9 Ağustos 2015 Pazar

NASIL MAĞARACI OLDUM?

Bir subay çocuğu olarak hayatım çoğunluğu ya askeri sitelerde ya da askeri kamplarda geçiyordu. 1984 yılında, İzmir’de ki İstihkam lojmanlarında otururken üniversite imtihanlarına hazırlanıyordum. Günlerden bir gün sitede oturan bir kız arkadaşımdan okuduğu Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kartpostalı geldi. “Hamlin Hall” diye adlandırılan 1.Erkek yurdu ile “sosyete kantin” diye sonradan adını öğrendiğim kantinin köşesinin bir fotoğrafı idi. Fotoğraf sarmaşıklarla bezenmiş bir bina köşesi ve pencerelerden oluşuyordu. Çok hoşuma gitmişti fotoğraf. Baktıkça içimden “hangi bölüm olursa olsun” mutlaka Boğaziçi’nde okumam lazım dedim kendi kendime.

Aradan aylar geçmiş ve Boğaziçindeyim, okumaya başlamıştım. Bu okulun havası farklıydı. Bir kere rahat ve özgürdü. Hemen her üniversitede öğrenci olayları olurken burada yapılanlarla kıyaslandığında Boğaziçindeki öğrenci hareketleri devede kulak kalıyordu. Bende ortama yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. Öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri 20-30’a yakın kulüp vardı ve her türlü değişik faaliyeti içeren kulüp mevcuttu.

Ailecek tatillerimizde dolaşmasını severdik ve genelde de dolaşmanın sonu askeri kamplarda biterdi. Denize girmekten usanmıştım. Babamın bizi Erzurum’da dağlarda piknik yapmaya götürmesi, buz gibi akan derelerde serpme ile balık tutmaya çalışmasını unutamadığım için üniversite’de doğa sporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyordum.

Bir gün, dersten çıktıktan sonra “Orta Kantin” dediğimiz kantine doğru inerken sağlı sollu kulüplerin ilan panoları vardır. Bir tanesi dikkatimi çekti. Kamp ateşi etrafında bir grup insan ve arkada çadırlar gözüküyordu. İlan BÜMAK’a (Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü) aitti. İlanda, mağaralara gidildiğini beraberce kamp yapıldığından ve ekipçe hareket edildiğinden bahsediliyordu. Hoşuma gitti sanırım kamp ateşi beni cezbetti. Mağaralar aklımın köşesinden bile geçmiyordu o anda.

Orta Kantin’e girdim. İçerde Tunç Teber Torosdağlı ile karşılaştım. Tunç’u tanımam oldukça yeniydi. 1-2 gün önce spor festivalinde beraberce gizlice çünkü paramız yoktu, bahçeden sızıp katıldığımız parti öncesi tanışmıştık. “Kennedy Lodge” denen hocalarımızın yemek yediği eski ve manzarası muhteşem bina’da spor kulübü parti veriyordu. Tunç’la Finlandiya bayan basketbol ekibinin üyelerini dansa kaldırmış ve o gece çok eğlenmiştik. Meğer, Tunç’un babası da subaymış ve bizimkiler ailecek tanışıyorlarmış. Merhabalaştık ve yanına oturdum. “Tunç ben doğasporları ile ilgili bir şeyler yapmak istiyorum” dedim. Tunç hararetle mağaracılıktan bahsetti meğersem mağaracıymış. Şans dedikleri böyle bir şey herhalde. BÜMAK’ın ilanından ilham alıp meğersem bir mağaracı ile konuşuyormuşum. 5-10 dakika anlattı bana ne yaptıklarını. Sonra beni aldığı gibi gittik kulüp odasına. I Erkek yurdunun altında “Study” denilen çalışma salonunu çevreleyen odalardan bir tanesi idi, BÜMAK. Kapıda bir de BÜDAK (Dağcılık Kulübü) ismi de yer alıyordu. İçeriye girdiğimde tam devlet dairelerinde bulunan saçtan bir masa, kırık dökük sandalyeler ve bir sürü eskice sayılabilecek dolaplar. Hemen dikkatimi duvarda sulu boya bir resim çekti. Yarı deliye benzer, sakalları uzamış başında kask olan birisi betimlenmiş. Duvarda bir ilan panosu, yanında siyah beyaz adi kartona yapıştırılmış botta mağaracı fotoğrafları, altta camlı bir mini kütüphane. Kulüp odasını ne itici bulmuştum ne de “hah işte benim yerim “ demiştim. Nereden bileyim yıllar geçtikçe bu ufak odadan çıkmayacağımı.

Dolaplar açıldı, bana malzemeleri gösterdi ve cırt… Elimde bir üyelik makbuzu. Galiba 5 TL ödemiştim. Bende artık bir mağaracıydım. Tunç’a “bende bırak mağaracılık malzemesi, kampçılık malzemesi bile yok” dediğimi hatırlıyorum onunda bana “önemli değil bir şekilde buluruz, hatta bavulla bile gelebilirsin” gibilerinden bir şeyler söylediğini anımsıyorum. Yani kısacası sen dert etme hallederiz demişti. Bende sonraki yıllarda yeni üye avlama taktiğini aynen uygulamıştım.

Yeni bir dünya’ya adım atmıştım. Adım atmıştım ama bir 6 ay derslere çalışmaktan gerisini getirememiştim. Arada bir BÜMAK odasına geliyor biraz vakit geçirdikten sonra gidiyordum. Daha aidiyet duygusu gelişmemişti. O sırada sonradan eşim olacak Canan Gürel ve İzmir’li kızlar grubu ile tanıştım. Şen şakrak eğlenceli oldukça mütevazi bir kızlar grubuydu. Hepimiz İzmir’liydik ve yatılı kalıyorduk. Okul, akşamları biz yatılılara kalıyordu ve son damlasına kadar okulumuzun güzelliklerini doya doya yaşıyorduk. Bir gün Canan’a mağaracılıktan söz ettim. O da bir yıllığına öğrenci olarak gittiği Amerika’da doğa kulubünde faaliyetlerde bulunmuş, “beraber” gidelim dedi.

İLK MAĞARAM

Bir haftasonu, Çatalça’da İkigöz ve Kocain mağarasına gidilecek diye ilan asmışlardı. Bizde yazıldık. Okuldan bir minibüs ayarlandı. O zamanlar şehir sınırları içinde veya Istanbul’a yakın yerlere okul’dan minibüs ayarlanabiliyordu, sonradan ne olduysa kalktı bu uygulama. Minibüs’e doluştuk. Başımızda Metin (Albukrek) diye bir arkadaş vardı tecrübeli olarak. Turuncu turuncu mağara çantaları, kasklar ve Polonya karpit (sonradan öğrendim Polonya malı olduğunu) lambalarıyla tanıştık.

Çatalca'da, Kocain ve İkigöz mağarasına gitmeden yol üzerinde bir iki ufak mağaraya baktık. Yol kenarında hazırlanırken, halim komikti. Üzerimde t-şirt üzerine kazak, altımda blucin ve çin kesleri. Kafamda karpit gazının yanması için gelen monte bir borulu işçi kaskı ve karpit lambası. Metin arkadaşımız bize itinayla karpit lambalarının nasıl çalıştığını, suyu ve karpiti nereye, ne kadar koyacağımızı gösteriyor. Mağaraya gireceğiz diye heyecanlıyız ama kursağımızda kalıyor çünkü mağara fazla ilerlemiyordu. Atladık minibüse, ilkin İkigöz mağarasına gittik. Bu mağaradan su çıkmaktadır. Mağaranın ağzına bir dere yatağından ilerleyerek yeşilliklerin arasından geliyorsunuz. Mağaranın ağzı 3-4 metre genişliğinde sol taraftan su akıyor ve tavanı yaklaşık 1,2 m yani alçak. Hemen ağzında biraz ilerde göl var ve bizde ilk defa hayatımızda Rus malı botumuzu şişereceğiz. 2 tane hava deliğinden başladık üflemeye, çok değil 2 dakika sonra başımız başladı dönmeye, kafamız kıyaklaştı. Neyse, mağaraya girmek için hazırdık. Osman Demirel, ben ve bir kişi daha bota bindik ve yavaş yavaş tavana tutuna tutuna ilerlemeye başladık. Halimiz komikti, 3 kişi ayaklarını bottan sarkıtmış, dip dipe ilerliyorduk. Tavanda çok ince sarkıtlar vardı. Kırmamaya özen gösteriyorduk. Mağara yaklaşık 200-250 m ilerledikten sonra tavanı çökmüş bir şekilde yeryüzüne açılıyor ama devamı vardı ve ilk defa sifon denen kapalı bir göl görecektik. Arada bir yarasalar geçiyordu ve ben açık açık çekiniyordum yarasalardan, eskiden kötü oldukları gibi bir imaj kalmıştı aklımda. Neyse tavan arada bir bayağı alçalıyordu hatta bir ara sürte sürte geçmek zorunda kaldık bir yerde ve nihayet açıklık yere geldik. Canan elinde fotoğraf makinesi ile bekliyordu. Burada bottan indik, sifona baktık. Sifon denen kapalı göl, suyun tavanı kapattığı duruma deniliyordu, geçmek için dalmak gerekiyordu ve bizde de öyle bir tecrübe yoktu. Tırmandık ve yolumuza yeryüzünden devam ettik.

Hatırladıklarım soldan sağa: Murat Eğrikavuk, Burak Barmanbek, ağaca astığımız Tunç Teber Torosdağlı, Canan ve ben önde....BÜMAK masası açtık, yeni üye avındayız..



Daha sonra Kocain diye bir mağaraya gittik. Girişi yaklaşık 4 m'lik çöküntü ile başlayan, aşağıya doğru yaklaşık 50 derecelik bir inişle salona ve oradan da başka bir salona açılan, içinde birçok yarasanın yaşadığı bir mağaraydı. Çelik telli merdiven atıldı ve herkes aşağıya indi. Bir iki fotoğraf çekiminden sonra ilk inişin altından yavaş yavaş aşağıya doğru tek sıra halinde akıp tam karanlık bölgede olan diğer salona geçtik. Havada ağır bir sidik kokusu vardı. Tepemizde yarasalar yoğun kümeler halinde az duyulacak şekilde tiz sesler çıkartıyordu. Benim yarasalardan çekinmem sonucu Canan'ın elini tuttum ve farkında olmadan aramızda romantik bir ilişkiyi başlatmış oldum. Akşam üniversiteye dönerken, Canan'ın ateşi çıktı minibüste yarı uyuklar haldeydi ve ben hala elini ve başı öne düşmesin diye elimle tutuyordum. 

Mağaracılık hayatımla, hayat arkadaşlığımın başlangıcı hemen hemen aynı zamana denk geldi diyebilirim.

4 Ağustos 2015 Salı

BİR KAZAZEDEYE MÜDAHALE ETME VE ARDINDAN MAĞARAYA GİRME PSİKOLOJİSİ

Tam bir yıl öncesinde takvime işaretlediğimiz ve ASPEG'in son yıllarda bulduğu ve araştırdığı derin mağara adayımız Yarık Düdeni için temmuz 2015'de Sivastı Yaylasındayız.

Yarık düdeni'ni 2006 yılında başka bir yaylada araştırdığımız Macar düdeni etkinliği esnasında bulmuştuk. Bulmuştuk ama bu mağaraya ilk iple girme fırsatını tam 5 yıl sonra 2011'de Taşeli bölgesinde yaptığımız etkinlik esnasında kalan son 2 günde yaptık. 2011 Kasım ayında yayla'ya vardığımızda köylüler sahile inmişti bizde bir aşağı yaylanın ismini vermiştik düdene. Ekmelen. 2014 Ekim'de ufak bir grupla gelene kadar, Yarık düdenin ismi Ekmelen olarak kaldı sonra köylülerden ismini öğrenince, Yarık düdeni demeye başladık. Köylülerin isim verme şeklide enteresan. Düden fay çatlağında oluştuğu ve girişin son kısmında yüksek dar ve kanyon gibi bir giriş olduğu için hakikaten, yer yarılmış gibi. Bildiğin yarık.

Bu sefer, DEUMAK ve AKÜMAK'tan mağaracı arkadaşlarla 10 kişiyiz. Yarık düdeni -224 m derinlikte ve bizde düden gittiği sürece bu gezide daha da derinlere doğru araştırmamızı derinleştirmek istiyoruz.

Gezinin 3.gününde hem Yarık düdeninde hem de Cula Deliği diye köylülerin ihbar ettiği başka bir mağarada çalışmalar devam ederken, kaza haberi geldi. Daha doğrusu Mustafa (13-14 yaşlarında) çoban "Abi, Umut abi seni çağırıyor acele gel!" deyince eyvah dedim bir şey oldu. Bir dakika önce Anıl ve köylü çocuklarla oturmuş yemek yaparken onlara dünya nasıl şekillenmiş, Pangae kıtasını ve bu dağlar nasıl oluşmuş onu anlatırken, bir dakika sonra panik bir haldeyiz.

Buradaki "panik" tanımını açmam lazım. www.türkcebilgi.com'a göre paniğin anlamı. "Panik, had, aşırı ve normalin dışına taşmış korku hali. Aniden başlayan otonom (Sempatik-Parasempatik) sinir sistemi aktivitesiyle birlikte baş dönmesi, çarpıntı, titreme, sararma, terleme, kusma, idrar yapma ve dışkılama arzusu söz konusudur. Ani başlayan nöbetin süresi genellikle sınırlı olmakla birlikte, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Bu süre içinde kontrollü zihni faaliyet imkansızdır ve panik olan gayesizce dolaşır durur. Şahsiyetini kaybetmiş gibidir ve gerçekleri değerlendirme kabiliyeti kalmamıştır. Nöbet, panik olanı takatsiz bırakır."

Benim kast ettiğim panik ise bu panik değil. Panikten kastım, serinkanlılığını kaybetmekle beraber, yukarıdaki gibi kontrollü zihni faaliyeti imkansız hale getiren psikolojiden bahsetmiyorum. Bu ikisi arasında bir yerdeki psikolojik durumdan bahsediyorum. Korku'nun henüz yer etmediği ama endişenin olduğu ve bir an önce kaza mahalline yetişme (kazazedenin durumunu bilmediğimiz için) acelesinin karışımı bir durum söz konusu.

Hemen ilkyardım çantaları (bir büyük bir de her ekibin mağaraya soktuğu ufak çantalar) , kasklar, alüminyum battaniyeler ve polar ceketlerimizi aldık. Mustafa'nın ardına düşmeden, Cula deliğinin girişinden telefonun çektiğini bildiğim için hemen caminin arkasındaki tepeye tırmanıp, Umut'u aradım. Umut'a kazazedenin içeride mi olduğunu, teknik malzeme getirip getirmeyeceğimizi sordum, Umut, hayır bir şekilde beraberce, yardım ettim, çıkardık, mağara ağzındayız deyince bana ilk rahatlama geldi. Umut'u kazazedeyi kontrol etmesini söyledim, şokta olup olmadığını anlamak için göz bebeklerinin reaksiyonuna bakmasını rica ettim.

Hemen kampa indik, Nihal'ı kampta sorumlu bırakıp yola çıktık ama ben hala serinkanlılıkla benim tanımladığım panik hali arasında gidip geliyorum. Mustafa'nın ardından 40 dakikalık yolu, koşar adım, 21-22 dakikada tamamlayıp, mağaranın ağzına vardım. İlk gördüğüm Umut'tu, abi ben her şeyi not aldım, rapor halinde atacağım gibilerinden bir şeyler söyledi. İkinci görüntü ise sağ gözünün üzerinde açık bir yara yüzünün yarısı kanlı Eylül'ü ve yanında Eray'ı görünce oturur pozisyonda, içim buruldu. Kötü oldum. Hala serinkanlılık'la panik çizgisinde panik çizgisine daha yakın duruyorum. Hemen ilk yardım çantasını açtı Umut. Anıl ayakkabılarından dolayı biraz daha yavaş tempoda arkadan geldiği için henüz varmamıştı. Oksijen, gazlı bez v.b. şeyleri aramaya başladık. Ben hemen Eylül'e nasılsın? iyi misin? ne oldu bitti kaza nasıl oldu gibi sorularla bilincinin açık olup olmadığını anlamaya çalıştım ve çok düzgün cevaplar alınca bir anda ama bir anda serinkanlılık-panik çizgisindeki psikolojik seviyem serinkanlılığa evrildi ve psikolojik olarak acayip rahatladım. Kafasına taş düşen bir kişide her şey beklenebilir, beynin farklı yerleri vücudumuzun farklı yerlerini kontrol ettiği için, Eylül'ün çok aklı başında cevaplar vermesi, en azından dışarıdan ve göründüğü kadarıyla, beyine hasar gelmemişti. İlk defa birine ilk yardım uygulamasında bulundum. Daha evvelden BÜMAK'tayken selde kalan ve omzu çıkan İlker arkadaşımızı bir şekilde kurtarmıştık ve "kurtarma" sorumluluğunu daha evvelden yaşamıştım ama kazazedeye müdahaleyi ilk defa burada yaşadım. Zor dostum zor.

Bilinçli bir karşılıktan sonra artık çok rahatlamış olarak ilk yardımı uyguladım, kah Umut kah yetişen Anıl yardım ediyordu. Bu sefer de, ambulansa ulaştırma telaşı başladı. Uzun uğraşları anlatmayayım burada bir şekilde 112 acil ve ambulans yaylaya geldi ve yanımıza sedyeli 112 personeli 3-3,5 saat sonra gelebilmişti. Eylül, paramedik'in sorduğu yaşınız kaç cevabına verdiği kısa ve öz "18" lafı birden aklıma kızım Elif'i getirdi. Kızımdan 1 yaş büyüktü. Allah'ım kızım yaşında Eylül. Gezi sorumlusu olarak yeterince psikolojik baskı vardı şimdi birde kızımın yaşında bir kızın hayatı söz konusuydu. Genç olduğunu biliyordum ama 18 olduğunu bilmiyordum. Yayla'ya indirene kadar devamlı yanında eşlik ettim, kah koluna girdim, kah sırta alındığında bir şekilde taşıyan da tökezlemesin diye devamlı yanındaydım. Sorumluluğun verdiği o ağırlık üzerimdeydi gene. Bir şekilde kazasız belasız ambulansa vardık.

Sabah 3,5 gibi yatmıştım ki bir saat sonra Deniz'ler Yarık düdeninden çıktı. Eylül Deniz'in kız arkadaşı olduğu için çadırlara baktı arandı kimse olmadığı için beni uyandırdı. Ben de Deniz'e kötü haberi olabildiğince sakin bir üslupla ilettim ve durumu anlattım. Kendimi, hastane holünde merakla bekleşen yakınlarına kötü haberi veren doktor gibi hissettim. Deniz son derece soğukkanlılıkla karşıladı. Bu soğukkanlılığını acayip takdir ettim çünkü benimde onun kadar soğukkanlı olmam gerekiyordu ama ben serinlik seviyesinde kalmıştım. Yemek ısıtıp servis ettikten sonra biraz da havayı dağıtmak için Yarık'ta ne yaptınız, nereye kadar gittiniz gibi sorular sorarak, muhabbet ettik. Daha sonra bir şekilde Deniz'le beraber Alanya'ya indik hastanede Eylül'ü ziyaret ettik, annesi ve babasıyla tanıştık.

Umut'la kampa döndüğümüzde, dernek yönetimi, Yarık Düdenindeki döşemeyi toplamayın bırakabilirsiniz gibi pozitif bir yaklaşım sergiledi. O zamana kadar aldığım sorumluluğu artık dağıtmam kanaati geldi, geziye katılan arkadaşlara durumu anlatıp, döşemeyi toplayalım mı toplamayalım mı kararını beraberce alalım dedim. Göz önünde tutmamız gereken noktalar:

1. Dernekte önümüzdeki aylarda buraya gelip -300 m derinliğe inip döşemeyi toplayacak sınırlı sayıda insan var zaten yarısından çoğu burada dedim ve birçok insan Ağustos ayında yok ya tatilde ya da başka etkinliklerde.
2. Öne sürülen önerilerden biride Eylül'de yapılacak Morca Düdeni Etkinliğin ilk3 günü bu iş için ayıralım. Bu Morca etkinliğinin odak noktasını bozacağı için zaten bu geziye gelenler Morca'ya da gelecekleri için bunun farkında idiler.

Sonuçta oturup karar verdik ve tam 1 gün dinlendikten sonra kamptaki mağaracıların fiziksel ve ruhsal hallerine göre iş planı yapıp girmekti ve bizde bunu yaptık ve sorunsuz bu işi hallettik.

Istanbul'da mağaracı arkadaşlarımızdan birisi niye bırakmadınız malzemeyi, ben olsam böyle bir kazadan sonra ellerim titrerdi ben girmezdim dedi.. Ben de, ne yapayım ağlasa mıydım dedim. Beni duyarsız olmakla niteledi. Halbuki benim hayatımda ilk defa bir kazazedeye ciddi anlamda ilk yardım müdahalesi yaptığımı, otuz yıllık mağaracılık tecrübemde sadece ikinci defa "kurtarma" yaptığımı ve baştan sona benim sorumlu olduğum bir gezi ve kurtarma operasyonunda neler çektiğimi, yaşadığımı bilmeden konuşuyordu.

Kimsenin empati yapmasını beklemiyorum çünkü böyle bir tecrübeyi yaşaması lazım empati yapabilmesi için veya böyle bir durumda bir kişinin yaşamadan empati yapması beklenemez.

Bir mağaracı olarak benim ruh halim sanırım, kazazedenin durumunu öğrenene kadar kendi tarifim deki panikten serinkanlılığa doğru bir geçiş. Bu arada kelime oyunu da yapmıyorum soğukkanlılık demiyorum serinkanlılık diyorum. Serinlik kavramı hala içinde bir sıcaklık taşıyor. Kazadan sonra hemen mağaraya girme psikolojisinde de aslında benim için çok daha iyi oldu, kendime geldim, rahatladım. Soru soran bakışları görüyorum? Nasıl yani diye? Cevap, mağara içinde ilerlerken, mağaradan başka bir şey düşünmediğim için kafam rahatlıyor o yüzden. Mağaranın o sakin serin ortamı ve ekibin ahengi ve yapılan iş, seni sadece mağara odaklı olmanı sağlıyor. Ayrıca, kafamın hep bir yerinde "mağaracılık keşiftir ve keşif olan bir etkinlikte riskleri sıfırlayamazsın, her zaman bir risk vardır" görüşü yer ettiği için, sanırım başkalarına duyarsız gelebiliyorum.

Allah korusun ölümlü bir kaza olsaydı hemen 1-2 gün içinde mağaraya girebilir miydim? Bırak mağaraya girmeyi, acaba tanışıklığımızın olduğu, bildiğimiz, bizim arkadaşımız olan birisini mağaradan çıkarmak için ne kadar serinkanlı olabilirdim, kesinlikle bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum.

Hiçbir zaman da bilmeyeyim.





ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg