30 Kasım 2011 Çarşamba

İlk Düdenyayla Gezim /29 Ekim 1990

Düdenyayla Düdeni'nin bende yeri ayrıdır. En sevdiğim mağaralardan biridir. Zordur, kolay kolay teslim olmaz ama bir o kadar da sevdirir kendini.

1990 yılında yapılan 1.Sempozyum'da Serdar Bayarı'nın verdiği ihbar ile yazın BÜMAK'tan ufak bir grup, Düdenyayla'ya gitmiş ve sanırım 60 m indikten sonra mağaranın devam ettiğini görünce dönmüşlerdi. Bende 1.Erkek yurdunda kaldığımdan her gün kulüp odasındayım. 29 Ekim yaklaşmıştı ve devam eden bu düdene gitme teklifinde bulundum. Kabul gördü. Neyse klasik ilan panomuza geziyi açtık ve gelmek isteyenler isimlerini yazmaya başladı. Bilmeyenler için söyleyeyim. İlan panomuzda A4 sayfa kağıda, en başta gezinin adı, gidilecek tarihler, ad soyad, hangi malzemeleri varsa veya eksikse (çadır uyku tulumu v.b.) telefon gibi ilgili boşluk alanlar gelmek isteyenler tarafından doldurulur.

Ben tabii neredeyse devamlı kulüpte olduğum için arada gelenlerle konuşmalar filan bir heyecan bir heyecan, "aaa mutlaka gidelim süper olur" gibisinden laflardan sonra millet ismini yazıyor. Bakıyorum liste kabarıyor. Yaklaşık 10 kişi filan olduk..Ben, Evren, İlker, Togan, Esin, Nilay v.b. böyle gidiyor liste.

Yavaş yavaş zaman yaklaştıkça ilk kıvranmalar Togan'dan geldi. "Ya şimdi oralarda kar vardır, hayatta çıkamayız ben telefonla aradım çok kar varmış" diye diye önce kendisi vazcaydı sonra da birçok geleni farkında olmadan vazcaydırdı.

Öğrenci adamız o yıllarda tabii ki arabamız filan yok yani en azından ben o kadar zengin değildim. Şehirler arası otobüsle gideceğiz. Allahım ne eziyet!...Önce kulüp dolapları açılır, saatlerce bütün malzemeler toplanmaya başlar, birileri toplar birisi gezi malzeme listesi tutar. Onca eşya önce düzgünce çantalara yerleştirilir sonra kendi özel eşyalarınızı toplarsınız sonra üniversite'den Esentepe'ye garaj'a bir şekilde ulaşmanız gerekiyor, onu ayarlarsın sonra tam "oh be!" diyecek, otobüste yerini alacaksın, muavinle kavga kıvamında tartışmalar yaşardık. Çok fazla eşyanız var, ekstra para ödeyeceksiniz gibilerinden. Neyse bir şekilde o da halledilirdi. Ondan sonra ver elini yollar ama çilenin burada bittiğini sanmayın vardığınız yer, ya bir kasabadır ya da şehirdir. Haydi oradan da kampa kadar ulaşımı organize etmek için uğraşırdık. Kısacası eziyet. Fakat tatlı bir eziyet damakta tat bırakacak cinsten. Hafif mazoşist bir durum yani.

Gün geldi çattı fakat ortada adam yok. Kulüpte ben, Evren ve İlker varız. Aramızda konuşuyoruz, ben acayip gergin vaziyette "ben gidiyorum, gelen gelir" diye kestirip attım. Evren ve İlker'de benim kafadan olduğu için gidiyoruz diye karar aldık ve yola koyulduk. Akşam otobüse bindik yukarıda anlattığım harala güreleleri yaşadıktan sonra.

Sabahleyin, Beyşehir gölü'nün doğu tarafından Beyşehir'e giriş yapıyoruz. Gölün mavisi çok güzel arkada Dedegöl dağlarının zirveleri gözüküyor. Zirveye yaklaştıkça karların beyazı, dağların gri tonlarındaki dokusu ile güzel bir tezat oluşturuyordu. Nefis bir gün. Güneş ışıl ışıl, ağaçlar sonbaharın renklerini yapraklarından yansıtarak bu ışıltıda parlıyor. Moralim acayip iyi yerinde. Gara girdik, eşyaları boşalttık. Şimdi kamp alanına gitmek için bir ayarlama yapmamız lazım. Gittik, belediye başkanının karşısına çıktık. Sağolsun iyi karşıladı bizi, derdimizi anlattık, o da bize kırmızı dakota bir kamyonet ayarladı belediye'den. Eşyaları yerleştikten sonra hızlı bir son alışveriş'ten sonra bastık yola çıktık. Göl'ün yanından düz giden asfalttan sonra yavaş yavaş kendimizi kıvrılan orman yoluna bıraktık. Arada duruyor ve fotoğraf çekiyorum. İnanılmaz güzel bir manzara. Güney'e doğru bakarken gördüğüm koyu yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi renklere, yukarıda mavi gökyüzüne serpilmiş bulut parçacıkları ufka doğru uzayıp gidiyor. Yavaştan, Dedegöl dağlarının güneyinden yaklaşıyoruz. Şimdiki açılan otoban yolu yok. Ormanlardan geçtik ve çıplak araziye geldiğimizde gördüğüm manzara çok ani yükselen bir duvar ve kör vadi gibi bir yerdi. Yayla'nın ortasında 40-50 metre uzunluğunda belime kadar gelen odun istiflemişler. Ne güzel yakacak sorunumuz olmayacak dedim içimden. Odun istifinin yanına eşyalarımızı attık ve şöför arkadaşa şu gün şu saatte gel diye tembihledik. Tamam dedi ve çıktı gitti. Bizim içimiz ikircikli acaba gelir mi diye? Neyse gelmezse o zaman düşüneceğiz artık diyerek çadırımızı attık. Vakit öğleden sonrayı geçmiş ve dik duvarlardan dolayı erkenden gölge düşmüştü. Çadırı atar atmaz, klasik ve geleneksel mağara ağzını tavaf etmek için hemen mağaranın ağzına gittik. Yürümeye başladığımızda, mağaraya doğru ilerleyen sel yatağı dikkatimizi çekmişti. Oha dedik buraya ne su girer kışın filan gibilerinden geyik yapa yapa mağara ağzına ilerledik.  Mağara ağzı, soldaki dik yamacın neredeyse 90 derece yine sol tarafta kalacak şekilde büyük bir fay kırığı ile ve yamacın neredeyse üçte biri yarılmış şekilde oluşmuş. Her ne kadar ilk inişler 70 dereceden daha dik olsa bile ağzının genişliğinden dolayı çok ama çok aşağıları görebiliyorduk. Hem hoşuma gitmişti hem de içimden işimiz var dedim. Döşemeyi nasıl başlatırız diye kafa yorduktan sonra mağara ağzından ayrıldık. Artık iyice karanlık basmaya başlamıştı. Hemen suyu, odunu ayarladık ve ateşimizi yaktık. Bir yandan yemek yapıyor bir yandan nasıl mağaraya gireceğimizi konuşuyorduk. Üçümüzün birden arkada kimseyi bırakmadan girmemizin doğru olmayacağını düşündük. Bir tehlike anında haber vermek üzere bir kişinin geride kalmasını uygun bulduk ama en yakın köye 2 saatlik yürüyüş mesafesinde olduğumuzu unutarak konuşuyorduk. Ateş başı muhabbeti koyulaşmıştı ama geyik muhabbettine dönmemişti. Bu seferde 2 kişi mağaraya girersek, bir kişi iki defa arka arkaya mağaraya girmek zorunda kalacaktı. Hem bizden genç hem de çömezimiz Evren atıldı ortaya ben girerim diye. Hemfikir olduk ve yattık.

Sabah yine güneşe kalktık. Güzel bir kahvaltıdan sonra, mağaraya gireceğiz. Hava acayip güzel. Ölçüm alınacak içeride ama Evren ölçüm almasını bilmiyor. Hemen klino ve pusulayı çıkarttım ve Evren'e ölçüm dersi verdim ayak üstü sonra hazırlanmaya başladık. Mağara'nın başına geldik. Kararımız ilk girişi ben ve Evren yapacağız. İlker, kampta bekleyecek. Evren üstünde mavi bir yağmurluk ile girmek istiyor mağaraya. Kumaşa bakıyorum "Evren bak bu ince bir su yersen ıslanırsın" diyorum ama dinletemiyorum. "Abi böyle hafif filan gibilerinden bir geyik yapıyor bana" bende "tamam ama söylemedi deme" dedim.

O zamanlar bizimde öyle süper iyi döşeme bildiğimizi zannetmeyin. Mağarada ne görürsen ve nasıl kaparsan. Evren tabii ki o zaman döşeme bilmiyor. Hemen pratik mağara ağzında anlatıyoruz kayaya nasıl dübel çakılacağını. Anlattıktan sonra "haydi dedik" Evren'e. O da ufak yalak tarzı aşınmış bir kayanın içinde oturuyordu, döndü ve başladı yere çakmaya. Ben ve İlker gevrek gevrek gülüyoruz. Evren azıcık daha uzağa çaksan dedik. Neyse Düdenyayla'da döşeme serüvenimiz böyle başladı. İlk iniş 27 m'nin yaklaşık son 7 metresinde balkon tarzı bir yer var oraya sürtünme hortumu taktık, ip kayaya sürtünüp zedelenmesin diye. İnişi yaptık. Önümüzde 4m*2m'lik bir göl var. Sağdan  yukarı çıkıp oradan döşeme yapıyoruz. V gibi bir çatlağa bir dübel çaktıktan sonra ilerlemeye devam ediyoruz. Yaklaşık 45-55 derece eğimle giden inişin ortalarında 2-3 ufak cadıkazanı olan 30-35 m'lik bir inişten sonra kumluk bir yere geliyoruz. Büyük bir kaya inişi bloke etmiş. Baktık hagada geçecek yer yok mecburen yandan dübel çakarak geçiyoruz. Burada mağara tavanı yüksek ama nispeten darlaşıyor. 1-2 m'lik bir enden sonra Evren buradan iniş yaptı. "Abi bu iniş göle iniyor" diyor. O zamanlar bizde de birazda yabancıların etkisinden su fobisi var. Uzun uzun baktıktan sonra 8-9 m yukarıda sağda bir balkona çıkıp beni beklemeye başladı, ben geldim ve devam ettim. İniş daral yerden bir anda çok büyük bir salona ve fay çatlağından sağa dönerek açılıyor.Bende baktım acaba inebilir miyiz diye? ııhıh.  Olmayacak. Bende balkona geldim ama bu zaman kadar yarım saat kaybettik. Balkonun sağında büyük bir kaya bloku var ve perlon bant atmaya müsait. Müsait ama çok büyük olduğu ve sağda olduğu için yukarıda sol taraftan gelen ip Evren'i dışarı çekiyor dolayısıyla Evren'e kayaya yanaşıp perlonu atamıyor bir türlü. Neyse aklıma göbek bağımı yukarıdan gelen ipe takıp Evren'i sağa çekmek geldi. Yaptım, yaptım ama belime müthiş ağrı girmeye başlamışken, neyse ki Evren perlonu atabilmişti. Kaya bloku sağ tarafta olduğu için gölün yanına inmeyi hedeflemiştik, Evren indi. Aşağıdan bir küfür geldi, göl uzunlamasına olduğu için gene gölün üzerindeydik. "Abi başlarım bu işe ben iniyorum göle" deyip indi. Sonra bir kahkaha geldi ve beni çağırdı yanına. Bende indim baktım karşıya geçmiş meğersem su dizlerin biraz üstünde kalmış. Gülüştük ama iki saat kaybettik sudan uzak döşemek için. Salon yaklaşık 20m*15m büyüklükteydi. İndiğimiz taraftan yaklaşık 10 metre ilerisinden karanlık bir yer yukarı doğru gidiyordu. Buradan bir kolun salona bağlandığına kanaat getirdik. Salonun sonundaki inişin başına geldik. Kısa 5 metrelik bir inişti. İpten tasarruf etmek için salonun diğer köşesindeki indiğimiz inişteki ipi havadan uzattık ve perlon attığımız bu 5 metrelik yere bağlantı yaptık. Perlonu sanırım uzun tutmuşum, Evren önden indi ve bir hafif ahh sesi geldi. "İyi misin Evren?" diye seslendiğimde, gevrek gevrek gülerek "gel gel" dedi. Bende ipe girdim ve yavaş yavaş perlondaki boşluğu almaya çalışıyorum ama bir anda artık ayaklarım boşlukta olduğu için "langg" diye 1 metre düştüm, o sersemlikle desandörle hızla kayıp birde baldırımı kayaya vurdum. Evren kahkahalarla bana gülüyor. İşin garip tarafı bende kendi halime gülüyorum neyse ki, leğeni çatlatmadık. Güle oynaya devam ediyoruz, hayda bir 5 metrelik iniş daha geliyor..Onu da geçtik bir 5-6 metrelik iniş daha geldi. "sıktı bu kısa inişler" diye düşüne düşüne bu inişi de yaptık. Önümüzde 1m*2m içinde su olan ufak bir cadıkazanın hemen dibinden bir başlayan bir iniş daha geldi. Taş attık...Evet nihayet bu iniş daha uzundu. Bağlantımızı yaptık ve Evrenim yine önde inişe başladı. Bayağı bir indikten sonra bağıra bağıra "abi burada derin bir cadıkazanı var ve yanlarından geçilmez şekilde" seslendi. Neyse biraz daha vakit harcadıktan sonra inişin ortasında sıkışmış bir kaya gördü ve bağırarak oraya gidip beni bekleyeceğini söyledi. "Gel sen bir bak bu göle" dedi bende "Tamam ama dikkatli ol sakın kıpırdama" gibilerinden bir lakırdı ettim. Bu bağırış çağrışları devamlı inişin başında cadıkazanını meydana getiren taşlara basarak yaptığımdan farkında olmadan bir tanesini yerinden oynatmışım, bir anda cadıkazanındaki su boşalmaya başladı, nereye? tam Evren'in tepesine..Bu iniş dar bir kanyon gibiydi. Bende akan sudan kaçmak için bacaklarımızı iki duvara sıkıştıra sıkıştıra, Evren'in olduğu kayadan yaklaşık 3-4 metre uzağından inmeye başladım. Evren'in tam karşısına gelince bastım kahkahayı...Fare gibi ıslanmaktaydı. Sen misin düştüğümde bana gülen!.."Evren beni dinleyecektin tulum giyecektin olum" dedim ama bir yandan da devamlı gülüyorum. Neyse onu suyun altında ıslanmaya bıraktım ve inişe devam ettim göle bakmak için. Hakikaten de geçilecek gibi değildi. Kanyon gibi duvarlar ve  tutunabileceğimiz bir çentik dahi yok. En az beş dakika bakmışımdır geçebilmek için ama nafile. O sırada Evren bağırdı "iniş buldum iniş"...Yanına geldim. Durduğu yer çok sakat olmakla birlikte arka taraftan başka bir galeriye iniş keşfetti. Oldukça dar olan bu yerden inişe devam edebilirdik. Acayip sevindik ama Evren'de titremeye başlamıştı. Çıkmaya karar verdik.

Çıktığımızda hava kararmış ve gece olmuştu. İlker merakla bizi bekliyordu. Hemen ateş yakıldı yemekler yapıldı ve tabii ki yaptığımız keşfin detaylarını konuşmaya başladık. Havamız çok iyiydi, bende gaza gelip bir iki ateş başı fotoğrafı çektim.

Yarın, Evren ikinci kez gireceği için mağaraya, dinlenmesi için biraz geç girdik. Hava yine süper, pırıl pırıldı. İlker ve Evren'in girişinden aklımda çok bir şey kalmadı. Bir hatırladığım bıraktığımız son inişin ortasındaki sıkışmış kayanın arkasındaki çatlaktan 30-40 metrelik iki kademeli inişi döşeyerek yapmışlar ve yine büyükçe bir salona gelmişler. Bu salonda sol tarafta büyük bir göl varmış ve İlker buraya "Çocuk Bahçesi" adını vermişti. Bu noktadan itibaren dönmeye karar verirler ve ölçüm almaya başlarlar.

Bende bu arada kampta tek başıma kalmış, ateş bile yakmadan yemek yedikten sonra akşam 9 gibi çadıra çekilmiştim. Çadırda uykuya dalmak için efor sarf ederken bir anda tepemin üstünde bir çığlık sesi ile resmen irkildim. Çadırın ayak ucundan başlayıp (süre olarak), başımı biraz geçerek, gecenin karanlığında sanırım bir yırtıcı kuştu nasıl bir çığlık atmaysa o, acayip bir şekilde geçti gitti. Bu çığlıktan sonra tek başına uyu bakalım uyuyabilirsen artık. Neyse uyandığımda bizimkiler gelmişti. ölçüm bitmemiş ama kumluğun oralarda bir yerdeydi artık. Ertesi gün, ben ve İlker girdik. Ölçümü bitirdik.

Bugün hava kapalıydı ve hafiften bir yağmur başlamıştı. Soğuktu. Ölçüm bitti ve malzemeleri toplayıp çıktık. Müthiş bir zafer ve gurur edası vardır ve tabii ki bu anı ölümsüzleştirdim.

Hemen eşyaları toplamaya başladık çünkü yağmur ıslatmaya başladı inceden inceden. Eşyaları topladıktan sonra merakla beklemeye başladık acaba şoförümüz gelecek miydi?.

Evet uzaktan kırmızı desoto gözüktü. Hemen eşyaları yükledik ve yola çıktık. Yorgun, mutlu ve bir o kadar da  gururla geri döndük.

Biraz da inat uğruna üç kişi oldukça zorlu bir mağarayı araştırdık. Araştırdığımız son nokta ise -160. metreydi. Bu seviyeye kadar döşeme yapmış, ölçüm yapmış ve bütün malzemeyi geri toplamıştık.

Fena bir performans değil hani.


4 Temmuz 2011 Pazartesi

Makedonya 9.gün (03.07.2010)

Sabah kamptan herkese allahaısmarladık dedikten sonra ayrıldık ve 12:00 gibi Üsküp'e vardık. Israrla Adina'ya merkeze gitme yolunuzdan sapıyorsunuz geçikeceksiniz dememe rağmen inatla bizi merkeze yakın bir hostel'e kadar bıraktı. Hemen pansiyona girip, vedalaştık. Daha onların 12 saatlik yolu var, o yüzden bende hızlı davranmaya çalışıyorum.

Pansiyonda biraz kaldıktan sonra yine yağmurun altında tek şemsiyeyle Üsküp'ü turlamaya karar verdik. Yağmur altında baba-kız kol kola tek şemsiye altında dolaşmakta ayrı ve büyük bir zevkti. Meksika lokantası arıyoruz ama bulamadık ve ben pes ettim sonunda ve biraz pahalı gözüken Küba bar ve restaurant'ında karar kıldık. Bir şeyler yedikten sonra Eski ve bit pazarında dolaşmaya başladık. Bir kaç müzeye (sanat ve resim) girdik. Eski Osmanlı hamamlarını restore edip müzeye çevirmişler. Güneşte kendini göstermişken bir baktık, bizim Türk ekipten ANÜMAB'lılar ve Ahmet Sücüllü ve Ebru. Kahvede oturmuşlar. Bizde yanlarına gittik, birer Türk kahvesi söyledik. Biraz muhabbet ettikten sonra ben çok yorgun olduğum için pansiyon'a dönmeye karar verdik.

Pansiyona saat 4:00 gibi geldik ve bir uyuduk bir daha uyanmadık. Sabah, McDonald's'ta ufak bir kahvaltıdan sonra tabii ki de bir kitapçıya girip tavaf ettik :)

Hazırlandık ve yola düştük. Üsküp, Büyük İskender havalimanındayız. Keşke havalimanı da ismi gibi büyük olsaydı :). Şirin havalimanında 2 kapı var uçuşlar için.

evet anons yapıldı ve etraf kalabalık, gitmemiz lazım.

Hoşça Kalın !

Makedonya 8.gün (02.07.2010)

Evet sabah kalktık yine bahçede yağmurun altında kahvaltımızı ettikten sonra artık yatay mağaralardan çok sıkıldığım için dün Mekadonlara dikey bir mağara yok mu diyerek organizasyon dışı bir dikey mağara istedik. Bizim Anıl ve Cem'de dikey istiyordu. Neyse, sabah iki tane dolin yaklaşık -50-60 m'lik inişleri olan iki tane mağaranın GPS koordinatlarını ve 1/50.000 coğrafi harita çıktılarını alarak yola çıktık. Arkadan Makedonlarla Anıl ve Cem gelecek ama biraz daha geç bir saatte. Bizim ekip klasik, Sopi ailesi (Adi, Mihaela, Yuanna, Carla, Kosmim), Adina, Ivan ve ben. Programımız önce dikeylere girip ondan sonra Makedonya'nın en büyük ağızlı Peşna mağarasına gitmek. Yola çıktık.

Dolinler, bir dağın yamaçlarında olduğu için tek arabalık asfalt yolda belli bir süre ilerledikten sonra arabayı bırakıp, yürümeye başladık. Eski orman yolundan ilerleyip, yolun iki tarafını "Jungle gibi" kapatan ağaçların (sanırım çoğu odunluk meşelik) arasından geçip tepeye tırmanacağız. Orman yolunda ilerlerken çok güzel çiçekler gördük; hemen hemen her renkte vardı. Yan taraftan üstü çıplak (çimenle kaplı) tepeye çıkabilmek için yol aramaya başladık ama nafile. Ben ufak bir boşluk gördüm ve daldım oradan. Meşe ağaçlarının altında ise dikenli dikensiz bir sürü orman altı bitki örtüsü vardı. Neyse yara yara bir şekilde açık alandan tatlı bir eğimle tırmanışa geçtik, geçtik ama güneşte beynimizde boza pişiriyor sanki. Acayip terleyerek tırmandık tırmandık. Açık arazi dediğimde sizi yanıltmasın bu arada. Dizinize kadar büyüyen otlar arasında ve otların dibinde boşlukta duran kireçtaşları var yani rahatlıkla ayak bileğinizi burkabilir veya kırabilirsiniz. En tepeye çıktık ama imanımızda gevredi işin açığı. Birde gençler susuz kaldığı için onları arkada bırakıp, dolini bulabilmek için ben, Adi ve Ivan haritada ve GPS'in gösterdiği yerlere doğru taramaya başladık. Önce ben elimde hiçbir şey yokken bir indim çıktım tepeleri, dolin yakındır bulurum diye. Olmadı. Geri geldim, GPS ve Haritayı aldım, sonra Ivan'la beraber başladık ilerlemeye. Git git git bir hayli (yaklaşık 600-700 m ine çıka bu arazide) gittikten sonra nihayet bulduk. Bu arada Ivan, Hasköy Bulgaristan'dan mağaracı. O da dikey mağaraya gelmek istiyordu ona da gel dedik. Dolin, bu arada İngilizce bir terim, Türkçesi Obruk. Obruklar genelde dikeyi olan boru gibi inen boşluklar. Bu arada niye Dolin lafını kullanıyorum ki? :)

Tekrar geri geldik ve obruğu bulduğumuzu söyledik. Ekip biraz uflana puflana ilerledi ve obruğun yanına vardık. Hemen Adi ile ipi nasıl döşeriz diye konuşup bir hat belirledik. O sırada Mikaela, Adi'nin eşi, giyindi ve hattı döşemek için ipe girdi. Çok güzeldi ve çok hoşuma gitti. Kızı, kendisi ve eşi mağaracı ve eşi döşeme yapıyor :) Bu arada Mikaela, yemek pişirmesini bilmiyormuş. Valla ben onun yalancısıyım.

Neyse, döşemeye başladı ki, diğer ekip geldi. 2 Makedon'la, Anıl, Cem ve ANÜMAB'tan Alper ve Emre geldiler. İkinci bir hattı döşesek mi döşemesek mi muhabbeti esnasında, Adi eşi'nin yanına inmiş ve boş verin tek hat kalsın oradan herkes insin çıksın dedi ve bir de acayip taş var boşta, taş düşebilir dikkat etmek lazım dedi. Bende o sırada kotun üzerine SRT malzememi giyinmiş "acaba insen mi inmesem mi?" diye kendi kendime düşünürken (çok yorulmuştum git gel obruğu bulana kadar) Adi sende in filan dedi. Arada Mikeal'e dan sonra ANÜMAB'tan Alper ve Emre inişe başladı. İniş'te ilk önce bir saptırma var (kayaya sürtmesin diye ip) sonra bir doğal istasyon sonra bir doğal istasyon daha ve en sonrada bir saptırma daha var ve obruğun dibine iniyorsun. Alper ve Emre iniştelerken, Ivan hazırlandı ve Alper ilk doğal'ı geçtiği için inişe başladı ve başlamasıyla bağırması bir oldu. Koca bir kayayı yerinden oynatmıştı ve kaya direk Alper, Emre ve Mikaela'nın üstüne düştü.

Alper ve Emre Allah'tan kayaya yapışmış ve birisinin bayağı bir yakınından geçmiş, Mikaela'da sanırım tecrübeli olduğu için hemen saklanmış. Büyük bir gürültü ile kaya aşağıya düştü. Ben dahil olmak üzere Adi hemen aşağıya bağırdı. O Romence bağırıyor ben Türkçe. Neyse ki, herkes iyiydi. Koca bir off dedikten sonra Ivan inişe devam etti ama aradan 10 sn geçmedi "Oh my god" diye bir çığlık geldi. Ivan, düşen taşın ipi koparttığını söyledi. Neredeyse....içteki kılıftan 2 tanesi kalmış ve tam desandörün ucundan geçerken gördüğü için heyecanlanıp bağırmış. Adi'ye söyleyince Adi önce bir telaşlandı (kendisi kurtarma da tecrübeli ve Romen Kurtarma Ekibinde yer alıyor). Ben devreye girip dedim dur sakin ol ben zaten giyinikim ben iner hattı değiştiririm dedim. Ivan'a bağırdım çıkması için. Ivan bir şekilde yukarı geldi ama beti benzi atmıştı zavallı'nın. Neyse onu yukarı aldıktan sonra ben 80 m'lik tek bir ipin ucunu aldım ve o sırada hazır olan Anıl'a ben iniyorum hattı söker düzeltirim sonra gençleri aramıza alırız, en son sen gelirsin dedim. Ok'leştikten sonra ben inmeye başladım. Hattı değiştirmeye başladım. İpin koptuğu yere Ivan bir düğüm atmış. Evet gerçekten bende 22 yıllık mağaracılık hayatımda böyle kopan bir ip ne gördüm ne işittim. İpin kopma noktasında bir sürü taşlar vardı ufak bir ayak darbesi ile inebilecek aşağıya. Adi'ye bağırdım. Taşları temizliyorum panik yapmayın diye. Aşağıya da aynı şekilde bağırıp korunaklı bir yere geçmelerini söyledim. Taşları temizledim, aşağıya inmeye devam ettim ve döşemeleri değiştirdim. Birazda ortam sakinleşsin diye ıslık çala çala indim. Neyse en son saptırmadan sonra aşağıya geldim. İlk döşenen hatta 2-3 tane ip vardı. Zedelenen ipi Anıl yukarı çekti, alttakini aşağıya indirdim, Mikaela çantaya soktu ve yukarı çıkarttı. Ben Alper ve Emre biraz muhabbet ettikten sonra artık taşlar temizlendiği için hatta 2-3 kiş aynı anda girebileceğini düşünerek, arkadan Alper ve Emre çıkışa geçti. Ben t şirtle inmiştim. Aşağıdaki soğuk hava iyi geldi :)

Daha sonra Anıl geldi. Gençler ve Ivan korktuğu için inmek istememişler. Daha evvelden Anıl'la anlaştığımız gibi Anıl arkada kalıp bütün hattaki ipi toplayacak. O yüzden bende çıkışa geçtim.

Anıl'da ipi topladıktan sonra, Adi'nin bize ip üstünde dyneema'nın faydalarını anlatan 10 dakikalık sunumundan sonra toplanıp yola çıktık. Artık tekrar tepeye tırmanmadan yandan aynı yükseklikte ilerleyip, aşağı ineceğiz. İneceğiz de ben yoruldum ve dize kadar gelen otların içinde oynak taşlara basmadan ilerlemek resmen beceri isteyen bir iş. Bir iki defa kayıp düşüyordum neredeyse.

Makedonlar önde biz arkada, bizi bir "jungle" a soktular.Aman aman, yolu saptırarak. Her tarafım çizik içinde kaldı. İlerlemesi gerçekten zor bir parkur. Makedon'da wellcome to European Jungle filan deyip duruyor. Sinirlendim.

En nihayet asfaltı bulduk ama perişan haldeyiz susuzluktan. Yanımıza çok az su almışız. Hemen minibüs'e gidip içecek ve yiyecek bir şeyler bulup ağzımıza tıkıştırdık.

Ha, bu arada Adi'nin kızı Yunanna'nın Elif otel'de kalmakla en iyi işi yaptı demesini yazmadan geçemeyeceğim :)

Biraz rahatladıktan sonra Peşna mağarasından çıkan suyun battığı düden'e gittik. Kendimi Karadeniz'de sandım. Boyum kadar kalabakların içinden geçip düden'in ağzından baktık ve geri döndük. Dönüş yolunda çeşme başında mola vermek çok ama çok iyi geldi.

Israrla Peşna'ya gitmekte kararlıyız. Allah'tan yolumuzun üzerinde. Peşna, yaklaşık 40 m'lik büyük ağzı olan ve içinde çöküntü kayaların altında sızan dereli bir mağara. Etkileyici bir görüntüsü var ama gitme zamanı geldi geçiyor bile. Ekip, bol bol foto çektikten sonra arabaya atlayıp geriye döndü.

Bu akşam kampın son günü, Makedonlar yemek ve parti hazırlamış bizim için. İçeri girdiğimizde herkes masalara doluşmuş ve biz perişan halde içeri girdiğimizde Elif bizi buldu. Duş alıp hemen aşağıya indim. masalarımıza oturduk. Deli gibi açız ve masada sadece salata, rakıya ve şaraplar var. Dayanadım yarım bardak şarap içtim. Bu arada bir sürü konuşmalar ve alkışlar gırla gidiyor ama yemek yok ortalıkta. Herkese önüne gelene sertifika verdiler. Balkan foto yarışması sonuçları açıklandı, kazananlar tebrik edildi. Benim artık gözüm dönmüştü ve başladım salatadan yemeye. Nihayet seremoniler bittiğinde yemeği dağıtmaya başladılar, Allahım bu anı bekliyorum ama bu ne? ! yemek buz gibi. Gelen köfte, sosis, tavuk kızartmaları hepsi buz gibi. Bakıyorum kimseden reaksiyon yok. İşte mağaracı ruhu bu galiba. Sorgulama önüne ne geliyorsa ye!. Rahat insanız vesselam. Bizde sorgulamadık ve yedik.

Yemekle beraber canlı müzik başladı ve tabii ki de partide. Ben biraz kendime geldikten sonra bizim Romenleri ve Elif'i dansa kaldırıp dans ettik. Acayip gır gır şamata oldu. 2 saat fila dans edildi. Günün sonuna doğru Türk ekibinden folklorik kıyafetleri giyen 2 bayan arkadaşımızda güzel bir gösteri yaptı. Çok hoşuma gitti. Saatim 12:00'yi gösteriyordu ve perişan haldeydim artık iflas ettim ve yattım.

Çok güzel fotoğraflar var ama daha sonra yükleyeceğim. Çok hızlı bir şekilde havalimanında yazıyorum ve uçağımız kalkacak.

Kampın son günü olduğu için yarın erkenden kalkıp Üsküp'e gideceğiz. Romen arkadaşımıza ne kadar ısrar etsemde otobüs var biz gideriz diye "hayatta olmaz" muhabettinden dolayı beraber dönüyoruz. Ekip ruhu :)

Yarın Üsküp'te Elif'le beraberiz.

Bütün Balkanlarda bilinen bir kelimeyi tekrarlayarak kampı kapatalım. Önümüzdeki yıl kamp, Slovenya'da olacak.

HAYDE !



3 Temmuz 2011 Pazar

Makedonya 7.gün (01.07.2011)

Sabaha her zamanki gibi güzel bir kahvaltı ile başladık ve Memeçek mağarasına gitmek için hazırlandık. Bugünkü program Memeçek ve diğerinin adını bilmediğim mağaraya girip geri dönmek. Her zamanki gibi Mileya, Adi, Yuanna ailesinin WV minibüsleri ile Adina, Vidi, Elif ve ben doluştuk ve yola koyulduk. Geldiğimizde her zamanki gibi kalabalık bir grup vardı. Vidi geçen sene Canan ve Elif'le arabayla buz mağarasına giderken yol boyunca konuşan ve kafa şişiren eski mağaracı.

Makedon rehber eşliğinde Slovenler, biz ve bir grup Makedon yola koyulduk. Maalesef "ahmak ıslatan" şeklinde yağmur yağıyordu. Rehber, mağaradan çıktıktan sonra sol tarafta dernek lokali gibi bir yer var çok güzel bahçesi ve Ihlamur ağacı olan göstererek çay veya kahve içmeye bekliyoruz dedi.

Rehberin söylemesine göre 50 dakika yürümeden (tırmanma dahil) sonra mağaraya geliyoruz. Mağara ufak bir mağaraymış. Yola koyulduk ama acayip ıslandık, birde patikadan yürürken dizlerinize kadar gelen kısımdaki her türlü bitki ayağınıza ıslak ıslak sıvandığı için birde öyle ıslanıyorsun anlayacağınız kaçış yok.

Mağaranın ağzına geldikten sonra baktık ki mağaranın ağzını demir parmaklıkla kapamışlar sadece kapak gibi bir yerden çelik merdivenle döşemişler. İlk iniş çok değil 5 m'lik çelik merdiven inişi. Herkes teker teker giyindikten sonra yavaş yavaş inmeye başladık.

Elif merdiven inişi yaparken




Adina, Carla ve Elif



Mağara ufak bir mağara olmasına rağmen oldukça süslü idi. Şöyle bir dolandıktan sonra merdivende çıkma sırasında bekledik. Bir grup daha mağaraya girdikten sonra biz çıktık ve hava hala kapalıydı. Giyindik ve inmeye başladık gene yağmur yağmaya başladı :(

Hızlı bir şekilde dağdan indik, rehberi filan beklemeden, sonunda bitap bir şekilde derneğin lokaline geldik. Lokalin içinde 10 adet yatak her türlü mağaracılık malzemesi, mutfak ve bilumum başka eşyalar vardı. O anda aklımdan geçti Pınarbaşı'nın bir köyünde bizde böyle bir ev alsak ve lokale mi çevirsek acaba diye?. Güzel olabilir(di).

Hemen ıslakları çıkartıp, eşyaları yaydık ve Allahtan biraz güneş çıktı da kurutabildik. Diğer 2.mağaraya gidemeyecek kadar yorgun olduğumuzda evin dışında gölgede bir köşeye yayılıp muhabbet ettik.



Neyse 1-2 saat kadar fotoğraf çekmek için gidenleri bekledikten ve çayları (ıhlamur çayı ds dahil olmak üzere) da içtikten sonra nihayet geldiler ve minibüse atladık kampa geldik.

Hemen bir duştan sonra, Adina yine bize yemek hazırladı. Bu sefer MAMALİGA yiyiyoruz. Mamaliga Romence mısır irmiğinden biraz daha büyük bir malzeme kaşar ve sosisle karıştırılıp yeniyor. Adian yine eline sağlık gerçekten güzel olmuştu !

Yemekten sonra, Elif'le ben bulaşığa talip olduk ve bulaşıkları yıkadık. Daha sonra otele girip, sunum hazırlıklarına baktıktan sonra sunumlar başladı. İlk sunum Romen Razvan Muti'nin 2-3 tane slideşovlu ve gerçekten güzel fotoğrafları vardı. Arkasından Oana, Hindistan gezisinin bir sunumunu yaptı.

sunumlardan sonra artık dayanamadığımız için yattık !

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Makedonya 6.gün (30.06.2011)

Sabah 2'ye kadar blog yazınca sabah 7:30'da zor kalktık. Erken kalkmamız gerekiyordu çünkü saat 8:30'da mağara gidilecekti. Romen arkadaşlarımız yiyecek alışverişini önceden yaptığı için kahvaltıya otelin çayırında kurulan çadırların oraya gittik. Onlarda uyanmış kahvaltı hazırlama başlamışlardı bile. Günün programı, bugün 3 tane mağara göreceğiz. Dün akşamdan otelde asılan haritalara baktığımda ufak mağaralar olduğunu gördüm.

Kahvaltıdan sonra Elif'i otele park edip :), Polonyalı mağaracıların minibüsüyle ben, adina, sacha ve oana mağaraya gittik. Roxana ve Ovi ise daha geç kalkıp başka yerlere gittiler. Sonradan öğrendiğime göre, bu bölgedeki karstik yapı dolomitik ve mermer olduğu için çok fazla uzuna veya derine giden bir mağara yok.

Neyse arabalarla sıra halinde herhalde 30'a yakın mağaracı aynı program içinde arka arkaya gidiyoruz. Yaklaşık 20 dk araba sürdükten sonra, nihayet ufak bir köye geldik ve hazırlanmaya başladık.

Foto: Adina Florescu, İlk Makedon mağarasına gitmeye hazırlanırken

Biraz kalabalıktı


Hem de feci kalabalıktı
İlk mağarayı rehber bulamadı ve inanmayacaksınız ama ben buldum :) Durduğum yerin 6-7 metre aşağısındaydı. Herkesi söyledikten sonra mağaranın başına geldik. Petar Beron'la hemen mağaranın içine girip orada üstümüze değişmeye başladık çünkü acayip sıcaktı. Adama hayranım. 70 yaşında neredeyse hala mağaralara girip santim santim böcek arıyor. Bu arada kamp yerinde kendisiyle konuştum, yakında küre milli parkında topladığımız numunelerin sonuçları yayınlanacakmış. 3 yeni tür ve cins :).

İçeride giyindikten sonra sırılsıklam terlediğim ve kalabalık olduğundan bizim ekibi bekledim hem soğuyayım hem de beraber girelim diye. Girdiğimiz mağara travers yani bir tarafından girip öbür tarafından çıkabileceğin bir kaç yeri sürünmeli ama süslü bir mağaraydı. Uzunluğu yaklaşık 200 m civarındaydı. Bir iki fotoğraf çektikten sonra çıktık ve diğer mağaraya gitmek üzere indik. Mağaramızın adı GORNA STALINSKA idi.







İkinci mağara Allah'tan yakındı ama yine de üstümüzdeki mağara tulumlarıyla 10 dakika yolda yürüyüp, 10 dakika'da tırmanınca, zaten ter boşanıyordu iyice terledik. Bu mağara da ufak bir mağara. Giriş yatay, biraz ilerledikten sonra dar bir yerden geçip ilerledikten sonra alçak sürünme yaparak 10 m'lik bir ip inişinin başına geliyorsun. Bu sefer Sacha ile beraberim. Sıcaktan Oana ve Adina'yı bekleyemedik. Bu mağara hem çamurlu, hem guanolu (yarasa dışkısı) hem de çok güzel oluşumluydu. Makedonlar dübeli travertene çakmışlar ve diğer istasyondan gelen ipin boşluğunu 1 m filan bırakmışlar. Hemen dayanamadım, düğümü çözüp boşluğunu aldım ve indim. Arkamdan Sacha geldi. Aşağılara indik ve bir iki foto çektikten sonra yaklaşık 45 dk filan bekledik dışarı çıkabilmek için, habire mağaracı akıyordu ipten.

Sacha aşağıya inerken...


Dışarı çıktığımızda fark ettik ki, Adina ve Oana girmemişler. Mağaradan çıkıp hemen üstümüzü soyunabileceğimiz ev gibi bir yere geldik. Ahmet Sücüllü ile konuştuktan sonra 3.mağaraya gitmeyecek kadar tembelleştik. Bu arada ev dediğimiz yer meğersem Makedon mağara derneğinin eviymiş. Neyse güzelce orada  giyindikten sonra bizim HÜMAK'lı arkadaşlarla konuştuk. Yaklaşık 1 saat sonra Adina ve Oana geldi. Meğersem gitmeye üşendiğimiz mağara Makedonya'nın en güzel oluşumlarının olduğu mağaraymış. Neyse kısmetse bir daha ki sefere.

Döndükten sonra güzel bir duş ve hemen yemek yapmaya başladık. Bugünün yemeği makarna ve Romenlerin getirdiği hazır et karışımı yemek ve sosuydu. Fena değildi, eline sağlık Adina!

Akşam 9:00 gibi Makedon mağaracılar (aynı zamanda organizatörler) sunumlar olacak dediler. Bizde beklemeye başladık. Bu arada Balkan Fotoğraf yarışmasına katılan fotoğrafların sergisi açıldı. Güzel fotoğraflar vardı. Saat 9:30 oldu halan bir hareket yok. Slote'yle konuştuk dedi iptal oldu. Yok ya diyerek ben itiraz ettim ve biraz zorlamayla perde ve ses düzeni geldi. Önce ben Dağlı Kuylucu, Süha'nın 5 dakikalık videosunu gösterdim, ardından 5 dk'lık Düdenyayla kış ekspedisyonunu gösterdim. Oana ise LAOS etkinliğinin sunumunu yaptıktan sonra benim biraz gaz vermemle HÜMAK'lılar internet bağlantısıyla kendi sunumlarını yaptılar. En son 20 dk Düdenyayla videosunu seyrettikten sonra günü sonlandırmaya karar verdik.
Foto: Roxana, Üsküpte bir heykel, gün sonundaki halimi andırıyordu ve güzel bir foto, arada kaynasın istemedim :)

Yorulduk, mağaralar açıkçası beni çok açmadı ama idare etti.

Yazan Elif Usuloğlu (aşağısı)

Sabah uyanıp giyindikten sonra bahçedeki Romen arkadaşlarımızla buluştuk.Adina,Sacha ve Roxanne sağ olsun kahvaltıyı hazırlamışlardı.Onlar hemen hızlıca yiyip bir mağaraya girmek için hazırlandılar.Bende bütün günümü hotel de geçirdim.Onun için anlatacağım pek şey yok.Babamlar geldikten sonra Adina bize soslu makarna hazırladı.ELİNE SAĞLIK ADİNA:):)Akşam sunumlar olacaktı ama bazı kişiler gelmediği için olmadı.Sonunda babamın ısrarıyla ses sistemini getirdiler.Babam bir kaç tane video gösterdi.Oanna'da bir sunum yaptı.Ben bayağ yorgun olduğum için sunumlardan sonra yatmaya gittim.Akşam Türkler PARTİ vermiş sabaha kadar haberim olmadı.Yarın bir mağaraya gidiyoruz:)

1 Temmuz 2011 Cuma

Makedonya 5.gün (29.06.2011)

Sabah Tikveş gölünün kenarında kamp attığımız yerde uyandık.Güne sabah kahvaltısı ,kahve ve kimlerin göle gireceği konusunda konuşma ile başladı.Oradan bir kaç saatlik yoldan sonra bizim Ohrid yoluna düştük. Dağlarda fotoğraf çektikten sonra inip aşağıdaki küçük köyde durduk. 10 euro'ya pazarlık yapıp, 2 gündür yıkanmadığımız için sırf yıkanabilmek ve göle girdikten sonra temizlenebilmek için oda tuttuk. Hemen giyinip göle girdik. Ender, Oanna, Adina göle girdi, diğerleri seyretti.
Foto: Roxana Soreata; Tikveş gölü kenarındaki kamp yerimiz

Foto: Roxana Soreata; Nereye gideceğiz stresi !

Foto: Roxana Soreata; Sonunda beni dinleyip daha evvel gittiğimiz yoldan gidiyoruz. Göl kenarında dinlenirken

Foto: Roxana Soreata; Tikveş gölü, yüzülmeyecek kadar yeşil maddelerle dolu içi

Göle girmeden evvel restaurant yanından geçerken acayip güzel balık koktu ve herkes gölden çıktıktan sonra balık yemek istedi. Güzelce paklanıp, restaurantın yolunu tuttuk. 7 kişi için 2,6 kg'luluk alabalık (Trout; sanırım  alabalıktı) ısmarladık. Gelen salatalar ve acayip keskin sarımsaklı yağları sürüp sürüp yemeye başladık. Tabii ki balık geldiğinde bizde yiyecek yer kalmamıştı ama yine de kıtlıktan çıkmış gibi balığı da mideye indirdik. Güzelce yedikten sonra arabalara binip yolumuzun üzerindeki  'Bay of Bones' müzesine birde Romen arkadaşlarımız görsün diye durduk.

Foto: Roxana Roseata, Ohrid gölünde küçük köyün plajı
Foto: Roxana Roseata, Ben, Oana Adina yüzerken.


Foto: Roxana Roseata, siz hiç wetsuit giymiş balina gördünüz mü? 

Foto: Roxana Roseata, sonunda balina sahile vurdu..:))


Fotolar: Roxana Roseata, balığa hucüme ederken.


Görmediğimiz Romalı garnizonun yerini de gördükten sonra tekrar yola koyulup akşam saat 8:00'de Ohrid'e geldik. 1-1,5 saat sonra buluşmak üzere dağıldık. Elif'le beraber kafeye oturup bloga yazı yazdık. Daha sonra akşam 10.15 gibi yola koyulduk, kampa gelebilmek için.

Foto: Roxana Roseata, Ekip Ohrid'de.
Bir kere yolda yanıldıktan sonra kampa gelebildik saat 12:00'yi gösteriyordu ve maaşallah bütün Türk mağaracıların keyifleri yerinde, kafalar tütsülü :), herkes bir o yana bir bu yana kıvıra kıvıra dans ediyorlardı. Daha sonra öğrendik ki, 30'un üzerinde Türk mağaracı varmış. Maşallah. Türkiye'de bir geziye toplamaya kalksan, bu kadar adam toplanmaz bir araya.

Bugünlük bu kadar, bugün daha çok Adina, Roksana fotoğraf çektiği için fotoğraf elimizde yok. İnşallah yarına..




Yazan: Ender & Elif

30 Haziran 2011 Perşembe

Makedonya 4.gün (28.06.2011)

Yazan: Elif Usuloğlu
Size Sasha'nın anısını anlatacağım demiştim.Sasha 15 yıldır mağaracılık yapıyormuş.Bir mağarada 2 tane boltu çakarken çaktığı kaya bloğu kopmuş ve üstüne gelmiş 10-15 metre düşmüş.Kalçası birkaç yerinden kırılmış.Bir kaç ameliyat  ve 2 yıldan sonra düzelmiş.Ve bugün HALA mağaraya giriyor. Bana göre bu İNANILMAZ!!!Sasha ve Oanna ile ben aynı çadırda kaldık sabah dün akşamdan geldiğimiz Stone Dolls'un orada uyandık.Babam geçen akşam kahramanlık yapıp dışarıda yatmak istedi ama yağmur geleceğinden korktuğu için Ovi'nin çadırına kaçtı.Neyse sabah uyandığımızda kahvaltımızı ettikten sonra yola koyulduk.İlk önce gittiğimiz yer şelalelerdi. Şelaleler dünyanın en harika manzaralarından biri. Ben ve babam şelalelenin üstüne tırmanmaya başladık, arkalara doğru gittik sonunda yorulduğumuz için geri gittik.İkinci şelale ters bir yerde olduğu için onu boş verdik.
video


video


Strumica'da ki kiliseyi görmeye gittik.Kiliseden çıktıktan sonra yoldan ağaçlık bir alan gördük ve orada öğlen yemeğimizi yemek için durduk.



Yemek yerken babam bir tane tencere bulup içine su koyarak diğer ağacın altına koydu.Arada bir su kaynadı mı diye bakmak için gidip geldi.Geri dönerken pikniğimizi yaptığımız ağacın gövdesini tutarak sallamaya başladı.Biz de meyve falan düşer diye bakıyoruz onun yerine ağaçtan tırnağım kadar YEŞİL BÖCEKLER düştü.Neyse ki benim başıma düşmedi ama Romanyalı Roxanne'in her yerine böcek düştü.




Çabucak yemeğimizi yedikten sonra Tikveşli gölün oradaki manastıra gitmeye çalıştık saatler boyunca yoldaydık.Sonunda öğrendik ki manastıra sadece yürüyerek, bisikletle ya da motosikletle gidiliyormuş. Bu yüzden de Tikveş gölünün orada bir yere çadır attık.Yani attılar, ben Oanna'larla kalıyordum ama babam yine kahramanlık yapmak istedi bu yüzden dışarıda şişme bir yatakta yattı.Ona Oanna'da katıldı.Saat 0:00 bizim çadır sağ sola sallanıyordu. Birkaç dakika sonra Oanna bizim çadıra geldi. Babam bizim çadırın köşelerini taşla düzeltti ve Ovi'nin çadırına koştu.Yarın ki planımız Ohrid'e gitmek orada dolaşmak sonrada kampa varmak.Şu anlık görüşürüz.

Yazan Ender: Ender'e pek bir laf kalmadığı ve çok geç olduğu için sadece resim ve video yükleme yaptı :)

29 Haziran 2011 Çarşamba

Makedonya 3.gün (27.06.2011)


Evet, uzun bir aradan sonra tekrar yazma şansını elde ettik. Şu anda Ohrid'deyiz. 3.günümüzde de Ohrid'deydik. Sabah erkenden kalktıktan sonra nefis bir omlet ve kahve eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra, ayrılmadan önce hemen görmek istediğimiz bir kaç yeri görmek için hızlı bir arnavut kaldırımlı yoldan kaleye doğru çıkmaya başladık. Önümüze ilk gelen sol tarafta bir roma dönemi amfi tiyatro idi. Şehrin içinde :). Bu yoldan yukarı çıkarken kendimi Safranbolu'daymış gibi hissediyorum. Evler tamamen Türk izleri taşıyor. Amfi tiyatroya baktıktan sonra Maria Magdelana kilisesine gittik. Ufak şirin ve bakımlı bir kiliseydi. Burada Türk turist kafilesiyle karşılaştık. Bir iki freskleri çabucak inceledikten sonra soluğu, Balkanlarda ki ilk üniversite'nin kalıntılarında aldık. Bu üniversitede Kril alfabesini icat etmişler /bulmuşlar. Tepenin üstünde kalenin hemen yanında ormanlık bir arazinin dibinde güzel bir yerdi. O zamanlar laiklik diye bir kavram olmadığı için üniversitenin içindeki kiliseye de hızlıca baktık. Kale ilk makedonya kralının kalesi, bayağı bir yenilenmeden geçmiş. Şehrin hakim tepesinde olduğu için manzarayı içimize sindirip bir iki foto çektikten sonra hızlıca otele geldik ve yola koyulduk.


Allah aşkına Safranbolu'ya benzemiyor mu? :)
Ohrid'den Üsküp'e Romen mağaracı arkadaşlarımızla buluşmaya gidiyoruz ama önce Tetovo (Kalkandelen) 'da duracağız çünkü kitapta Bektaşi Tekke'sinin varlığını okudum. Mutlaka görmem lazım. Bir de dışı boyalı ve süslü cami varmış onu da görelim dedim.

Bu arada Ohrid konusunda son not: Evler gittilçe çok bakımlı , bahçeli ve gerçekten sevgi katarak meyve ağaçları ve çiçekler yetiştiriyorlar..Çok ama çok bayıldım.

Bir evin bahçesi. Hemen hemen hepsi böyle özentili..

Tetovo Kalkandelen ismini Osmanlılar yani biz koymuşuz. İsmi yerli ustaların kılıçları çok iyi yapmaları ve kuvvetli olduğu için çeliği, kalkan deliyormuş bizde bu ustaları onurlandırmak için "Kalkandelen" demişiz, Tetovo'ya. Valla 100-120 km hızla gittiğimizde 1-1,5 saat içinde oradaydık. Arada Oanna ile SMS'leşiyoruz geldiniz mi nerdeseniz gibilerinden?"..

Tetovo'ya girdiğimizde il göze çarpan bir sürü tük ismi, markaları ve lokantaları. Tetovo'nın çoğunluğunu Arnavut azınlık oluşturuyor. Makedonların da nur topu gibi Arnavut azınlık partisi var. Arnavut bayrağı görebiliyorsunuz bir çok yerde.

Yolumuzun üstünde ana cadde de süslü camiyi görüyoruz. Hemen bir yere park edip durduktan sonra içine giriyoruz (avluya). Evet ilginç bir cami ama bilgi alacak insan yok, bir iki kişi caminin dışında namaz kılıyordu. Bizde fotomuzu çekip, Bektaşi tekkesini aramaya koyulduk.



Yolda giderken, Elif'e Alevi-Bektaşiliği anlatmaya çalışıyorum. Neyse kapısına geldik. Dikkatimi çeken şey; Türk , Arnavut, Suudi (?) ve Bektaşi (yeşil zemin üzerine 12 köşeli yıldız) bayraklarının asılı olmasıydı. Bu makedonya'da uzun zamandan sonra açılan ilk Bektaşi Tekkesi ve müslümanları birbirine oynayarak içerde camii de açmışlar. Önce bahçede gezindikten sonra ilk önce dışardan güzel gözüken bir binaya girerken Arnavut müslüman bir adam selamladı bizi. Türk olduğumuzu duyunca, bir poh poh bir poh poh..Neyse cami olduğunu anladık. Adam hemen Bektaşileri kötüledi geri zekalı herif. Yerler içerler, namaz kılmazlar falan filan. İşte bu yüzden müslümanlar ve ülkeleri belini doğrultamıyor. Sana ne lan adamın nasıl Allah'a ulaştığından dedim içimden ve gülümseyerek dinledim nezaket uğruna. Yalandan bir dua ettik çıktık. Sonra Tekke'ye girdik. Tapuları yok etmek için 6 ay evvel birileri kundaklamış. Yeniden yapıyorlardı. Gene Türkçe konuşan Arnavut bir genç karşıladı bizi. Dedi; "Baba içerde, buyrun gelir, oturun dedi". Bizde ayakkabılarımızı çıkardık tam beklemeye başlarken çok sempatik bir adam geldi. Hoşgeldiniz'den sonra akıcı, hızlı bir Türkçe ile konuşmaya başladı bizle. Biraz kendimden ve kızımdan bahsettim. Bize Alevi-Bektaşiliği ve bu tekke'nin tarihçesini başından geçenleri anlattı. Çok muhabbet bir baba idi. Oğlum ALİ'ye özellikle selam söyledi :).

Kitaplardan birinde Peygamberin çizilmiş resmini gösterdi uzun muhabbetin arasında. Yemeğe buyur etti. Bizde mağara kampına geldiğimizden ve yola çıkmalıyız dan dem vurduk. Bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Daah sonra Erenler meydanını gezdik ve yola çıktık.



Yola çıktıktan yarım saat sonra Üsküp'teydik. Bayağı geniş bir bulvar caddeden merkeze doğru yol aldık. Merkez inşaat halinde. Tam merkezi Aleksandır'ın atlı heykelini dikiyorlar. Bu heykel Yunanistan'la aralarında sorun olmuş.



SMS'leşmelerden sonra bir anda birileri arkadan bizi selamladı ve sarmaş dolaş olduk, Oana ve Adina ile. Ekibin geri kalanı ile tanıştık; Saşa, Roksan ve Ovi ile. 2 araba gelmişler. Benim kiraladığım arabayı bırakmam lazım, ufak bir atıştırmadan ve onları arabaları ile kaybedip tekrar bulduktan sonra nihayet arabayı bırakabildim. Diğer arabaya transfer olduktan sonra Adina'nın şöförlüğünde yola koyulduk. Adina'nın çalıştığı ve görmek istediği yerleri göreceğiz. Üsküp'ten yola çıktık ve ilk durağımız dünya'nın en eski gökyüzü gözlemevi gibi kullanılan bir kayalık'ta bulduk kendimizi.







Bu gözlemevi NASA tarafından onaylanmış. Neyse, buradan, "Stone Dolls" diye bir yere gideceğiz ama hava kararmaya başladı ve yol nispeten uzun. Devam ettik. Hava tam kararmaya başladı ve biz oradaydık. Neyse piknik alanı vardı ve kamp atmaya karar verdik. Ben tembelliğimden bri geceliğine çadır atmak istemedim, tahta bankların üzerinde uyuyalım dedim ELif'e. Elif, gözleri yaşlı annesiyle konuşmak istedi acaba neden? Neyse, dedim sen Oana'ların çadırında kal. Hemen morali yerine geldi. Yıldızlar çok güzel ve ben ısrar ediyorum dışarda yatmaya ama köpekler filan havlamaya başlayınca, dedim bu akşamlık kahraman olmayayım ve Ovi sağolsun çadırın da yer varmış bende oraya sığındım. İyi ki. Akşam yağmur yağdı :)

Yazan Elif Usuloğlu (aşağısı)


Sabah Villa Dea!da uyanıp sabaha bir omlet yiyerek başladık ben menüde pancake görünce onu da ısmarladım.Pancake geldiğinde ağazım açıkı kaldı üstünde fıstık serpilmiş içinde çikolata,nutella,bal ve muz vardı.Yedikten sonra içime bir enerji doldu ve sabah babamın gezmek istediği yerleri gezmeye gittik.İlk önce Roma döneminden kalmış amfi tiyatro çıktı.Sonra bir tane kiliseye girdik.Şirindi,şans eseri bir Türk grubuyla karşılaştık.Biraz yukarı çıktıktan sonra çoooooooooooooooooooooooook eski bir üniversitesinin kalıntılarını gördük oradan daha yukarıya yürüyünce kaleye vardık.Kaleden çook güzel manzara vardı.Fotoğraf koyamıyorum çünkü babam istediğim fotoğrafı koymuş:(.Kaleye doğru yürürken evlere baktım.Evler çiçekler yüzünden gözükmüyordu ama bir ev vardı.Evin bahçesinde eski bir atlı araba onun üstünde yanlarında pembe, mor,beyaz her renk vardı.:)Keşke bizim bahçede böyle olsaydı.
Üsküp'e Oanna ve arkadaşlarıyla buluşmaya giderken babamın isteği üzerine Tetovo(Kalkandelen)'e gittik.Orada bir süslü camiyi dolaştık oradan babam Bektaşi tekkesini aramaya koyuldu.Orada babam bana Aleviilik konusu anlattı,o kadar uzunduki kısaltmak gerekirse Aleviiler dualarını Türkçe okuyormuş...
Kısa kesmek zorundayım çünkü babam başımda 'hadi hızlı,hızlı ol' diyor.Diğer yanımda Oanna interneti kullanmak için bekliyor.Kampa vardığımızda internet bulabilirsem size Sasha'nın anısını anlattcam.O zamana kadar görüşürüz.:)

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg