23 Eylül 2014 Salı

MAĞARACILIKTA RİSK ALGISI

Derneğimizdeki eğitimlerden bir tanesi Metin Albukrek arkadaşımız tarafından verilen mağaradaki riskler ve bu riskleri kazaya veya kazaya ramak kalma durumlarına dönüştürmemek için biraz bilinçlenme eğitimidir. Mağaradaki risklerin yanısıra birde bu risklerin algılanması vardır. ASPEG'in mağarada sele yakalandığı Ayvaini macerası ve üzerine Sanctum filminde abartılmış sahneleri seyrettikten sonra ister istemez, mağaracılıktaki risk algılaması aklıma geldi. Şöyle bir geriye gidince eskilerin bize "aman ya manyak mısın oraya gidilir mi" dedikleri yerleri hatırlıyorum da, yaşımızı ve mağaracılığımız ilerledikçe risk algısının nasıl değiştiğini çok rahat ve net görebiliyorum.

1990'lı yıllarda BÜMAK odasında dolapların birinin kapağı üzerindeki Sorkun haritasına bakıyorum. Ana galeri -200 m'lere kadar inerken yan kola inen devasa baca ve soru işareti, "bu nereye gidiyor" düşüncemi gıdıklıyordu. Harita 1982 yılında çizilmişti. Ben, bizden deneyimli arkadaşlarımıza sorduğumda, "manyak mısın, Sorgun'a feci su giriyor, korkunç, şöyle olur böyle olur". Beni bilen bilir, aklıma birşey takıldı mı, en azından zaman içinde fırsat yaratabilirsem denemek için RİSKİ göze alırım. ASPEG'in Küre milli parkı projesi kapsamında, Sorkun'un yan koluna girdik, araştırdık, dibini bulduk ve haritasını çizdik. Hiçte korkunç değildi. Daha sonra sıra ana kolun araştırmasına geldi sıra. Korku dağları bizi bekliyordu (psikolojik set kondu bir kere) ama itiraf ediyorum, ana kolun araştırması, içine su girerken, yan kolun araştırmasından daha kolay geldi.

Gene 1990'lı yıllar gene BÜMAK odasında oturuyorum ve Düdenyayla'ya kışın gidelim diye bir fikir atıyorum. Herkes bana "aklından zorun mu var?" gibilerinden bakışlar alıyorum. Neyse onu da hallettik, 2011 kışında nasip oldu gitmek. Mağaraya girmeyi denedik ama olmadı (3 gün üst üste güneş çıkınca bütün kar eridi ve mağaraya girmeye başladı) risk almadık ilerlemek için ama geziyi yaptık.

Mesela bir Pınargözü mağarası var ortada. Türkiye'de çok az Türk mağaracının belli bir yere kadar gittiği ve ne hikmetse devamı Türkler tarafından araştırılmayan mağara. Türkiye'nin en zor mağaralarından biri, içeride İngiliz mağaracı öldü (yıl 1970'ler). Şu anda bir Tük mağaracı koordinasyonunda Romen mağaracılar araştırıyor. Gerçekten zor bir mağara, 5 derece su da, wetsuitlerle ve dalışlarla geçen ve yukarı tırmandığın bir mağara. Evet gerçekten zor ama hem teknoloji değişti hem de mağaracılık anlayışı değişti hem de artık hevesli ve istekli mağaracılar var riski (hesaplayarak ve olabildiğince asgariye indirerek) almak isteyen. Bence Romen arkadaşlarımızın bıraktığı yerden biz bayrağı ele almalıyız.


Yine bir başka risk algısı ve ona karşı önlem alma yöntemi, mağaraya ekip giriyorsa, yukarıda kampta ne olur ne olmaz diye adam bırakmak. Kaza olursa, dışarıda kalan mağaracı, yardım çağırsın diye özetleyebileceğim bir konu. Bu yöntem kalabalık ekiplerde sorun çıkarmıyor ne de olsa herkes aynı anda mağaraya girmediği için illa ki birileri kampta kalıyor dolayısıyla zımnen bu yöntem işliyor ama iş 3-4 kişilik ufak ekibin mağaraya girmesi olursa o zaman bu yöntem ne kadar işliyor, işlemeli mi bunlar birer soru işareti. Dışarıda adam bırakmanın en büyük avantajı, kurtarma saati veren ekip geciktiğinde yapacağı iki şeyden birisinde yani hemen yardım çağırmak konusunda zamandan tasarruf etmektir. Bununla birlikte ikinci yapabileceği davranış biçimi ise, bir kurtarma ekibini çağırmadan evvel (ki bu yaklaşık en az 40 tane mağaracının herşeyini bırakıp gelmesi demektir) aşağıda geciken ekibin durumunu öğrenmek için yanlarına yani mağaraya girmesi demektir. Türkiye'deki ilk ciddi kazada Düdenyayla düdeninde eğer beni hafızam yanıltmıyorsa kaza olduktan sonra hemen 2 kişilik bir ekip girerken aynı anda Istanbul'a zaten geziye gelecek olan mağaracılara haber verildi. İlk kurtarma ekibi 4-5 kişiydik. Ertesi gün veya aynı gün yanılmıyorsam Ankara'dan da bir ekip geldi. Yani kısacası kurtarma saatini geçiren ekibin durumunu mutlaka öğrenmek ve ona göre gerekiyorsa kurtarma ekiplerini yurt sathında çağırmak lazımdır. Eskiden bende özellikle 3 kişilik mağara etkinliklerinde kampta adam bırakma taraftarıydım ama yavaş yavaş bu görüşüm bazı etkinliklerde değişmeye başladı. Neden? 1. Bir kaza anında 3 kişiden biri kazazedenin koşullarını ilk elden bilecek ve mağarada 1 kişiyi yanında bırakarak rahatlıkla mağaradan çıkıp yardım çağırabilecektir. Öbür türlü, kampta kalsa büyük ihtimalle, ne olduğunu anlamak için aşağıya inecek ve bilgiyi öğrenmesi ve yukarı çıkması zaman kaybına sebebiyet verecektir. 2. Mağarada 2 kişi yerine 3 kişinin ilerlemesinin daha dikkat getireceğine inanıyorum. 2 kişi hele hele dikey bir mağarada döşeme filan yapılıyorsa, taşınan onca malzeme, yorgunluğa sebep olacaktır ve bu da dikkati dağıtacaktır. 3 kişinin malzemeyi taşıması daha iyidir ama bu da 3.kişinin döşemeyi beklemesi demektir yani soğuk ve üşüme olasılığının artması demektir. Sanırım bu da, dönüşümlü döşeme yapmak ve özellikle mağarada zaman ayırıp sıcak bir şeyler yemek ve içmek, üşümenin büyük ölçüde önüne geçecektir. Birde 3 kişilik bir ekip hem döşeme, hem toplama hem de ölçüm almayı çok rahatlıkla yapabiliyor, ilk elden tecrübeyle sabittir.

Diğer bir risk algısı ise mağarada geçirdiğimiz saatin süresi ile alakalıdır. Normalde bir mağarada hemen hemen herkes en fazla sekiz saat mağaracılık yapmanın doğru olacağını söylemektedir veya böyle gele gelmiştir. Bende, BÜMAK'tan beridir farklı düşünmekteyim. 8 saatlik zaman dilimini bir memur anlayışı gibi görmekteyim. Benim düşünceme göre bir insanın normal uyku zamanı 8 saat ise ve geri kalan zamanda yani 15-16 saat uyanık ve bir şey yapıyorsa, uzun saatler çalışma gerektiren mağaralarda kanımca çok rahatlıkla bir mağaracı 15-16 saat mağarada kalıp çalışabilir. Yine de burada iki noktaya dikkat etmek gerekir. Birincisi, mümkünse biyolojik saate göre 15-16 saati ayarlamak yani sabah erkenden giriş (sabah 8:00-24:00 arası) yapmak. Bu mümkün değilse bir şekilde yatma vaktinde mağarada kalacaksak, uyku döngüsü kaçınılmaz olarak bizi yakalayacaktır. Bunu telafi etmenin tek yolu, çalışmak ve düzgün sıcak yemek yemek ve içmektir, bu insanın enerjisini artırıyor.


Birde risk algısını etkileyen faktörlerden bir tanesi ise zaman, daha doğrusu zamana bağlı yaş durumu. Bu durum, birde mağaraya girme sıklığınızla çakıştığında, olumlu ya da olumsuz algıyı etkileyebiliyor. Yaşımız ilerledikçe ve mağaraya (özellikle zorlu dikey mağaralara) girişlerimiz azaldıkça, başkalarının aldığı riskler veya yaptıkları çok daha fazla riskli olarak gözümüze çarpıyor.


Evet, risk algısı değişik ve kişiden kişiye hatta gruplardan gruba değişen bir algıdır.



Tohumu nasıl ekersen öyle çıkarmış. Risk algısını da yönetmek ve bir kültür haline getirmek için epey uğraşı vermek gerekiyor.

2 yorum:

  1. "Evet, risk algısı değişik ve kişiden kişiye hatta gruplardan gruba değişen bir algıdır." Bu sözünü kabul ediyorum. Yazının büyük çoğunluğuda deneyime ve gözleme dayalı gerçekler içeriyor, teknolıji gelişti bilgi birikimi gerçekten arttı. Ancak 3 kişilik gezi, kaza olursa biri kazazedenin başında kalır diğeri çıkar haber verir konusuna katılmıyorum. Kaza kimsenin çıkamayacağı şekilde de gerçekleşmiş olabilir. Ben hala yüzey araştırması dışında, dikey girişli gezilerde 2 yada 3 kişilik 2 ekip olması taraftarıyım - yani bir ekip içeride ve bir ekip biifil mağara yakınında dışarıda. istanbul'da telefon başında birisine mağara emniyet saati verilmesinin o kişiye de büyük haksızlık olduğunu ve kaza durumunda değerli zamanın kaybedileceğini düşünüyorum. Seni çok öpüyor bu yorumumu mağaracılık camiasına kazasız, bol dipli ondan öte çok keyifli mağaralar dileyerek bitiriyorum.

    YanıtlaSil

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg