27 Haziran 2011 Pazartesi

Makedonya 2.gün (26.06.2011)


Yazan Elif Usuloğlu

Merhaba,
İlk önce demek istediğim bir şey var. Makedonya'daki kızlara acıyın.Geleli 2 gün oldu Skopje ve Vesel de toplam 4 yakışıklı çocuk vardı.Ülkeye erkek açısından 10 üstünden 4 verdim.Neyse..Bugün ilk önce "Bay of Bones" müzesine gittik.Müzeden çıktıktan sonra orada göle girdik.Hayatımdaki EN SOĞUK girdiğim göllerden biri oldu:):)Birkaç saatlik yoldan sonra Ohrid'e ulaştık.Ohrid çok sakin güzel bir yer,gölün kenarında bulunuyor.Ohrid'te Türklerle karşılaşmak hoş oldu.Sokaklarda yürürken kenarlarda takı satan diğer yanda da kıpkırmızı güllerle yürümek çok güzeldi.Ohridte toplam 9 tane yakışıklı gördüm.Bu yüzden ülkeye erkek açısından 10 üstünden 8 verdim.:)Yemek yedikten sonra dondurma yemeye gittik.Hesap geldiğinde 7 top dondurma,bir ice tea ve bir duble epresso 390 dinar tuttu.Buda 15 Tl.100 dinar 4Tl. Ben Makedonya'yı anlamıyorum.Yarın Üsküp'e gidip Oanna'yla buluşcağız.
                                                                                                   Görüşürüz!!!:):):):)

Yazan Ender Usuloğlu

Bitelo yani Manastır şehrinde gece hayatı akıyordu..Dışardan müthiş bir müzik sesi geliyordu ve zor uyudum. Sabah kalktığımda Elifi kalıp gibi yan tarafta uyuyor görünce artık kızımın değiştiğini anladım. Böğrümde 39 numara ayak yoktu :)

Bu arada biz Manastır diyoruz Bitelo şehrine. Etraftaki tepelerde bir sürü manastır varmış ve bölgede sözde yaklaşık 500 kiliseye ruhban sınıfını yetiştiriyorlarmış. Bu arada arkadaki dağın adı "Baba".

Filtre Kahveli kahvaltımızı yaptıktan sonra saat 9:00 gibi hemen "Manastır Askeri İdadesi"'ne koyulduk. Binanın önünde durduğumuzda en üstte Osmanlı Tuğrasını görebiliyorsun ve Osmanlıca yazılmış yazıları. İçeri girdiğimde karışık duygular içindeydim. Bir an genç Mustafa Kemal'i iki yandan merdivenlerde koştururken veya sınıfına giderken hayal etmeye çalıştım. 3 yıl burada okumuş ve bu şehirde kalmış. 2. kata çıkıyoruz, sol taraf tamamen Atatürk'e ayrılmış. Çok hoşuma gitti.

 Anı defterini doldurduktan sonra Atamızı tatlı bir şekilde andıktan sonra müze kısmına geçtik. Burada eski çağlardan günümüze kadar ki tarih anlatılıyor. Bir fotoğraf vardır. Askeri idadeden otele giden yolda "genç türkler" in yürüyüşü vardı. Balkan savaşları ve Makedonya'nın elden çıkışı kim bilir ne kadar üzmüştü hepimizi. O zamanlar Makedonya'nın çoğrafi sınırları şimdiki sınırlarla aynı değil. Bu yüzden hem Arnavutlar, hem Bulgarlar, hem Yunanlılar, hem Sırplar burası bizimdir diyor. Selanik'te bir zamanlar Makedonya içindeymiş.

Otel'e dönerken bir kahve içmeye oturduk. Otel'den çıktıktan sonra ki durağımız "Heraklea" şehir kalıntıları. Burası, Büyük Aleksandır'ın babası 2. Filip'in kurduğu şehir. 2.Filip şehir krallıkları birleştirdikten sonra kralların kralı olmuş. Aleksandır başka bir şehirde doğmasına rağmen sonuçta Makedonya krallığı "Heraklea" dan yayılmış. Antik şehri gezerken düşünmeden edemiyorum. 100 yıl evvel 3 yıl bu şehirde yaşamış olan Atatürk'te büyük İskender'in makedonya krallığının buradan çıktığını biliyordu ve eminim tarihe olan merakından dolayı burayı ( o zamanlar kazı olmasa bile bazı kalıntılar açıkta olsa gerek) dolaşmıştır diye düşünüyorum. Bir taraftan karmaşa yılları, vatanı kurtarmak için kendi kendine yaptığı planlar. Yanlış hatırlıyor olabilirim Bulgar'lara karşı yapılan savaşa katılmak istemiş ama çok genç olduğu için almamışlar. Bir taraftan tarih bilinci bir taraftan yetiştiği ortam coğrafya bir taraftan vatan sevgisi sanırım Atatürk'ün kişiliğine katkısı olmuştur diye düşünüyorum.
Bu duygularla Heraklea'den çıktıktan sonra Türk mezarlığını görmek istedim, bir dua (ki hiç adetim değildir bu arada) edelim istedim. Haritadan Türk mezarlığı denen yere geldim ama emin olamadım. Sadece adam boyunda sazlıkların bürüdüğü bir tepe gördüm. Arabadan indik ve daldık adam boyu sazların arasına...Evet, uzakta bir iki Türk mezar taşı gördüm. İçim buruldu. Tamamen yalnızlığa terk edilmiş bir mezarlık. Gerçekten çok üzüldüm. Ecdadımız orada yatıyor ama onları yalnız bırakmışız, kendi başlarına. Arabaya bindik bir an içimden Yahudi mezarlığı bire görmek istedim ama hemen vazgeçtim eğer düzgün ve bakımlı bir mezarlık görürsem daha da üzüleceğim hemen vazgeçtim.



 

 Döndük yarı buruk bir vaziyette, yola devam ettik. Market alışverişi yaparken kasiyerin yardım sever hareketleri neşemizi tekrar yerine getirdi. Ohrid yolunda devam edeceğiz ana yolda belli bir süre gittikten sonra Prespansko gölüne sapıp dağ yollarından Ohrid gölüne ineceğiz ve oradan Ohrid şehrine varacağız. Neyle karşılaşacağımızı bilmediğim için sandviç malzemesi aldık, bol yiyecek ve içecek alarak tepeye yani Baba'ya sarmaya başladık. Dünden aldığımız müziği koyduk ve kıvrak müzikle neşemiz yerine geldi.

Biz dinledik sevdik bakalım siz sevecek misiniz?



Mig Mig  (sanırım önce bilgisayarınıza yüklemeniz gerekecek)

 


Baba dağını aşıp düz ovaya indik ve Carev Dvor, ardından Oteşevo köylerinden geçtik. Burada dikkatimi çeken, evlerin çok düzgün ve bakımlı olmasıydı. Hemen hemen hepsi bahçeli ve şahane güller ve çiçeklerle donatılmıştı. Aynı köyde hem cami hem de kilise görmekte hoştu.

Nihayet göl kıyısına geldik ve hemen yüzmek için yanaştık ama bayağı bir rüzgar esiyordu ve sazlıklar ve yosunlar yüzme için ideal değildi. Orada ufacık "yugo" arabaya koca botu bağlamaya çalışan gençlere sorduk; Oteşevo'da yüzebilir miyiz diye? bu arada çok yakındık köye. Adamlar biz bu taraftan geldik diye geldiğimiz yönü gösterdiler ve Oteşevo'ya gitmedik dediler. Makedonların kendi memleketlerinde fazla dolaşmadıkları kanısı iyice yerleşmeye başladı bana. Oteşevo'ya geldik ve geçtik, Arnavut sınırına yakınız. Hadi dedik Carina'ya kadar gidelim belki yüzecek yer vardır. Taktım yüzecem, Elif hafif üşüdüğü için ayaklarını ıslatmaya karar verdi bu arada aşağıdaki müzik çalıyordu ve güzel aranjman yapmışlar diye geçti içimden :)

Born To Be Wild (Sanırım yüklemek gerekecek)

Evet burada da giremedik ve diğer göle Ohrid'e geçelim orası kuzey rüzgarlarına kapalıdır diye düşündüm, daha sakin olabilir dedim kendi kendime ve direksiyonu dağlara kırdım gene. Başladık çıkmaya, çık çık ve nihayet bir vadimsi bir yerden sonra arka tarafa geçmiştik. Manzarayı görünce hemen durduk saat 12:00-12:30 gibiydi, yemek vakti gelmişti :)

Prespansko Gölü
 Yemekten sonra döne döne gölün kıyısına inmeye başladık rüzgar biraz kesilmiş gibi geldi. Peştaniye gelmeden göle indiğimiz yerde ufak bir köy var, gölün kenarında. Yukarıdan çok güzel yüzecek yerleri gözüküyordu. Hemen park yerine girdik.  Rüzgar kesilir diye ümit ediyordum ama nafile. Dalgalarda bayağı bir yükselmişti. Ufacık sahile indik o sırada duba iskele söküldü arka arkaya gelen dalga darbelerinden yavaş yavaş sola doğru kaymaya başlamıştı. Yüzemeyeceğimizi anladık, bindik arabaya devam ettik.




Ohrid Gölü, sol taraf Arnavutluk, sağ tarafta Ohrid şehri var. Çok güzel bir manzara.


Devam ederken birden sol tarafta "Bay of Bones" Kemikler Körfezi müzesi karşımıza çıktı. Elif kemik kelimesini okuyunca tabii hemen girelim dedi. Burası göl kıyısında suyun üzerinde yeniden kurulmuş, bronz ve demir çağında yaşamış insanların köyününü bir kopyasıydı. Ayrıca yapılan kazılarda hem su altı ve kıyıda çıkan her şeyi sergiliyorlardı. Bu arada saat 14:00-14:30 aralarında ve sıcak tam tepemizde. Burası rüzgarlara karşı korunaklı bir yer. Kısaca müzeyi dolaştık.

Bay of Bones Müzesi

Göl üstündeki eski yerleşimin kopyası

Güzel bir manzarası var her evin

ELif sıcak'tan bayıldı :) numarası yapıyor

yüzdüğümüzün resmidir. E, bir müzede yüzdük :)

İlk defa wetsuit'imi denedim. Valla üşümedim ama aynı şeyi Elif için söyleyemeyeceğim
Ve göründüğü üzere göle girdik. Su soğuktu ama ben hissetmedim, wetsuit'le sanırım Elif biraz üşüdü ama yüzmeye devam etti. Rahatladıktan sonra, sıra elbiselerimizi giyme vakti geldi ve araba da değiştik.

Çok değil 20 dakika sonra Ohrid'deydik. Hemen merkeze yakın bir iki otel'in yanına çektim ve Elif'e fiyat sormasını istedim. Alışması lazım. İlki 68 euro kahvaltı dedi, dedim olmaz. Villa Dea 35 euro kahvaltısız dedi hemen atladım. Nasılsa yanımızda daha yiyecek çok vardı. Yerleştikten sonra, yürüyerek merkeze gittik. Ya ben bu adamların diktikleri ağaçları çok sevmeye başladım. Ihlamur kokuları arada bir geliyor, çok güzel çamlar var ve her yerde çiçekler var. Trafiğe kapalı alanda dükkanlara baka baka dolaşıyoruz. Elif üzerine bir iki elbise denedi. Seçtiğim bir elbiseyi beğendi aldık ama şeker pembesi pantalonu beğenmedi. Bence çok güzeldi. Yürürken bir tekke keşfettik. Hatayi tekkesi, içeri girdik 100 dinar bağışta bulundum. Biraz dolaştıktan sonra çıktık ve bir sürü Türk turist kafilesi gördük.

Büyük kathedralin yakınında bir restaurant beğendik ve oturduk. Gene sıcak basmıştı ve alkolsüz bira istedim, yoktu. Valla bulun dedim, garson şaşırdı ama Allah'tan markette varmış, dedim "al gel". Oturduk, ben bira içiyorum, Elif "Tikveş" bölgesinden gelen beyaz bir şarap içiyor, daha doğrusu içiyor gibi yapıyor. Bir yudum şeftali buzlu çay bir yudum şarap :)

Ohrid Şehri; arkada eski kale

Zar zor bulduğum biram
Elif: Şarap daha etkisini göstermemiş :)

Yemekten sonra tekrar merkeze döndük ve dondurma yedik. Bende Lavazza kahve içtim :)



Şehirin göl kıyısı tamamen yayalara ayrılmış ve rahatlıkla bir ucundan öbür ucuna 5-6 km yürüyebilirsiniz. Bizde yemekten ve dondurmadan sonra öyle yaptık.

Güzel manzara.

Evet gene güzel bir günün sonuna geldik. Yarın Üsküp'e döneceğiz, Romen mağaracı arkadaşlarımızla buluşmak için. Ama nereden geçeceğiz ? :) Arada sırada araba da hele hele uzun yolda giderken türkü dinleriz. Geçeceğimiz yerin türküsü var ! ??? Gelmedi mi aklınıza o zaman aşağıdaki linke tıklatın !


Ahh ah..Baba tarafım Girit'ten, anne tarafım Horasan'dan ama buraları sanki memleketim gibi. Sanırım 400-500 yıl dna'lara işlemiş.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg