10 Aralık 2010 Cuma

MAĞARACILIK? O DA NE?


Yaklaşık 27 yıl evvel aşağı yukarı bu zamanlarda, okuduğum üniversitenin kampüsünde yeni tanıştığım Tunç Teber Torosdağlı arkadaşım, “ ben doğayla ilgili birşeyler yapmak istiyorum” dememle beni mağaracılık ile tanıştırdı. Aklımda kalan lafları “çok güzel kamp ateşimiz olur, hep beraber yemek yaparız” ile başlayan sonrasını unuttuğum bir muhabbetti. “ beraber “ yapılan bir şey olmasından dolayı galiba sadece yukarıdaki cümleler aklımda kalmıştı. Mağaracılık kulüp odasına gittiğimizde, üye aidatını ödemiş ve artık bende mağaracı olmuştum. İlerleyen aylarda, ilk gezim Çatalca’da Kocakuyu Mağarasına oldu. Mağaranın hemen yanında durup, malzemelerimizi hazırladık. O zamanlar çok da malzememiz yoktu. Çin kesleri, yün kazaklar, eski bir kot, basit bir kask ve Polonya karpit lambaları. Hazırlandık ve iki büyük odası olan, ağzı genişçe mağaraya kısa bir ip ile girdik. Toprak, yosun, çürümüş yaprak kokusu, karpit’in (asetilen gazı) kokusu ve mağaranın serinliği birbirine karışmış, hafif bir ürperti olarak sezgilerimi dürtüklüyordu. Bizden daha tecrübeli olan Metin Albükrek arkadaşımız, biz acemilerin fotoğraflarını çekerken bir taraftan da anlata anlata mağaranın derinliklerine indiriyordu. En son büyük salonda her acemiye yapılan klasik hareket yapıldı; bütün ışıklar söndürüldü. Toplam karanlık. Ve işte böylece mağara ve mağaracılıkla tanışmış olduk.

Mağaracılığı yaptıkça gördüm ki, diğer doğa sporlarından birçok farkı vardı. Bir kere gerçek anlamda bir ekip işiydi. İster yürüyerek girilen, isterse teknik malzeme ve iplerle inilmesi gereken mağaralar olsun, ben şimdiye kadar tek başına mağaraya giren bir mağaracı görmedim. Hele hele, naylon iplerle, teknik malzemeyi kayaya sabitleyerek, metrelerce derinlikteki mağaralarda, emniyetinizi ve hayatınızı arkadaşınıza bırakıyorsanız, gerçek anlamda ekip olmak gerektiren bir spordur.

Mağaracılığın diğer bir farkı, belki en önemlisi, keşif yapabilme imkanının ve keşfetme heyecanının olduğu bir spor dalı olmasıdır. Çıkılmadık zirve kalmadı Dünya’da ama ya mağaralar.. 1987 yılında mağaracılığa başladığımda, Türkiye’nin en derin mağarası -330 metre ile Düdencik idi. Şu anda, -1429 metre ile Peynirlikönü oldu. Yaklaşık 3’te 1’i kalker arazi olan ülkemizde, hala keşfedilmeyi bekleyen bir sürü mağara var ve keşfedecek olan mağaracıları türlü türlü sürprizler beklemektedir. İlk defa bir mağaraya girmek, onu ilk sizin bulmanız, mağaranın nasıl ilerleyeceği, ne kadar gideceği, ilk sizin ayak basmanız, ay’a ayak basmak kadar heyecanlı ve keşfetme güdülerini dürten bir maceradır.

Yazımın burasına kadar, mağaracılığın hep bir spor olduğunu vurguladım. Kendi camiasında ünlü mağaracı ve bilimadamı olan Paolo Forti’nin dediği gibi, mağara ve mağaracılık sadece bir spor değil, diğer bilim alanlarına hizmet eden mükemmel bir ortamdır. Jeoloji, jeomorfoloji, jeofizik, fizik, arkeoloji, psikoloji, paleontoloji, mühendislik, biyoloji ve ilaç gibi bilim alanlarını sayabiliriz. Gerçekten mağaraların, dış dünya’dan yalıtılmış ve kendine özgü ortamları bu alanlarda ki çalışmaları tetiklemiş ve yüzyıllardır bu bilim dallarına hizmet etmiştir. En son mağaralarda yapılan biyoloji tetkiklerinde, mineral yiyen “extremofiles” diye adlandırılan bakteriler bulunmuş ve şimdi bu bakteriler NASA bilim-adamları tarafından incelenmeye alınmış ve MARS’ta hayat olup olmadığına dair bulgulara ışık tutacak çalışmalar içine girilmiştir. Mağara’da bulunan bir bakteri türü ile MARS’ta hayatın var olup olmadığına uzanan bir bilimsel inceleme. İnsan düşündükçe heyecanlanıyor. Doğru veya yanlış, Dünya’da mağaracılığa, “speleoloji” yani mağara-bilim, mağaracılık yapanlara ise “speleolog” yani mağara-bilimci denmektedir.

Yukarıda sözü geçen herhangi bir bilim dalından mezun değilseniz, mesela benim gibi Uluslararası İlişkiler’den mezunsanız, üzülmeyin sizin de en azından bilimsellik adına yapabileceğiniz şeyler var. Yaptığınız gezinin raporunu yazmak, keşfettiğiniz mağaranın ölçümünü alıp, haritasını çizmek bile başlı başına zevkli bir uğraş. Onu da mı yapamıyorsunuz, o zaman sizi fotoğraf çekmenin yaratıcılığı ile baş başa bırakalım. Bir düşünün, mağara içindesiniz, elinizde ışık kaynağı olarak, flaş, karpit lambası, magnezyum şeridi, mağara da doğanın yüzyıllarca yılda sabırla yarattığı muhteşem oluşumlar ve mağaracı mankenleriniz..Nasıl bir fotoğraf çekeceğiniz artık size kalmış.

1987 yılında başladığım mağaracılık artık benim ve ailemin kaçınılmaz bir parçası oldu. Eşimde mağaracıydı. Çocuklar olduktan sonra çok girmemeye başladı ama en azından bana ve çocuklara engel olmadı. Kızım, Elif Usuloğlu, 9 yaşında, iplerle yavaş yavaş da olsa dikey mağaraya inebilir hale geldi. Kısacası mağaracılık sadece hobi olmak için karmaşık ve sofistike bir spor ve bilim dalıdır. Yurtdışında aldığım T-shirt’ün üzerindeki yazı “Caving it is not just an adventure but it is an attitude”, “Mağaracılık sadece macera değil fakat tavırdır”, sanırım benim durumumu açıklıyor. Bir yaşam stili.

Geçenlerde, İlk mağaracılığa başladığım Koca-kuyu mağarasına fotoğraf çekmek için yine gittik. Bizim sadece iki salonlu dediğimiz mağara, Fransız bir mağaracının dikkatli keşifi ile 1-1,5 km uzadı.

Mağara işte böyle bir şeydir, tamam artık bitti dersiniz, bir yerlere açılır sürpriz yapar. Kalbimizde bıraktığı izler gibi.

Ender Usuloğlu
Mağaracı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg