6 Haziran 2014 Cuma

CADIKAZANI-SPELEOKÜLTÜR SAYI 18

RÖNESANS HARİKASI FLORANSA'DA GÖZÜME İLİŞEN MAĞARA
LA GROTTA GRANDE

Floransa'dayım, şansımıza yağmur yağıyor hemen hemen hergün. Floransa gibi şehirde olduğumuz için yağmura katlanıyoruz ve ıslana ıslana hemen hemen her yerini kısacık 2 güne sığdırmaya çalışıyoruz. Bende akşamları şehiri azami tanımak için elimde “Lonely Planet” kitabı her akşam okuyorum. Sanırım ilk geldiğimiz akşamdı, gene kitap elimde acaba nereyi dolaşsak diye sayfalar arasında, televizyon kanallarını “zap” lıyormuşcasına, dolanıyorum. Bir an “Grotta” kelimesi gözüme çarpıyor. Mağara kelimesi bir anda bütün dikkatimi o bölüme vermemi sağladı bile. Evet bu mağara ile ilgiliydi. Heme yarın oraya gitmeye karar verdim tabii ailem itiraz edemedi çünkü oraya gidene kadar yolumuzun üzerinde zaten tonla gezilecek yer vardı ve fikrimin çok zor değişeceğini biliyorlardı.

Ponte Vecchio. Floransa'nın en eski köprüsü, elimdeki kaynak kitap 1345 yılını gösteriyor. İnanılmaz şirin bir köprü. Tam klasik turistler gibi fotoğraf çeke çeke köprünün iki yanında kurulmuş ufak dükkanlara girip çıkıyoruz. Köprüyü geçmemiz neredeyse bir saate yakın vakit aldı.

Köprüyü arkanıza alıp, biraz daha devam ettiğinizde sol tarafınızda genişce meydana bakan devasa bir malikane görürsünüz. Palazzo Pitti. Banker Lucca Pitti tarafından Medici ailesinin ihtişamına karşılık vermek üzere inşa edilen Palazzo Pitti, Banker Lucca'nın varisleri iflas edince Medici'ler tarafından satın almıştır. 1457 yılında inşasına başlanılan bu binadan, bir zamanlar bütün Toscana eyaleti yönetilmiş. Binanın arkasında muhteşem rönesans unsurları taşıyan Boboli diye adlandırılan bahçeler mevcuttur. Halihazırda, içinde birkaç müzeyi barındıran binada dolaşıyoruz.

Müthiş sağanak bir yağmur var ama ben ısrarcıyım. Boboli bahçelerinin ve malikanenin sol tarafında “La Grotta Grande” mevcut. Mağaralı bir şey olsun da ne olursa olsun. Mutlaka görmem lazım diyerek, ailemi cafe'ye park edip, yağmurun altında hızlı bir şekilde çeşmeye doğru gidiyorum.

Mağara temalı bir bina bana başından ilginç geldi çünkü daha evvelden hiçbir yerde rastlamadım. Kabul, dünyanın her tarafını dolaşmadım ama birçok ülke görmüşlüğüm vardır.

La Grotta Grande. Haşmetli bir bina. Hangi amaçlı veya kullanımı nedir pek belli olmamakla beraber içinden suların aktığı yerler ve çeşme mevcut. Aslında bina kelimesi biraz yavan kaçıyor, işlevi belirsiz olan bir sanat eseri, anıt var karşımda. Parmaklıklar arasından bakıyorum, maalesef kısmen çeşme işlevselliğini yitirmiş ama gökten inen sicim gibi yağmur bu işlevi çeşmenin dışında almış gibi geldi. Durduğum yerde ıslanıyorum, içerde mağaranın içi ise kupkuru. İronik bir tezatlık.

Elimdeki kaynak kitaba yöneliyorum bana Mikolanjelo'nun “4 tutsak” adlı heykelin kopyasının, Vincenzo de Rossi'nin “Troyalı Helen ve Paris”in, Giambologna'nın “Yıkanan Venüs” heykellerinin burada olduğunu söylüyor.

Bina'nın dışında inanılmaz bir detay çalışma var. Sarkıtların, oluşumların ve heykellerin çerçevelediği giriş gerçekten çok güzel. İçerisi dışarıdan karanlık olduğu için gözlerimin ayar bakmasını bekliyorum. Evet, işte tam karşıda “Truvalı Helen ve Paris” heykeli var . La Grotta Grande'nin iç duvarları da mağara oluşumları ve neredeyse duvardan çıkıyormuşcasına ama bütünleşmiş heykel rölyefleri var. Tam karşıda Helen ve Paris'in üstündeki kemer tonoz'da mağara (bizim anladığımız anlamda) ortamına uygun olmayan ama iç dekorasyona mantığına uyan manzara resmedilmiş.

Islanıyorum ama değdi.

Bir şey daha dikkatimi çekti. Dünya'nın bir çok mitolojisinde, dininde geleneklerinde artık ne derseniz deyin, inanışlarında “mağara” yer altını temsil eder ve yer altı “ruhlar ve ölüler” alemidir, kötülükler hep oradadır. Bu Avrupa'daki inanışlar için de geçerlidir. Dolayısıyla, böyle bir mağara temalı bir anıt-çeşme gibi bir yapıda farklı unsurları görmek beni şaşırttı. Bunları yazarken Vatikan'a girdiğimde sol tarafta ilerde bir kapı üstündeki iskelet heykeli aklıma geldi.

Tanrı'nın evinde korkuyu temsil eden, Tanrı'dan korkmanı isteyen heykel ve rölyefler. Kötülüğü ve yeraltını temsil eden “mağara” çeşmesinde asrımızın en büyük aşıkların heykelleri, güzelliği temsil eden Venüs'ün olması gerçekten ilginçti.

Sanırım Rönesans, “aydınlanma” ne derseniz deyin, buydu. Rönesans'ın sadece resim, heykel ve güzel evlerden ibaret olmadığını sanırım daha iyi anladım.


Bakış açısının, gözüne ilişenin değişmesiydi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg