17 Aralık 2010 Cuma

AYIŞIĞI ALTINDA BİR UÇURUMDAN ÇIKMAK

“Gökhannnn”, “efendimmm”, “ricam biraz daha ortaya git”, “tamam abi”. Bir devasa çukurun içinde yaklaşık en ufak kayanın 50 cm olduğu bir yerde 60 derecelik bir çarşaktan yukarıya doğru çıkarak ölçüm almaya çalışıyoruz. Amacımız içinde bulunduğumuz Kayaağıl Obruğunun düzgün bir ölçümünü almak… İçinde yetişkin 30-40 m boyunda çam ağaçlarının olduğu, devasa kayaların ve her iki tarafa doğruda oldukça eğimli çarşaklardan oluşan nefes kesen bir obruk. Google Earth’de sanki büyük bir fare, peynirden büyük bir lokma almış gibi duruyor. Dağda koca bir ısırık.

Bulutlar toplanmaya başladı ve şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor. Önce takmıyorum çünkü uzaklarda. Sonra yavaş yavaş üzerimize doğru geliyor. Hafiften yağmur çiselemeye başladı. Hafif içim ürperiyor ama bu soğuk yağmur damlalarından mı (kasım ayındayız) yoksa şimşeklerden mi tırstım bilemiyorum? Sanırım ikisi de. Üzerimizde bir sürü metal aletlerin olması tabii ki tırsma oranını arttırıyor. “Hay ben böyle işin…” deyip biraz daha ölçüm yapmak istiyorum, inatçıyım ve bu muhteşem obruğun hak ettiği ölçümü almak istiyorum. 2 istasyon daha ama damlalar hem irileşiyor hem de sıklaşıyor. Tepemizde bir “Şırak !” sesi ve aydınlanma. Artık bende pes ediyorum ve “ Gökhan, bırak gidiyoruz” diyorum. Gidiyoruz ama nereye yaklaşık 100 m obruğun içindeyiz tabii ki sığınacak bir yere. “Şırak! Şırak!” aydınlanmalar, “hay ben böyle havanın…hay ben böyle şansın…” Şeklinde ağaçların orada buluna büyük bir kaya var hemen yanına vardık. Artık iyiden iyiye ıslanmaya başlamıştık. Hemen tit setlerini çıkardık kafamızın tepesinden bir yıldırım daha. Bu bayağı yakındı. Hemen kayanın altına siniyoruz. Tit setlerini de kayanın en ücra köşesine sıkıştırıyoruz adeta. Kayayı tarif etmem lazım. Yaklaşık 1,5 m yüksekliğinde, 4 m genişliğinde ve hafifçe yokuşumsu bir yerde duruyor ve kayanın üst ucu hafifçe öne doğru çıkık vaziyette. Gökhan kayanın altında üst tarafta bende hemen gökhanın bittiği yerden kayanın sonuna kadar ki yeri kaplıyorum. Yağmur sıkı yağıyor. Yavaş yavaş kayanın üstünden perde halinde damlalar aşağıya iniyor ve parça parça beni ıslatmaya başlıyor. Bu arada havadan sudan konuşuyoruz, “acaba Ceyhun ve Sinan merak eder mi? “ “yok ya fazla endişelenmemişlerdir, yağmur yağdığı için gecikeceğimizi anlamışlardır”… “1001, 1002, 1003…” “hayırdır Gökhan? “, “gökgürültüsünü sayıyorum abi, sanırım uzaklaşmaya başladı fırtına”.

Halimiz enteresan yani. Bir ara düşünüyorum “ya bu kaya bu kadar yağmurdan sonra öne doğru kaysa” “siktir, ayakla ezilmiş hamamböceğinden beter oluruz”, “sadece çıt sesi çıkar herhalde”… Kafamdan bu düşünceyi dağıtmaya çalışıyorum. Yaklaşık 20 dakikadır kayanın altındayız. Pantalonum ıslanmaya başladı, Allahtan üzerimde polarım var ben fena değilim ama Gökhan t shirt’le duruyor. “iyi misin Gökhan? Poları vereyim mi? İyiyim abi daha üşümedim..ok..” Yağmur hafiften gene ahmak ıslatana döndü. Bende fırsat bu fırsat Gökhan çıkalım yoksa bu fırtınanın ve yağmurun geçmesini beklersek burada kalırız dedim. Hemen kayanın yanında tit setlerini giydik, karanlıkta, dik bir çarşakta tırmanmaya başladık.

Neyse Allahtan ışıklarımız var ve ipi bulduk. 60 m ip tırmanışı bizi bekliyor. Önden Gökhan başladı çıkmaya. Yağmur durmuş ve bulutlar yavaş yavaş aralanmaya başlamıştı. İpte çıkarken birde fark ettim ki ortalık gündüz gibi aydınlamaya başladı. “gökhann!, efendim abi? Işığını kapat, ışıksız çık, kampa giderken ışık lazım olacak, tasarruf yapalım…okkk!”.  Gökhan hemen hemen obruğun tepesine varmıştı. Bende 30 m’ler de bir yerdeyim ve bulutlar tamamen açıldı ve tabak gibi bir dolunay çıktı.

Obruğun her tarafı aydınlanmış, gündüz gibiydi ve ben ipte nefes kesen bir manzarada çıkıyordum. Tek kelimeyle muhteşem bir manzaraydı!

Olan oldu ve ben uludum. İçimden ulumak geldi. “Aaauuuuuuuuu!!!”. Dolunayda 200 metreye 400 metre dev bir obruğun içinden çıkarken ben artık çığlık çığlığa zevkten dört köşe olmuş bağırıyordum.
Gökhan çokta fazla ses çıkarmadan manzaranın tadını çıkartıyordu sanırım ben gelirken. Çoşkumu paylaştıktan sonra malzemeleri topladık ve obruğun oradaki en yüksek eşiğinden geldiğimiz köye doğru bakmaya başladık. Bulutlar artık gene kapamıştı ve çok yakında gökte bir karanlık gök gürültüleri ve şimşeklerle üzerimize doğru gelmeye başlamıştı. Sanki Zeus’u veya gök tanrısını kızdırmıştık. Her yer kapkaranlık. Cep telefonundan ulaşmaya çalışıyoruz ama bir türlü beceremedik. Karanlıkta durmuş Gökhan’a rotamızı anlatıyorum. “Gökhan bak biz sol taraftan geldik, şu hayal meyal önümüzdeki vadiyi görüyor musun bak şurada kavis yapıyor, hah işte o yerin sağ tarafından geleceğiz. Çoban esas yolun sağ tarafta olduğunuz söylüyordu, patikayı bulursak, hani gelirken dinlendiğimiz düzlük bir yer var ya aha şu kavisin sağ tarafında oraya geldiğimizde köy sağ tarafta vadinin sonunda yer alıyor. Vadinin yine sağ tarafından indik mi köye varırız, ok mi?” Zavallı Gökhan ne desin, sen bilirsin abi demekten başka”. Bir an hayal edin, karanlıkta taa ilerlerde bir köyün ışıkları var ve vadinin sol ve sağ tarafı karanlıkta hafif kavis yapmış ve ben ellerimi sağa sola sallayarak karanlıklara doğru daha doğrusu gelen fırtınaya doğru tarif ediyorum.

İnmeye başladık ve sağdan ilerlemeye başladık. Yürüyoruz yürüyoruz. Yağmur başladı gene. “Ohh be, patikayı bulduk”. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir patikaya vurduk. Takip etmeye başladık hemen, inmeye devam ediyoruz. İn baba in. Yaklaşık 15-20 dakika daha geçti, acaba doğru yolda mıyız? Bir ara yüksekçe bir yere çıkıp gene vadiye doğru bakıyorum. Bir şey görenin alnını öperim. Yağmur bir taraftan karanlık bir taraftan… Ama içimden bir seste devam diyor. Bende devam ediyorum. Ahh! Dinlendiğimiz yere benzeyen bir düzlüğe geldik. Heyecanla “bak Gökhan burası dinlendiğimiz yer diyorum, şurayı aşarsak köyü görürüz”. 10 dakika sonra köyü gördük. Acayip sevindim. Gene karşımızda bir vadi var. Bizim gene sağdan gitmemiz lazım diyerek önümüzdeki patikayı takip ediyoruz. Bu arada yağmur şiddetlenmiş durumda. Polarım sırılsıklam, donum henüz ıslanmadı, goratex dağcılık botlarımda henüz ıslanmadı ama eli kulağında. Bir şekilde biz patikadan sapıp vadinin tam ortasından ve dibinden inmeye başladık. Ağaçlar burada maki orman şeklinde 2-3 m boyunda. Hemen hemen her tarafım çizik içinde kalıyor. “Şırak, şırak, bum, güm..” “hey allahım, nedir garezin ya?”. İnanılmaz bir yağmur yağıyor artık her şeyim ıslak. Botlarımın içi cıvık cıvık oldu. Bu bir şey değil ama ağaçlardan kurtulamıyoruz bir türlü, inanılmaz zorluyor bizi. “Lan nerde bu köyün ışıkları, sıçtığımının nereye gitti!” giderek öfkesi artan ve siniri bozulan bir Ender var artık. Köye 5 kaldı ama biz bittik. Artık küfrede küfre de ilerliyorum yok ya bu ağaçlarında bize garezi var buna kanaat getirdim artık. Ohh! Arabanın flaşörlerini gördük. Neyse..ama…yaklaşamıyoruz bir türlü. Ya sabır ya sabır, saat 8:30-9:00 oldu ve yağmur tüm dünyada toplanan nem mübarek sadece bizim tepemize yağıyor.

Nihayet düzlük bir alana geldik..ohh be. Arabaya vardık, çadır var ama kimse yok. Hayda acaba nerdeler? Yağmur ısrarla yağmaya devam ediyor bardaktan boşanırcasına. Aranıyoruz köyün içinde bir oraya bir buraya gidiyoruz. Yok yok yukarıdaki sabrımı deniyor. Neyse, Ceyhun’la Sinan’ı köyün misafirhanesinde bulduk. Hemen kuruları giyip yemek yedik sıcak bir şeyler içtik. Moraller yerine geldi. Uyku tulumun girdim, sıcak sıcak uyuyacağım ama uyuyamıyorum. O kadar yorgunum ki uyuyamıyorum. İşe bak. Yarım saat bir saat sonra uykum gelmeye başladı ve tatlı rüyalara gömüldüm.

Bir günde, gelirken çobanın sayesinde en gelinmeyecek yerden geldik zorlandık sonra muhteşem obruğu gördük. 60 m’den ayaklarımı sallandırdım ve yemek yedim bir kıçlık yerde, fotoğraf çektim. İndik güzeldi çıkarken muhteşemdi. Gelirken, dönerken cehennem azabıydı. Sonu çok iyiydi.

Bir günde ancak bu kadar zıtlıklar yaşanabilirdi. O günü hiç unutamayacağım.

1 yorum:

  1. Güzel bir anı
    Zor koşullar
    Yorucu bir gün
    Güzel bir uyku ...

    YanıtlaSil

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg