, çiçek kokusu ve 24 saatte mağarada unuttuğunuz bin türlü koku burnunuza gelir. Biraz daha tırmandın mı, sıcak ve temiz hava seni karşılar. İpte şöyle bir durursun, o anda hiç önemli değildir altındaki boşluk ister 100 m olsun ister 200 m olsun, o boşlukta sallanır ve içine çekersin doya doya havayı. İşte bu an bana yaşadığımı hatırlatır. Evet 25 saat geçirmişim mağarada, evet hem de hiç uyumadan, evet iliklerime kadar üşümüş ve yorulmuşum ama değmişti.

Mağaracılık, sıradan yapılan bir iş değildir dolayısıyla sıradan yaşayan bir insan, mağaracılığı yapamaz. Her mağaracı biraz sıyrıktır, kendine has bir karakteri vardır. Dolayısıyla 40 yaşında mağaracılığa başlayan bir insan biraz sıradışı değilse veya hayatının bir kesitinde sıradışı yaşamamışsa veya bir şeyleri tecrübe etmemişse, ne kadar istese de yapamaz.

Sevgili Süha ve Turgay arkadaşımla, 4 günlük Taşeli platosunda, yüzeyde mağara araştırmadan yeni dönmüş, Gazipaşa'da deniz kenarındaki favori balık lokantasındayız ve muhabbet koyulaşmış. Süha'da benim gibi genç yaşta BÜMAK (Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü) ta başladı mağaracılığa, Turgay ise jeofizik mühendisidir BÜMAK'tayken bizim kamplara takılırdı. Hepimiz 45 yaşın üzerindeyiz, 4 gündür yaklaşık 15-20 kg yükle 2000 m irtifada, inanılmaz bozuk kireçtaşı dağlarının tepelerinde yaklaşık 54 km'lik parkuru yürüyerek kat ettik. Amacımız, mağara bulmak ve yazın gelip bulduklarımızı araştırmaya almak. 10-12 tane mağara bulduk ve güzel bir gezinin sonunda Süha anılarını anlatırken, laf eski Çukurpınar etkinliğinden açıldı. O zamanlar BÜMAK'a üyeyiz (sene 1990) ve hepimiz Çukurpınar'ı araştırmak için can atıyoruz. Çukurpınar, Türkiye'de ilk defa tamamen Türkler tarafından araştırılmış, -1000 m derinliğe inen ilk mağaradır. BÜMAK, senelerce her yılın yaz ayında bir ay 1900 m'de kamp atarak Çukurpınar'ı araştırmıştır. Mağaraya herkes bir anda giremediği için 3-4 kişilik ekipler halinde mağarada ipleri döşeyerek yavaş yavaş derinlere iniliyor içerde. Süha, mağaranın derinliklerini araştırmak için kulis yaptığını anlatıyor bize yine aynı heyecanı duyarak masada. Derinlere inebilmek için kulis yapmak. Nerede? 1900 m'de çadırlar atılmış, dağların arasında, medeniyetten uzak, yani bir konsere bilet almak veya bir şehir içinde yapılan bir etkinlik değil. Ne için kulis yapıyor? Çamur, uzun saatler (2-3 gün belki daha fazla) karanlık soğuk ve aynı ıslak giysileri giymek, pis kalmak..Ne için kulis yapıyor? Keşif yapmak için.

Bir insanda keşif dürtüsü daha doğrusu, merak yoksa, o sorgulama eksikse, doğada ki keşiflerde başbaşa kalacağı zorlukları yenemez, kendi sınırlarını zorlamadan geri döner. Meraklı insan devamlı hareketlidir, devamlı bir şeyler dürter, okur öğrenir çalışır ve ilerlemek için uğraşır.



En başta söylediğim gibi mağaracılık zor bir doğasporudur. Biraz amele sporudur. Teknik malzemesi boldur. Hem üstünde hem de yanında taşıman gereken malzeme çok fazladır. Mesela, denizde dalışta da teknik malzeme çoktur ama sizi gitmek istediğiniz yere götüren bir tekne vardır ve de birde 3 boyutlu hareket kabiliyeti sağlayan sulu ortam vardır. Mağara da ise bunlar çok büyük lükstür. Tekne yoktur onun yerine ip vardır, mağarada da her türlü 3 boyutlu hareketi neredeyse yapmak zorundasınız ama suyun verdiği kaldırma kuvveti ve rahatlığı yoktur. Kısaca, benim görebildiğim zor spor dallarından biri olduğu içindir ki, asgari de bir fiziki kondisyon şarttır.

Bu arada fiziğinizden değil fiziki kondisyonunuzdan bahsediyorum. Fiziğiniz ne olursa olsun çok önemli değil kanımca (çok dar yerler hariç).

40 yaşından sonra başlayan birisinin mutlaka kondisyonlu olması lazımdır hele de 3-4 gün mağara içinde kalıp büyük enerji harcayarak faaliyetlerde bulunacaksanız, kondisyon şarttır. Kondisyonu kısmen telafi etmenin tek yolu tecrübedir.



Mağaracı diyorum ama tanımı her mağaracı için farklıdır. Burada mağaracı tanımını, mağaraları keşfetmek için risk alan, rahatlık alanından çıkabilen, zorluklarla fiziken ve en önemlisi ruhen mücadele veren, keşfetmeye açık, “her yeni mağarada, galerinin karanlıkta veya bir uçurumun başına geldiğinde aşağıya doğru kaybolduğunu görüp, bu nereye gidiyor diyebilen” ve zorsunmadan devam eden kişidir.


Şimdi diyebilirsiniz, bu yazdıkların 40 yaş değil her yaş için geçerli. Evet aslında doğru diyorsunuz sadece biraz heyecan olsun diye 40 yaş üstü dedim o kadar.


ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg