10 Aralık 2010 Cuma

KARANLIĞI FOTOĞRAFLAMAK (YERALTI VE IŞIKLI FOTOĞRAF ÇEKMENİN TARİHÇESİ) Chris Howes

GİRİŞ
Mağaraları ziyaret edenler genellikle başlangıçta günışığının olduğu ağızları ziyaret ediyorlardı ama özellikle kraliçe Elizabeth döneminde, merak düzeyi giderek artıyordu.
Meraklı insanlar, gerçek anlamda mağaraların ne kadar ilerlediğini mağaraya girmeden, yüzeyden bir şekilde değişik yöntemler bularak keşfetmeye çalışıyorlardı. Mesela 1600 yılında Robert Dudley,  Derbyshire’daki Eldon Hole mağarasına merak sarmıştı. Bu mağaranın ağzındaki karanlık deliğin, sonsuz bir boşluğa veya en azından bir iki bin feet derinliğe ulaştığı zannedilirdi. Dudley, gerçeği bulmak için, kölesi George Bradley’i bir ipin ucuna bağlayıp o karanlık derinlikten aşağı sallandırmıştı. Ne yapılsa da ip yetmemiş, zavallı köle yüzeye geri çekilmişti. Köle’nin saçları beyazlamış ve delirmişti zaten bir iki gün sonra da şoktan ölmüştü.
Böylesi durumlar zaten mağaraları çevreleyen mit ve kahramanları aydınlatmak için yeterli değildi. 18 ve 19. Yüzyıllarda insanları okuma merakı sarmıştı. Bu da kitapların artmasına ve yazarların mağaraları serbestçe açıklamak ve tasvir etmek serbestliği sağlamıştır. Gezginlerin uzakları dolaşarak para kazanmaları ve deneyimlerini “oturanlar” için kitap haline getirmeleri önemlidir.
Bugünde olduğu gibi, resimler kitapların satışını kolaylaştırıyordu. Fotoğraf öncesi, tahtaya çizimler ve gravürler çok önemliydi. Hem çoğaltılabilirler hem de kitabın içinde satılabilirlerdi. 1800’lerin başında gravürcülük oldukça iyi bir işti. Yayımcı yayınlayacağı gravürleri iş bilenlere havale ederdi. Örneğin, coğrafi bir resim için, ressam o bölgeye gider, bir çizim veya suluboya ile resmeder daha sonra gravürcü bu resmi alır, plaka üzerine çalışır ve baskıya hazır gravür haline getirirdi.
1900’lü yıllarda , kamuoyu giderek hem daha fazla çeşit hem de sayısal anlamda çok daha fazla gravürler  ve resimler talep etmeye başladı. Bazen bu resimler renklendiriliyordu. Bütün bunlara rağmen gravür ve benzeri resimlemelerin problemleri vardı. Bir kere her zaman doğru değillerdi (çizilen objeye benzerlik) ve çoğaltmak kolay olmuyordu. Bütün bu problemlere çözüm fotoğraftı ve başladığında gravür piyasasını tamamen çökertti.
1839 yılında, Niepce’nin ilk buluşu üzerine, Fransız Louis Daguerre, “daguerret tipi işlemi keşfetti ve Fransız ordusuna sattı. Ordu da bu buluştan herkes faydalansın diye paylaştı. Buluş, metal bir plaka üzerine imge oluşturmaktı. Kamera büyükçe bir kutu gibiydi ve önünde bir lensi vardı. Buluşun, halkın üzerindeki etkisi olağanüstüydü, özellikle ressamlar ve sanatkarlar  büyük bir şaşkınlığa uğramışlardı. Parisli sanatçı Paul Delaroche, “bugünden itibaren resim ölmüştür” diye beyanat vermişti.
Bugün, bu buluşun yarattığı farfarayı hayal etmek zor. Fotoğraf çekmek için artık bir ressamın veya gravürcünün yeteneklerini öğrenmek gerekmiyordu. Gravürcüler işlerinin engellenmesinden tedirgin oldular hatta bazı dinlerde buluş aforoz edildi. Bununla birlikte, Daguerre’nin yöntemi başarılıydı. İngiliz William Henry Fox Talbot’un yöntemi de. Talbot, Daguerre’den habersiz yıllardır fotoğraf çekim işlemleri üzerinde çalışıyordu. Daguerre çalışmalarını ilan edince, kendisi de geri kalmamak için aceleyle çalışmalarını yayınladı. Azalmakta olan şansını buluşu ile doğrultmaya çalışan Talbot için neyse ki, iki buluş da birbirinden farklıydı. Daguerre, gümüş kaplı bakır levha üzerine fotoğraf üretirken, Talbot çektiği imge’nin negatifini üretmek için kağıt kullanmaktaydı. Bu kağıt,  yarı geçirgen hale getirilmek için cilalanıp veya yağlandıktan sonra başka bir hassas kağıtla temas ettirilip normal pozitif fotoğraf elde ediliyordu. Talbot, bu işlemi (sürece) “Calotype- Kalotip” olarak isimlendirdi. Bu işlem ümit vaat etmesine rağmen diğeri ile karşılaştırıldığında pek fazla tanınmadı.
Mağaralar için, girişlerinin fotoğraflanması dahil herhangi bir şekilde bir kamera’nın ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir.  Fotoğraf daha çok iş dünyasına aitti. Avrupa ve Amerika’da birçok fotoğraf stüdyoları açılıyordu ve birçoğu, Daguerre işlemini Talbot’unkine tercih ediyorlardı. Kalotip işlemi patentli olduğu için kullanımı kısıtlıydı ve daha az hassas olduğu için daha kötü fotoğraflar çıkıyordu. Louis Degauerre 1851 yılında öldüğünde, bir Fransız kahramanı oldu ve Amerika’da ki fotoğrafçılar, kollarında siyah bir bantla tam 1 ay dolaştılar.
Fotoğraf çekme süresi, en aydınlık güneş ışığında bile, her iki yöntem için hemen hemen aynıydı; 1 dakika. Stüdyoda portre fotoğrafı çektirmeye gelen müşterilerin kafaları oynamasın diye kelepçeleniyordu. Lenslerin iyi olmasına rağmen, fotoğraf çekme süresini kısaltmak için daha hassas işlemlere ihtiyaç vardı.
Bu problem 1851’de İngiliz Frederick Scott Archer tarafından kalotip işlemin üzerinde yaptığı gelişmelerle çözüldü. Birkaç yıl sonra yaptığı ilerlemelerle çekim süresi kısaltıldı. Negatif imge üretmek için kağıt yerine cam plakalar kullanıldı. Bu Kalotip’e göre çok daha iyi fotoğraf üretiyordu ve Deaguerre yöntemine göre orijinal cam plakadan kopya alınması daha kolaydı. Bu buluşun adı “ Wet plate Collodion Photography”, “ıslak plaka kolodyan fotoğraf çekim tekniği”  konuldu. Bu teknik Degauerre yöntemini silip attı.
1850’lerin sonuna doğru “Islak plaka” metodu yaygın kullanımda olmakla beraber, profesyonel fotoğraf stüdyolarında, fotoğrafçılar genelde makinalarını stüdyodan dışarı çıkartmıyor ve yerinden oynatmıyorlardı. Dolayısıyla, stüdyolarda hala çözülecek bir problem vardı. Stüdyolar, güvenilir bir yapay ışık kaynağına sahip değillerdi ve tamamen günışığına bağımlılardı. Günışığı gitti mi, işte gidiyordu, duruyordu. Yapay ışık kaynaklarının varolmasına rağmen, 1850’lerin sonunda bile bu alanda gelişime ihtiyaç duyuluyordu.  Düzgün ve güvenilir bir yapay ışıklandırma olmadan, madenlerde, mağaralarda veya yeraltında, yani karanlık ortamlarda fotoğraf çekmek hemen hemen imkansızdı.
1844’de, Fox Talbot birgün karanlıkların gizemini açığa çıkarmak için fotoğraf kullanılacağını umduğunu yazmıştı.
Giz, ışığın yaratılmasındaydı. Düzgün bir ışık kaynağı ile karanlığın fethi başlayabilirdi.
BIRAKINIZ IŞIK OLSUN
Gaspard Felix Tournachon 1820’de Paris’te doğmuş, Lyon’da eczacılık okumuş, gençliğini yaşamış ve 22 yaşında tekrar Paris’e dönmüştür. Söz yazarı ve gazeteci olarak, değişik bir stil geliştirmiş ve dergilere karikatür sağlamıştır. Aşağılayan ve saldırgan karikatürlerle kendine bir sürü takma ad kazandı.  Ona, “Tourne a dard”, acılı sokan denirdi. Bu takma ada ısınarak,  kısaca kendisine “Nadar” denmeye başlanmış ve Felix Nadar ortaya çıkmıştı.
Karikatürlerini üretebilmek için daguerre stili fotoğraflar çekiyordu ama yavaş yavaş fotoğraf çekmek ilgisini çekti ve 1852 yılında abisinin stüdyosuna taşındı ve karikatürü bıraktı.
Dışavurumu fazla olan Felix Nadar, aynı zamanda balonculukla da uğraşıyordu. Sırf ilgi çeksin diye Paris caddeleri üzerinde balonla dolaşırdı. 1858 yılında yine böyle bir dolaşımda, tarihte ilk defa havadan fotoğraf çeken oldu. Daha sonra bu fikri, havadan fotoğraf çekerek harita ve arazi analizleri çıkartma fikrine dönüştürüp  patentledi. Havadan daguerre stili fotoğraf çekerek  basında bir hayli ilgi gördü.
Sanatkarlarla fotoğrafçılar arasındaki rekabet henüz bitmemişti. Honore Daumier adlı bir sanatkar, Nadar’la “fotoğrafı sanatın seviyesine yükseltiyor” diyerek havadan fotoğraf çekmekle dalga geçmişti. 1860 yılına doğru Nadar, teknolojiyi takip ederek yaş levha stiline geçmişti. Daha çok portre fotoğrafı çekmekle beraber, kendisi günışıklı veya ışıksız fotoğraf çekmek istiyordu. Aynı zamanda, yapay ışığı bulanın çekme süresini azaltacağını ve dolayısıyla daha fazla portre fotoğraf çekip daha fazla para kazanabileceğini biliyordu. En azından, günışığını ikame etmese bile yapay ışık, fotoğraf çektirmek için resmen boyundurukla başları sabitlenen ve uzun pozdan dolayı gözleri yaşaran müşterileri memnun edecekti.
1850’lere kadar birçok yapay ışık olmakla beraber en çok kullanılan kömür gazıdır.  1807’den beri Londra’nın sokaklarının aydınlatılmasında kullanılmıştır. Dışarıdaki aydınlatmanın yanı sıra, binaların içinde özellikle tiyatro ve opera evlerinde “bunsen” yanıcıları kullanılmıştır. Bazıları, birçok mil uzayan borulara sahipti. Opera evlerinde gaz yanıcılar kullanılmaya başlarken, fotoğraf stüdyolarında da kullanılmaya başlanmıştı ama verdiği ışık hem yetersiz hem de güvenli değildi.
İkinci alternatif, kireç ışığı ya da diğer adı ile kalsiyum ışığıydı. Sir Galsworthy Guerney tarafından keşfedilmiş, 1825 yılında İrlanda’da arazi haritalama bölümünde çalışan genç Thomas Drummond tarafından geliştirmiş ve kullanılmıştır. Büyük uğraşlardan sonra Drummond, Guerney’in ışığını kullanmaya başlamıştır. Işık, beyaz ve kuvvetli bir şekilde kalsiyum karbonat’ın yüksek ısılarda ısıtılmasıyla elde edilmiş ve bir yansıtıcı ile kullanılmıştır. Yüksek derecede ısı elde etmek için alkol kullanılmıştır.
Drummond, buluşuna artık “drummond” ışığı deniliyordu, daha çok deniz fenerlerinde kullanılır diye düşünüyordu. Gereken oksijen (yanma için) miktarı düşünüldüğünde bunun zor olacağını düşündü ve ışığının kullanılması için tiyatrolara döndü. Tiyatrolar ilk defa spot ışıkları ile tanıştı ve “in the limelight”, “ışıklar altında” deyimi ilk buradan çıktı. Guerney madalyon ile ödüllendirildi.
1830’a doğru, alkol, hidrojen gazı ile ikame olmuştu ve oksijenle yanıyor ve daha parlak bir ışık veriyordu. Bununlar beraber, bazı stüdyolar bu sistemi kullanırken, hidrojenle oksijeni beraber yakan alet hem pahalı hem de hantaldı. Ayrıca bir portre fotoğrafı çekmek için bayağı bir zaman harcanıyordu.
Bu minvalde, Londra’dan John Moule, günışığına ihtiyaç kalmadan fotoğraf çekebilmek için alternatif ışık yaratma peşindeydi. Şubat 1857’de, fotojen adını verdiği, pyroteknik adlı bir kimyasal karışımı patentledi. Bu nitrat, sülfür ve antimün sülfür kimyasallarının karışımı idi. Bu karışım, mavi-beyaz parlak ışık veriyordu ve bu ışığa, “Bengal ışığı” veya “Bengal ateşi” deniyordu. Aslında bu isim Moule’dan çok evvel kullanılıyordu ve 1812’de fizikçi Seebeck,  Bengal ışığının parlak ışık verdiğini ve sülfür dioksit ve nitrojenle beraber sıkıştırıldığında patladığını bulmuştu. 1854 yılında, portre fotoğraf çekim patentini alırken, Fransız Gaudin ve Delamarre, Bengal ışığından bahsetmişlerdi.
Bununla beraber, Bengal ışığı, yeraltında aydınlatmada kullanılıyordu. Blue John mağarasında ve Mammoth mağaralarında, rehberler aydınlatmada bu ışığı kullanıyorlardı.
Moule genelde Bengal ışığı ile ilişkendiriliyorsa da bu kimyasalların kullanımından değil fotoğrafçılık alanında “fotojen” adı altında aldığı patentten dolayıdır. En azından kısa bir sürede olsa, Bengal ışığının fotoğrafçılık da kullanımından Moule sorumludur.  Hem ucuz hem de yaş levhaların hassas olduğu mavi ışıktan bolca vermekteydi. Yanmadan kaynaklanan duman, yukarıdaki borularla dışarı veriliyor ve yanmayla verilen ışıkla, çekim süresi dakikalardan saniyelere düşmüştü. Kullanılan büyük mavi camlar, müşteriyi ısıdan koruyor ve ışığı hafif yumuşatıyordu.
1858 yılında Moule cam üzerine, akşam yapay ışıkla çekilmiş ve çerçevelenmiş ucuz fotoğrafları (bu fotoğraflara ambrotip deniliyordu) sergiliyordu. Bir anda meşhur olmuş ve bu yenilik birçok insanı çekmişti. Yine de, çekilen fotoğraflarda ışık direk geldiği için karanlık bölgeler çok karanlık, aydınlık yerler ise yanık, beyaz çıkıyordu. Mavi camlar ve daha birçok yöntemle ışık yumuşatılmaya çalışılmakla beraber, görüntüler çok kaliteli çıkmıyordu. Bununla birlikte,  ambrotip denilen fotoğraflar oldukça tutulmuş sadece Londra’da 1860 kışında 30,000 adet satılmıştı.
Nadar tarafından tabii ki Bengal ateşi kullanılıyordu. Herhalde Paris’te kimyasal karışımı bolca bulacak bir ortam yoktu. Neyse ki, Nadar’ın Paris’te kullanabileceği bir seçenek daha vardı: Elektrik.
Elektrik ile fotoğraf çekmek 1851 yılından beridir vardı. İki karbon telin arasında belli bir mesafede tutularak kıvılcım oluşturuluyor ve karbon ısınıp parlıyordu. Parlayan bu ışık, belli bir yansıtıcılarla, huzme haline getirilip imgeyi aydınlatıyordu. Nadar kısa zamanda “yay ışığı” denilen elektrikteki problemi buldu, güç kaynağı. Fotoğrafta kullanılan elektrik için ana güç kaynağı pillerdi. Pillerin gelişimi ile ilgili araştırmalar henüz başlangıç seviyesindeydi ama piyasada birkaç değişik tip vardı. Bunlardan en bilineni, Daniell cell ve Bunsen pilleriydi. Bu pillerin yapımında, kademeli olarak karbon ve çinko kullanılmıştı.
Bu pilleri kullanmak çok pahalı idi çünkü kullanıldıkça bitiyorlardı ve problem sadece bir adet yay ışığı üretebilmek için birçok pil kullanılmak zorunda kalınmasından dolayı artıyordu. Yay ışıkları, doğası gereği, ya yüksek voltaj düşük akım veya düşük voltaj yüksek akım kullanıyordu. Daniell Cell ve Bunsen pilleri sadece düşük voltaj ürettikleri için sonuncu seçenek ancak 19.yüzyılın ortalarına doğru fotoğrafçıların hizmetine sunulmuştu.  1879 yılına kadar yüksek voltaj, düşük akım için Thomas Edison’un patentlerinden birini bekleyeceklerdi. Sonuç olarak büyük miktarlarda üst üste yığılan piller çabucak bittiği için hemen yenilenmek zorundaydı.
Bütün bu dezavantajlara rağmen Nadar kendi adamlarını kullanarak yay ışığını stüdyo’da kullanmaya ve denemelere başlamıştı. İlk denemelerde, insanların yüzleri beyaz, göz avurtları simsiyah çıkıyordu, sanki ölümlülerin karikatürü gibiydi. Denemelerde birbirine belli mesafede tutulan karbonların azaldıkça hep aynı mesafede tutacak bir metot geliştirdi. Çok dik gelen ışığı denemelerden sonra beyaz bir kumaş ile yumuşatarak ve birkaç tane yansıtıcı kullanarak,  4 Şubat 1861 yılında, yapay ışıkla fotoğraf çekimini patentledi. 1862 yılında hem negatif hem de pozitif olarak çektiği “el” temalı elektrik yardımı ile çekilen mükemmel fotoğraflarından dolayı Londra’da madalyon ile ödüllendirildi.
1861 yılında patentini aldığı zamanda, herkesçe tanınmasının yardımı ile yeni bir projeye başladı. Yazar Honore de Balzac’ın “Ölü atları yiyen fareler” hikayesi’nin resitali için Paris’in lağım ve yeraltı mezarlıklarının kullanılmasına izin verilmişti. Gazeteci ve karikatüristken zaten Balzac ile tanışan Nadar, bu hikayeyi gazetede gördüğünde, havadan fotoğraf çekmekten sonraki ikinci büyük fırsatı yakalamıştı.  Yeryüzünün üstünde fotoğraf çekmiş bir kişi neden yeraltında ilk fotoğrafı çekmesin ki?  Zaten herkesçe tanınan Nadar, bunu başarırsa, ünlü olmayı perçinlemiş olacaktı.  
Kararını vermişti, Paris’in yer altı mezarlığını seçti bu işi yapmak için. İlk adım olarak yer altı mezarlığına girebilmek için izin alması gerekiyordu ve 1861 yılının sonuna doğru izni aldı. Yetkililerinde işine geldi bu çünkü çekilecek fotoğraflarla ölülerin sayımlarını daha düzgün yapabilirlerdi. Aralık 1861’e doğru bütün işini ve aletleri organize etti Nadar. Başlangıçta, 50 adet Bunsen pilleri Nadar’ın stüdyosundan mezarlığa kadar, kamera, üçayak ve yay ışığı aletinin taşınması lazımdı. Dar geçitlerden ve yer altı yollarından dolayı, piller yüzeyde bırakılmak zorunda kaldı. Uzun kablolarla karanlıklar içerisinde nihayet birçok zorluktan sonra kamerasını yerleştirmeyi başardı.
Yaş tabaka işlemi esnasında kullanılan kimyasal önceden hazırlanıp, hava geçirmez şişelerde saklanırdı. Nadar, fotoğraf çekmeye hazırdı. Kimyasalı aldı ve plaka üzerinde eşit bir şekilde gezdirirken, eter buharlaştı ve tabakayı hassas kılmak için gümüş nitrata buladı. Bu noktadan itibaren fotoğrafı çekebilmesi için 10 dakika zamanı vardı- Fotoğrafı çekmek ve tabakayı işlemek için ama yer altı stüdyosundan çok farklıydı. Burada günışığından eser yoktu. Yani günışığı yardımcı değil tamamen onun yerine yapay ışık – yay ışığı – kullanılmak zorundaydı,  bu da çekme süresini uzatmıştı. Nadar daha başlangıçta yenilmiş gibiydi. Yine de yeraltının serin ve nemli havası, plakanın kurumasını yavaşlatmış ve Nadar’a yaklaşık onsekiz dakikalık bir süre vermişti ki bu da Nadar’a yetiyordu. Daha evvelden yaptığı denemelerle, en iyi açılı ışık gelişlerini bulmuştu. Yenilgi, başarıya dönmüştü. Nadar, gerçek orada çalışanlarla fotoğraf çekmek istiyordu ama onsekiz dakikalık pozlama süresi ve tek ışık kaynağı ile bu imkansıza yakındı. Kimse o kadar süre kıpırdamadan duramazdı. Aynı zamanda, bir insan pozu, fotoğrafa ölçek katacak sadece kemiklerin bulunduğu bir fotoğraftan daha güçlü olacaktı. Sonunda bu problemi de çözmek için, manken kullanmaya karar verdi. Giydirilmiş, oturan, ayakta duran, çalışan gibi poz veren modeller bu iş için idealdiler.
Işıklandırma altında, sonuç oldukça dramatikti. Işığı biraz yumuşattıktan sonra, kemiklerin önünde mankenler gerçek çalışanlar gibi çıkmıştı. Fotoğrafları çekerken, piller bayağı bir tehlike arz etti. Zehirli gazlardan yardımcıları ve kendisi oldukça etkilendi ama yaklaşık 20 adet gayet iyi negatif elde etmişti.
“yer altı, yerüstünden altta kalmayacak şekilde sonsuz olanaklar tanıyor bizlere. Bizler, yeraltına ve mağaralara gizemlerini ortaya çıkarmak için gideceğiz” sözleri ile ondan sonra gelecek birçok fotoğrafçının özünü yakalamıştı.
MAGNEZYUM: BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI
Beklendiği gibi, Nadar’ın “yay ışığı” ve yer altı fotoğraf çalışmaları uzun yıllar hiç kimse tarafından tekrarlanamadı. Fotoğrafçının kamerasını, üç ayağını, cam levhalarını, bütün kimyasallarını taşıması, ıslak plakaların hazırlanması ve üstüne üstelik “yay ışığı” için gerekli olan lambalar, ağır ve işlevselliği düşük Bunsen pillerinin ulaşımı nispeten kolay kanalizasyon da veya yer altı mezarların da bile fotoğrafçıyı zorlaması düşünüldüğünde, bir mağara galerisi söz konusu bile olamazdı. Tek kişi ile halledebilecek, ucuz ve işlevselliği kolay bir ışık kaynağı olmadan yeraltının “tam karanlığı” fethedilemezdi. Buna yanıt yine portre fotoğrafçılığından geldi. Bu yanıt fotoğrafa da tamamen yabancı ve yeni bir kimyasaldı.
Çevresinde gelişen koşullardan dolayı, İngiliz fotoğrafçısı Alfred Brothers kendisini rafine edilmiş magnezyum metalini kullanır buldu.
1826 yılı Ocak ayında Kent şehrinde doğmuş olan Alfred Brothers, kimyager bir babanın oğlu olup 10 çocuklu bir aileye mensuptur. İyi bir öğrenim görmeyen Alfred babasının evde eğitimi ile özellikle astronomi, elektrik ve çizime, ki çizim daha sonra fotoğrafa dönüşmüştür, karşı müthiş bir merak duymuştur. Halley kuyruklu yıldızını beraber seyrettikleri 1835 yılında babası, Alfred’in eğitimini tamamlayamadan ölmüştür.
Memur olarak çalışırken fotoğrafa olan merakı ile kendini geliştirmeye başlamıştır. İngiltere’de Fox Talbot’un kullandığı kalotip çok bilinmiyordu, Degaurre tipi ise oldukça pahalı idi. Bundan dolayı “fotogram” olarak adlandırılan hassas kağıt üzerine yapılan bir çeşit fotoğraf çalışması ile ilgilendi. Sigara kartonlarından kendine fotoğraf makinası yaptı ve deneysel çalışmalarda bulundu. 1835 yılında Anchor sigorta şirketinin Manchester şubesinde çalışırken, hem yeni evliliği hem yeni bir şehirde bulunması ile fotoğraf konusuna tekrar merak saldı.
Sıcak bir günde güneşin altında Lach MacLachlan, profesyonel ve esnaf bir fotoğrafçının dükkanı önünde çekilmiş fotoğrafa bakıyordu. Dikkatlice incelerken, acaba kendisi de böyle bir kaliteli fotoğraf çekebilecek mi diye düşünüyordu? Bir mercek satan dükkan’dan 8*6 inch plakalı bir fotoğraf makinası satın aldı. Bu çalışmaları yaparken, çalıştığı sigorta şirketi battı. 1856 yılının baharında McLachlan’ın yanında yardımcı olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl içinde artık yaşlanmış olan Mclachlan, Brothers’ın dükkanı satın almasına izin verdi ve ayrıldı.
Brothers ıslak plaka ve fotogram yöntemleri ile portre çalışmalarından para kazanmaya başlamış ve Manchester Fotoğraf derneği’ne üye olmuştu. Dernek, ülkede ki ilk derneklerden olup, 1855 yılında kurulmuştu. Birçok etkili ve akademi insanları üyeydi. Brothers, eksik eğitiminden de olacak, bu kişilerle beraber olmaktan kendini hiçbir zaman rahat hissetmemişti ama yine de onlara saygı duyuyordu. James Nasmyth, endüstriyel buluşlarla ilgileniyordu, John Benjamin Dancer, stereo kamerayı bulmuştu. Fotoğraf, stereo bakış aleti ile 3 boyutlu bir derinlik kazanıyordu. Thornton ve Pickard da derneğin üyeleri idi ve fotoğraf kamerası üretmek için beraberce çalışmaya karar vermişlerdi.  Mudd, Sidebotham ve diğer üyeler Brothers’ı etkilemiş ve dernek belli bir süre de olsa dünya’da fotoğraf ile ilgili icatların merkezi olmuştu.
Profesör Bunsen, 1858 yılında Heidelberg Almanya’da elektroliz yöntemi ile ufak miktarlarda magnezyum üretmeyi başarmıştı. Takip eden yılda, Owen’s kolejinden Henry Roscoe ile magnezyumun fotokimyasal özellikleri üzerine işbirliği yaptı. Yaptıkları deneyler bittikten sonra çalışmalarını 1859 yılında Londra Kraliyet derneği’ne sundular. Parlaklığı ve yüksek aktinik özelliklerinden dolayı, magnezyumun fotoğrafta kullanılabileceğine inanıyorlardı. Metal çok rahatlıkla bir kibrit veya mum’la yakılabiliyordu.
Londra merkezli “Photographic News” dergisi yazı işleri müdürü William Crookes yapılan çalışmaları duymuş ve karanlık oda da ufak miktarda magnezyumla kendisi deneyecek kadar hayran olmuştu. Eser miktarda magnezyumdan dolayı başarılı olamadı ama yine de Ekim 1859 yılında dergide konuyla ilgili makale yayımladı.
Araştırma sonuçları Edward Sonstadt tarafından da duyulmuştu. Ticari boyutta satabilecek miktarda magnezyum üretebilir miydi acaba? diye düşünüyordu eğer Crookes bunun faydalı olacağını düşündüyse, para kazanabilir bir fikir olabilirdi. 1862 yılının başlarında önce Nottingham’da sonra Loughborough’da magnezyum cevheri ile çalışmalara başladı. Sonunda, iğne kafası büyüklüğünden yumurta büyüklüğüne değişik boylarda magnezyum üretmeyi başardı. Aynı yılın kasım ayında “magnezyum üretiminde iyileştirmeler” başlığında patent aldı.
Geçen aylarda, üretimi iyice rafine edip, bir kalıp magnezyumu Kraliyet enstitüsünden Profesör Michael Faraday’a sundu. “bu gerçekten bir başarıdır” diye açıkladı Faraday. 1864 yılında, daha büyük bir parça magnezyum verildiğinde ikinci yorumu “bir anda ateş almayacağını umuyorum” oldu. Aslında magnezyumu gerçek gücü çabuk ateş almasından geliyordu. Yaşlı profesörlerden biri büyük bir parça magnezyumu gördüğünde, bayağı heyecanlandı ve “şişelenmiş güneş”, “taşınabilir günışığı” diye şakımıştı. Sonstadt her ne kadar baştan magnezyumun ziynet eşyalarında gümüşü ikame edeceğini düşünse de görünüşe göre zenginliğe giden doğru yoldaydı.
Patentle ilgili birtakım zorluklar ve suçlamalarla karşılaşmasına rağmen fotoğraf dünyası tarafından magnezyumun ticari olarak kullanılmasını kolaylaştırdığı için saygı gördü. Üretimi üç bölümdü. İlkin, maden asit içinde eritilip, buharlaştırılan ve sonradan yıkayarak magnezyum klorür elde ediliyor. Daha sonra elde edilen madde, tuz ile karıştırılıp kurutulur, sodyum’la beraber indirgenmek üzere ısıtılır. Son aşamada iyi kötü sıkıştırılarak tutarlı bir kütle geride kalan işe yaramaz malzeme (çamur) yıkanarak elde edilir. Damıtarak (hidrojenli ortamda ısıtarak) ham metal saflaştırılır.
Topak halinde magnezyum kullanışlı değildi, kontrolsüz ve eşit yanmıyordu. İnce şerit gerekiyordu. Boş demir bloklarından geçirilen aynen kıyma gibi uzun şeritler halinde çıkmaya başladı.
 Sonstadt’ın patentlerini kullanarak, bay Mellor yeni kurulan magnezyum metali şirket müdürü olarak üretime başladı. Yavaş yavaş stok yapmaya başlamıştı ve tabii olarak ilk pazar fotoğrafçılıktı. Işığın gücünü karşılaştırmak normaldi ve en çok mum kullanıldığı için o yıllarda, magnezyum ışığı 74 mum ışığına eşitti. Işığın gücü ve kalitesinden dolayı, Sonstadt ve Mellor bu üründen iyi para kazanmayı bekliyorlardı.
Ürünün satılabilmesi için şirketin iki problemi vardı. Ürünün satılabilmesi ve reklam. Şubat 1864’te reklam yaparak pazara ilk satış Johnson, Matthey ve Şti tarafından yapılan satış olmuştur. Roscoe, başından beri magnezyumda ki gelişmeleri, kendisi önerdiği için magnezyumu dikkatle izliyordu. Brothers dahil birçok üye, Manchester Fotoğraf Derneği’ni bir anlaşmazlıktan dolayı terk etmiş ve Manchester Edebiyat ve Felsefe Derneği altında fotoğraf bölümünü kurmuşlardı. 9 Şubat 1864’de, toplantılardan birinde Roscoe magnezyumu yakmış ve herkes çok beğenmişti. Brothers bir parça Roscoe’dan temin etmiş ve deneylere başlamıştı. Yumru halinde aldığı magnezyumu, Brothers çekiçle döverek düz kağıt haline getirmiş daha sonra bunu makasla şerit halinde kesmiş ve fotoğraf çekmeye başlamıştı. Daha sonra dernekte ki arkadaşlarına;
“50 saniyelik magnezyum ışığı ile iyi bir negatif kopya aldığını belirtti- Kopya karanlık oda da yapılmıştı.”
Magnezyum telin yanabilmesi için, Magnezyum Metal şirketinin iki çalışanı William Mather ve Mr.Platt magnezyum lambasını icat ettiler.
Brothers, 22 Şubat 1864’de portre fotoğraf çekimlerinde magnezyumu kullanan ilk kişi oldu. Bu başarı ile Sonstadt’ın aldığı riskler nihayet meyvesini vermeye başlamıştı.
Brothers şerit halinde ki magnezyumun tel halindeki magnezyumdan daha iyi yandığını gördü ve magnezyum şirketine başvurdu. William Mather üretim makinalarının dizaynını değiştirerek artık şerit halinde de magnezyum üretmeye başlamıştı.
Magnezyum’la olan denemeleri devam eden Brothers, Paris’te ki Nadar gibi en iyi ışık açılarını ve en iyi yansıtıcıları bulmak için uğraşı veriyordu. Tıpkı Nadar gibi Brothers’da rakiplerine ticari üstünlük sağlayacaktı eğer portreleri günışığından bağımsız bir şekilde çekebilseydi. Büyük ihtimalle sadece bu üstünlüğü elde etmek için değil doğal merakı sonucunda da denemelerine devam etti.
Brothers aynı zamanda astrolojiye de meraklı bir insandı ve İskoç kraliyet derneğinden astrolog Profesör Charles Piazzi Smyth ile tanıştı. 1864 yılında, Smyth Mısır’a bir keşif gezisi düzenlemeye çalışıyordu. Ne yazık ki bilim çevrelerinden ve genel kamuoyundan çok fazla bir destek gelmemişti. Hatta birçok bilim çevrelerinde teorilerini açıklarken gülünmüştü bile kendisine. Moralini bozmayan Smyth, kendi parası ile gitmeye ve teorilerini destekleyecek bulguları bulurken fotoğraf çekmeyi de düşündü.
Mısır daha evvelden gitmemiş olsa bile Mısır hakkında bilgi sahibiydi. Mısır 19.yüzyılda biline popüler bir ülkeydi ve Mısır krallarının rölyefleri özellikle fotoğrafçılar tarafından kullanılmış ve bazıları bu işten çok para kazanmıştı. Bunlardan birisi de Francis Frith idi. Frith ıslak plaka yöntemini sıcak ve kuru ortamlarda kullanışlı bulmuyordu. Karanlık Çadırı cehennem sıcağı ile fırın gibi oluyor, sinekler ıslak plakalara yapışıyor ve zaman zaman kimyasallar yüksek ısıda akıyordu. Smyth tüm problemlerle yüzleşecekti. Dikkatli bir planlama ile hem kullanacağı kamerayı hem de kullanacağı emülsiyonu düşünmesi gerekiyordu. Daha sonra “Fakir bir adam’ın fotoğrafı” diye adlandıracağı çalışma da karşısına çıkacağını umduğu problemleri bertaraf etmek için birkaç adet yeniliğe imzasını attı.
II
Smyth ilk önce emülsiyonla ilgilendi. Plaka kullanımı oldukça yaygındı bununla beraber iki türü vardı; ıslak, kuru. Scott Archer’ın buluşundan icat edilen ıslak plaka yöntemi popüler olmakla beraber sıcak ve kumlu ortamda ideal olmaktan uzaktı. 1864 yılında fabrika yapımı kuru plakalar pek bilinmiyordu.
Normalde, plakalar eter ve barut pamuğundan imal edilmekle beraber en önemli nokta plakaların kurumasını engelleyecek bir malzemeden yapılmasıydı. Birçok malzeme denenmekle beraber en son yumurta akı hem yapıştırıcı hem de ıslak tutmak için kullanıldı. Bu denenen malzemeler arasında işe yarayacak en iyisiydi; ucuz, saydam ve yapışıktı.
Islak plakalar yerine sıcak ve kumlu ortama daha rahat gidecek olan kuru plakalardı fakat ıslak olanlara kıyasla ışığa daha az hassas olmaları ve imgelerin daha az net olmasından dolayı çokta tutulmadılar. Yine de, kimyasallardan ve karanlık oda ekipmanlarından kurtulmak ve daha hafif olmak için Smyth kuru plakalar kullanmaya karar verdi fakat bu seferde başka bir fikir aklına takıldı? Piramitlerin içinde fotoğraf çekebilecek miydi?
Brothers’ın Manchester’da karanlık oda da magnezyumla fotoğraf çekmekle ilgili çalışmaları duyulmaya başlamıştı. İlk resmi bilgiler, İskoçya Fotoğraf Derneği’nin 8 mart 1864’deki toplantısına, Edinburg’a ulaştı. Küçük parçalar halinde magnezyum yakıldı, bu metalle ilgili yazılan makaleler ve bilgiler okundu ve Brothers’ın ürettiği fotoğraflar paylaşıldı.
Diğer taraftan, Sidebotham Smyth’te keşif hazırlıklarında yardımcı oluyordu. Hazırlıklar yapılırken hala yeraltında çekeceği fotoğraflar konusunu düşünüyordu. Kuru plakaları kullanma konusu hala hassastı. Pahalı olan magnezyumu ıslak plakalara göre yarı yarıya kötü bir sonuç verecek bir fotoğraf için kullanmak yerine ıslak plakalar kullanmak ve magnezyumdan tasarruf etmek daha mantıklıydı. Bundan dolayı, normal bir kamera yerine, Smyth yeni, daha ufak ve Mısır’ın şartlarında kullanabileceği bir kamera tasarlamaya başladı ve böylelikle Frith’in yaşadığı problemleri bir şekilde bertaraf etmeyi umuyordu.
Prensipte kullanımda ve taşımada hala ekipmanlarını ufak, hafif ve kolay kullanılır tutmak istiyordu. Frith’in başına bela olan sıcak, kum ve sinekleri düşündüğünde, Smyth ıslak plakaları ve kimyasalları kamera içinde tutacak şekilde tasarladı. Hem boyuttan hem de ağırlıktan tasarruf etmek için elinde zaten var olan 3*1 inçlik cam plakaları seçti: Mikroskop camları.
Smyth için Edinburg’lu marangoz ustası John Air tarafından bir araya getirilen kamera sistemi bir başyapıt niteliğindeydi ve Smyth’in ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Lensler, bir uzatılmış koruma kapağı ile korunuyor ve sadece 1 inçlik çok ufak kare negatifler veriyordu. Lenslerin arkasında oldukça yaratıcı bir şekilde yaylı, sarsılmayı engellemek için, elle kontrol edilebilen diyafram vardı. Ön plana daha fazla ışık gelsin ve daha düzgün bir negatif elde edebilmek için daha fazla ışık alabilmesi için diyaframa özel bir şekil verilmişti. Kamera’nın arkasında su geçirmez sert kauçuktan yapılma plakaların vidalandığı yer vardı. Kutunun önünde lensleri koruyan ve tam 1 inçlik, optik açıdan mükemmel cam ve onun önünde kayan siyah metal plaka vardı.
Sistemin güzelliği, ıslak plakaların uzun süreler boyu hassas kalması, kurumamasıydı. Sabahtan plakaların hazırlanması, öğlen çekim yapılması ve akşama istendiği vakitte negatif alınması yani kısacası uzun süreler bekleyebilmek çok iyiydi. Frith’in yaşadığı problemler çözülmüştü. Denklaşörlere de metal bir çubuk yaptıran Smyth, bu makinadan iki tane yaptırdığı için stereoskopik fotoğraflarda çekebilecekti. Sistem hatasız çalışıyordu, Smyth’in yaptığı buluş muhteşem olmakla beraber kendisi çok böbürlenmiyordu.
Yeni kameraları, magnezyumu ve eşiyle beraber Kasım 1864’te Mısır’a doğru yola çıktı. Smyth’in projesi basında yer almakla beraber gidişi sessiz oldu, kimsecikler yoktu. Bununla birlikte magnezyumun kullanılması alkışlandı.
Eylül 1864 tarihi itibarıyla, Brothers portre çekimlerinde magnezyum kullanımında ustalaşmıştı ama magnezyumun gerçek değerini göstermek için daha iddialı bir girişimde bulunmayı düşündü. Smyth piramitlerin içinde fotoğraf çekerken magnezyum kullanacağını ilan etmişti neden eve yakın bir yeraltında/mağara da olmasın ki? Yeraltında fotoğraf çekmek, ziyaretçilerin yeraltına girmesinde aydınlatma olarak kullanılan Bengal ışığı kullanılması ile teşebbüs edilmiş olabilirdi ama Bengal ışığı genelde kalın bir duman çıkartıp tavanları ve duvarları siyaha boyuyordu. Ortamın duman altı kalması bile Bengal ışığı ile fotoğraf çekimini anlamsız kılıyordu.
Brothers’ın amacı bir yer altı fotoğrafı çekmek değil, magnezyum ışığının çok iyi olduğunu kanıtlamaktı. Yeraltında fotoğraf çekmeye iten fikirler ne olursa olsun Brothers bunu yapacaktı ve Derbyshire’a bağlı Castleton bölgesini bu işi gerçekleştirmek için seçti. Castleton köyü civarında dört adet mağara turistik amaçlı kullanıma açıktı ve 27 ocak 1865 tarihinde Brothers, iki arkadaşı ve teknik bir sürü ıvır zıvır fotoğraf malzemeleri ile Blue John Caverns’ın kapısındaydı. Ne yazık ki, mağara kapısı kilitliydi ve soğukta beklemeye mecbur kaldılar. Kapı açıldıktan sonra iki arkadaşı ile beraber mağaranın merdivenlerinden aşağıya indiler ve yeterince büyük bir salon bulduklarında, üçayağı hazırlayıp etrafı incelemeye başladılar. Tavandan üzerinde mum artıkları olan eski bir şamdan makara ile asılıydı. Turist sezonunda bu daha yukarı çekilip kalker kristallerin parlaması sağlanıyordu. Yerde, orda burada kayalar duruyor ve duvarlarda oluşum perdeleri vardı.
Brothers stereoskopik kamera kullanıyordu. Bu kameranın iki lensi vardı ve hafif değişik açılardan çektiği görüntüler, stereoskopik görüntüleyici ile bakıldığında üç boyutlu, gerçeğe yakın bir görüntü veriyordu.
Her şeyi hazırladıktan sonra, Brothers ilk çekimi yaptı, magnezyum sol taraftan yakılmıştı ve oda çok iyi aydınlanmıştı. Pozlama süresi 5 dakika sürmüş ve sonra negatifin banyosu yapılmıştı. Ne yazık ki, poz sisli çıkmıştı. Ya sıcaklık farkından ya da Brothers ve arkadaşların nefeslerinden çıkan buhar bir şekilde pozu etkilemişti. Sonuçta ne olursa olsun, yanan magnezyumdan çıkan duman çok fazlaydı ve daha başka çekime imkan vermiyordu. Toplandılar ve çıktılar. Bir haftadan kısa bir süre sonra, Edebiyat ve Felsefe derneği üyelerine sonuçları gösterirken her ne kadar poz dumanlı veya sisli olmasına rağmen, magnezyumun karanlığı çok iyi aydınlattığını kanıtladığını iddia ederek onun için bu deney bitmişti
Brothers dünya’da ilk defa magnezyumu ışığı kullanarak yeraltında ve ilk defa mağara’da fotoğraf çeken kişi olmuştu.
Hemen arkasından Jackson, dünya’daki ilk maden fotoğrafını çekmişti. Kamuoyuna göre, Nadar kemikler, kafatasları ve yer altı dünyası ile bayağı ilgi çekmişti. Buna kıyasla, Brothers ve Jackson’un pozları sıkıcıydı. Bununla beraber, Smyth Mısır’da ve büyük piramit içindeki kral mezarının fotoğrafını çekmek için uğraşıyordu. Kendi icadı olan kamerasına alışmasına rağmen mezar odasında pozu çekmeye çalışırken magnezyum ile deneyimi yoktu. Hazırlandıktan sonra önce 60 granül (yaklaşık 4 gram) daha sonra 100 granül ve sonra 120 granül negatifleri iyi çıkarması gerekirken giderek daha silik çıkarttı. Magnezyum, kimyasallar ve yağlardan çıkan duman ortama kötüleştirmiş ve her poz çok kötü çıkmıştı. Günlerce uğraştıktan sonra birkaç tane düzgün pozlanan fotoğraf elde etmişti. Bu fotoğraflardan bugüne sadece 4 tane kalmıştır. Yeraltında çektiği fotoğraflar hakkında ilk iletişimi Magnezyum Metal Şirketi’nden William Matner yapmış ve mektup yazmıştır. William Matner bu fırsatı hemen değerlendirip, mektubun “The British Journal of Photography” ve “The Photographic News” da yayınlanmasını sağlamıştır.
Smyth aynı zamanda 1 inçlik plakalar kullandığı için negatifleri de çok ufaktı. Büyük boyutlarda basabilmek için büyüteçli bir alet lazımdı. O günlerde hangi boy fotoğraf elde edilmek isteniyorsa o boyda plakalar kullanılıyordu genelde. Büyüteçle ufak negatiften basmasına rağmen Smyth fotoğrafların kalitesinden çokta bir şey kaybetmemişti. Fotoğraflar çok güzel çıkmıştı.
Fotoğrafçılık camiası ve kamuoyu Smyth çektiği fotoğraflardan ve magnezyum kullanarak çekilen yer altı fotoğraflarından oldukça etkilenmişti.
Neden? William White Eylül 1865’de sormuştu mağaraların, mezarlıkların, madenlerin fotoğraflarını çekemez miyiz? İngiliz Derneği 35. Yıllık toplantısında dikkatle kendisini dinliyordu. White magnezyum yakmanın her türlü yönünü açıklayan, magnezyum lamba çeşitlerini de içeren, bir makale yazmıştı.
1866 yılının sonuna gelindiğinde magnezyumun fiyatı üretim ve satış arttıkça düşmüştü. Daha sonraki yıllarda magnezyumun başka kullanım alanları bulunmasına rağmen Brothers ve Smyth sayesinde en iyi kullanım şekli fotoğraf çekimlerinde olmuştur.
HAREKETLİ RESİMLER
19 yüzyıl içinde fotoğraf malzemeleri ve çekim teknikleri düzenli bir şekilde gelişerek, yer altı fotoğrafların artmasına katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, hem yeraltından hem de yerüstünde, fotoğrafta tek bir ve belirgin bir problem vardı çözülmesi gereken, hareketin, film üzerinde yakalanması.
19 yüzyılın sonlarında kadar kaba da olsa cine-kameralar vardı fakat bunlarla yeraltında çekim yapmak, durağan fotoğraf çekmedeki problemlerin haricinde başka problemleri getiriyordu. Sine kameralar, filmin lenslerin arkasından geçerken her karenin ışığa maruz kalması gerekiyordu. Bu operasyonun mekaniği her filmin karesinin çok kısa perde zamanına maruz kalmaktadır. Dolayısıyla, enstantene hızı sabit olduğundan, her kare çok yoğun ışığa maruz kalmalı ki, düzgün bir film karesi olsun. Bu yeraltında çok ama çok büyük bir problem yaratıyordu. Devamlı yanan bir parlak ışığı yeraltında organize etmek çok zordu. İşte bu sorundan dolayı, ekipmanlardan veya başka bir şeyden değil, yeraltında film yapılması engellenmiştir.
Mağaralarla ilgili ilk sinema filmi 1896 yapılmıştır. Kamera, belli bir sahneyi çekerken, film gösteren makinesi ile de çekilen sahneye bakılıyordu. Bu makineler, Thomas Edison’un buluş ekibinin bir üyesi olan, Amerika’da oturan İngiliz Dickson tarafından bulunmuştu. Edison buluşa patentlemişti ve bütün dünyada hem kameranın hem de film gösterme makinesinin satışını denetliyordu. O zamanlar kullanılan filmler bugünkü 35 mm filmlere çok benziyordu.
Bununla birlikte, bu makineler İngiltere’de patentlenmemişti ve 1894 Ekim’inde piyasaya sürüldüğünde Robert W. ‘Daddy’ Paul tarafından kopyalanmıştı. Edison’un film gösterme makinesi az bulunuyordu ve Paul bunun sayesinde yaptığı kopyalarla iyi bir geçim sağlamıştı. Yaptıkları oldukça iyiydi ve buna karşılık talepte çok iyiydi ama bitmiş filmleri azdı. Edison kendi filmlerini sadece kendi makinelerini satın alanlara veriyordu dolayısıyla gösterecek filmi olmayan Paul kendi yaptığı film gösterme makinesini satamama riski vardı. 1895 martında Paul profesyonel fotoğrafçı Birt Acres ile birlik yaptı ve ikisi İngiltere’nin ilk sine makinesini icat ederek film yapımı ve dolayısıyla Paul’un de film gösterme makinesinin satışına destek oldular. Onlardan çok kısa bir süre sonra Fransız Lumiere kardeşler ilk “gerçek” film projektörünü icat ettiler ve onları takip eden aylarda Paul ve Acres bir icat daha yaptılar. Fakat problem devam ediyordu, projektörü satmak için film gerekiyordu.
1895 yılında bu ikili önceleri beraber daha sonra ayrı ayrı, birçok film yapmışlardı. Paul dünya’daki ilk renkli filmleri (siyah-beyaz filmi elle renklendirerek) yapmış ve 1896’da yaklaşık 70’e yakın film yapmıştı. Aralarında en popüler olan “A sea cave near Lisbon” (Lizbon yakınında bir deniz mağarası), normalde sinemaseverlere gösterilen filmlerden iki katı uzunluğundaydı, 80 ft ve yaklaşık 1 ila 2 dakika kadar sürüyordu.
Buna benzer film çekme teşebbüsleri 1915’lerde Amerika Kentucky’de White’s Mağarasında yapılmakla birlikte nasıl bir teknik kullanıldığı bilinmiyor ve film kalitesinin çok düşük olduğu biliniyordu. Bu teşebbüsten evvel 1913’te Güney Afrika Kongo mağaralarında çekme fikri vardı ama gerçekleşmedi.  Özellikle İngiltere imparatorluğu sergisinde gündeme gelen Kongo mağaraları birçok sebepten 1925 yılına kadar aralıklarla teşebbüs edilip bırakılmıştır. Bu denemelerden birisinde film makarası kullanılmıştır ve ışıklandırma maliyetlerine katlanabilinse, film makaraları yeraltında kullanılabilirdi. 1920’ler makara filmler için deney yıllarıydı. Bir format ise haber film makarasıydı. 1924 yılında Carlsbad mağaraları, Amerika’nın milli mirası olarak kabul edildiğinde birçok kısa haber film makarası yapıldı. Bu haber filmlerinden sonra Carlsbad, muhteşem oluşumları ve ulusal meraktan birçok kez Hollywood filmlerinde ve haber makaralarında kullanıldı.
İkinci Dünya savaşından önce sekiz filmin bir kısmı mağaralarda çekilmişti ve birçok haber filmi çekimi olmuştu. Carlsbad’la ilgili birçok haber filmi yapılırken başka mağaralarda da buna benzer çekimler yapılıyordu. 14 Ağustos 1920 yılında Virginia’da açılan Endless mağarasında Amerikan müzesi ve kaşifler kulübü tarafından yapılan keşiflerde de çekimler yapıldı. 1925-1927 yılları  arasında Russell Trall Neville arkadaşlarının ve ailesinin yardımıyla 16 mm’lik “In the Cellar of The World” adlı bir film yaptı. Bu filmde ilk defa mağaralarının keşfedilişini gösteren çekimler vardı. Bunun için Neville, Kentucky’daki birçok mağarayı kullandı; Colossal mağaraları, Mammoth mağarası, Indiana’daki Wyandotte ve Marengo mağaralarıyla beraber kuzey-doğu’daki irili ufaklı mağaraları kullanmıştı.
Neville ışıklandırma için 30 saniye yanan magnezyum meşaleler kullanmıştır. Birçok çekilen film dizisi oldukça iyi aydınlatılmakla beraber bazı büyük salonlarda tavanda duman birikmiş ve mağaracıların üzerine çökmüştür. Neville’in kullanabileceği teknolojiyi düşünürsek yapılan film gerçekten iyiydi.
Yeraltını gösteren hareketli filmler artmaya başlamıştı. 1926’da Minnesota’da maden güvenliğini anlatan bir film yapıldı. 1928 yılında Çekoslavakya’da “Demanovske Jeskyne” isimli bir film yapıldı. Aynı zamanlarda Fransa St.Cezaire mağarasında  “Phroso” adlı film Mercanton tarafından yapıldı.  Neville’in filmleri hariç diğer bütün filmler turistik mağaraların kolay ulaşılabilir kısımlarında oluşumların olduğu ve seyirciyi çekecek yerlerde çekilmişti.  Sıra İngilizlere gelmişti. Bristol Üniversitesi Mağarabilim derneğinden Prof. Edgar Kingsley Tratman Mendip mağaralarının filmini çekmek istedi. Tratman’a, Neville’den hiçbir haberi olmadan, gerçek mağaracılarla yeraltında film çekme fikri geldi.  Bir amatör için ışık kaynağı için magnezyum kullanmak pahalıydı o yüzden Tratman, Tilley Lamp Firması’nın parafin lambalarını kullanmaya karar verdi. Parafin lambalarının da kullanım zorlukları olmasına rağmen Tratman beş tane kullanmıştı ve buna rağmen yeterince ışık yoktu.  16 mm’lik film üzerinde düzgün bir pozlama için, Tratman film çekme hızını yarıya düşürerek her kareye daha fazla ışık düşmesini sağladı. Fakat projektörler belli bir hızda çalıştığı için, filme mağara içinde ilerleyen mağaracılar çok hızlı hareket ediyor görünüyordu. Bunu ortadan kaldırmak için mağaracılar çekimlerde yavaş hareket ettiler fakat düzgün zeminde hareket etmeyen mağaracılar zaman zaman düştüklerinde filmde hızlı düşüş sergiliyordu. Her mağaracıyı model şeklinde hareket ettirmek neredeyse imkansızdı ama yine de çekimlerde herkes mutluydu.
20 yıllık kısa bir zaman diliminde, teknolojik gelişim hızı sine fim çekimlerinin belli yaratıcılıkla amatörlere bile sine film çekmesine izin verdi.
Hem Neville hem de Tratman’ın filmleri “doğal” mağaraların filmlerde yer alabileceğini göstermekle beraber kamuoyunu eğiten ve bilinçlendiren Holywood’un kısa haber filmleri ve filmleriydi.
SAVAŞ SONRASI YER ALTI
İkinci dünya savaşını takiben, birçok mağara araştırma dernekleri ve grupları ortaya çıktı. Bu zamana kadar geçen sürede artık fotoğraf teknikleri iyice anlaşılmış ve değişen teknolojiler kullanılmaya başlanmıştı. İnsanların artan faaliyetlerle yeraltını keşfetmesiyle, doğal olarak her yerde yer altı ile ilgili birçok fotoğraf çekilmeye başlandı.
1950’lerin başlarında birçok yeraltında nasıl fotoğraf çekileceği ile ilgili kitaplar yayımlandı. Fransa’da 1952 yılında sadece yeraltında fotoğraf çekmek için kitap basıldı. 1953 yılında basılan “İngiliz mağaracılığı” adlı kitapta fotoğraf çekmekle ilgili bir bölüm vardı. 1950’lerin sonuna gelindiğinde ampül flaşlar, toz flaşların yerine almıştı. Mağara fotoğrafçılığı için ampül flaşlar pahalı, kırılgan ve hacimli olmalarına rağmen 1960’ların sonuna doğru düşen fiyatlarıyla beraber toz flaşlar tamamen mağara fotoğrafçılığından kalkmıştı.
Özellikle sulu mağaralarda ve sulu ortamlarda toz flaşların yerine kullanılan ampül flaş kullanımı önem kazandı. Sualtı fotoğrafçılığı açık denizlerde başlamakla beraber mağarada suda henüz bir şey yoktu. Savaş sırasında bubi tuzakları olup olmadığını anlamak için su geçirmez kameralar ve ışıklarla madenlerdeki su dolu tünellere bakılıyordu ama mağaracılıkta yeni galeriler bulmak dürtüsü yeni bir operasyonu gerekli kıldı; mağara dalgıçlığı.
İngiltere’de ki Swildon’s Hole mağarasındaki gibi mağaralarda kuru galerilerin sonuna kadar araştırılması ve mağaranın kireçtaşında daha diplere gitmesi ama sualtında gitmesiyle sifonlar meydana gelmektedir. Bu sifonları aşmak devamını araştırabilmek için 1946 yılında “mağara dalgıç grubu” oluşmuştur. Dalgıçlık malzemeleri oldukça kabaydı ve sualtında yerde yürüyebilmek için kurşun botlar giyiliyordu. Hattın kaybolması, görüş olmayan suda dalgıcın takılıp düşmesi yapılan işin riskini artırıyordu. Grubun kurulmasının ilk yıllarında birçok dalgıç ölmüştü. Hattın kurulabilmesi için, dalgıçlar kendi araçlarını yaratmışlardı; “Apparatus for Laying Out Line And Underwater Navigation”- AFLOLAUN veya kısaca AFLO deniyordu. Hat bir makaradan geliyor, önde bir pusula yönü gösteriyor ve araba farı, araba aküsü ile çalışan, önde suyu aydınlatıyordu. Bu AFLO aygıtına daha sonra dalgıçlar yaptıkları işi belgelemek için mart 1955’de Luke Devenish sualtı kamerası ekledi.
Sualtı kamerasının arkasına su geçirmez ampül flaşları klipslerle tutturan Devenish, kamerasından (AFLO aygıtından) 18 inçlik mesafede yansıtıcı ile flaşları patlatıyordu. O zamanın en iyi ekipmanları olmasına rağmen, Wookey hole mağarasındaki sualtı fotoğraf çalışmalarında kötü sonuçlar aldı. Sudaki toprak ve çamur parçaları parlıyor, çekilen imgeyi bozuyor ve flaşlar da kameraya çok yakındı. Devenish, kameradan uzak bir mesafede flaşı patlatmanın çözümünü bulmalıydı.
Bu gerçekten bir problem oluşturuyordu. Sualtında kurşun ayakkabılarla yürüyen bir dalgıcın sedimantasyon kaldırmadan yürümesi ve fotoğraf çekmesi imkansızdı. Devenish, sabır ve kararlılığını 12 fit uzaklığa bir üç ayağın üzerine flaşı koyarak gösterdi. Kamera ve AFLO aygıtına gidip, yaklaşık 15-20 dakika yavaşça soluyarak bekleyip, sedimentasyon tabana oturduktan sonra AFLO aygıtının kornasına basıp hazır olduğunu bildirdi. Diğer dalgıç suya girdi ve flaşlar patladı. Sonuçlar tatminkar olsa da, Devenish’in ilgisi 1956 yılında bitti ve fotoğraf çekmeyi bıraktı.
Yer altı fotoğrafçılığını etkileyen sadece ampül flaşlar ve sualtı kamera teknolojisi değildi. Renkli film kullanımı, film hassasiyeti arttıkça ve fiyatı düştükçe arttı. Elektronik flaşlarda gelişme içindeydi. 1940 yılında, ilk ticari kullanıma sunulan elektronik flaşlar (Kodatrons) Kodak tarafından üretilmiş ve genelde stüdyo fotoğrafçılığı içindi. 1948’de transistörlerin bulunmasıyla, elektronik flaşlar küçüldü ve hafifledi. 1960’lı yıllarda mağaracılar tüketilen ampül flaşlar yerine elektronik flaş kullanımına geçti ve zamanla tıpkı toz flaşların yerini alan ampül flaşlar gibi, elektronik flaşlarda ampül flaşların yerini aldı. Sadece maliyetle değil ama değişik ışık karakteristiğinden dolayı elektronik flaşlar ampül flaşlardan farklıydı. Aydınlatma açısı, ampül flaşlardan daha dar ve flaşın aydınlatma süresi çok kısaydı (saniyede 1/20.000’ne kıyasla saniyede 1/30). Çekimde bunlar farklılık yaratıyordu; ampül flaşla çekilen hareketli sular bulanık, elektronik flaşla çekilende donuyordu.
 Mağaracılar bir problemi her zaman bir çözümle aşabilme kapasitesine sahiptir. Mağaracıların yaratıcılıkları sayesinde bugünkü mağara araştırma ve mağaracılık seviyesine gelmiş bulunuyoruz.
Mağaralar acımasız, güzel, şok edici, sessiz sakin, dramatik ve ilham taşıyan ortamlardır ve dikkat edersek, bu ortam çok değişmeden bir nesilden öbür nesle aktarılabilir. Her çağda, mağaranın bu atmosferini kaydetmek zordu ve başarı kendi başına takdirini getiriyordu.
İşte bu mücadele deki eğlence, sihir ve tatmin olma duygusu, insanlığın karanlığı fotoğraflama çabasında çıkmaktadır.

Tercüme eden ve derleyen: Ender Usuloğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg