10 Aralık 2010 Cuma

DOĞA’DA KAYBOLMAK: YERÜSTÜ VE YERALTI

Hemen hemen birçok insanın başından doğa da kaybolma hikayelerini duymuşsunuzdur. Ben de burada doğa sporlarından biri olan mağaracılık bakış açısıyla, hem yerüstünden hem de yeraltından birer hikaye aktarmak isterim.

Genelde mağaracılık da iki türlü gezi düzenlenir. Birisi yüzey araştırmasıdır, yani potansiyel bir bölgeye gidilir ve haritalar yardımı ile yürüyerek mağaralar tespit edilir. Bir de, varolan, bilinen fakat araştırılmamış veya araştırılması bitirilmiş mağaralara çeşitli etkinlikler için düzenlenen gezilerdir.

Zonguldak, Ovacuma, Karlık yaylasına, kışın üç tane Skoda arabayla vardık. Gezinin amacı, Karlık yaylası civarındaki yaylalar da, 25.000 lik harita'da gözüken düden işaretlerine bakmak, yeni mağaralar bulmak ve kışın Karlık düdeni’ne girmekti. Geldiğimiz ilk gün yaylaya varmamız bayağı bir zaman aldı. Tekerlekleri gömecek kadar kar omakla beraber ikinci gün muhteşem bir hava vardı. 1/25.000’lik haritayı inceledikten sonra ben, Osman Demirel, Cenk Borluk, Evren Günay ve Abidin Akbatur, başladık ilerlemeye. Diğer yaylaya geldik, bakındık, birkaç toprak düden haricinde (Düden: Kapalı su havzalarının suyunu çeken su delikleri, bazıları toprakla tıkalıdır)birşey bulamadık ama çok güzel vakit geçirdik. Güzel güneşli hava yavaş yavaş bulutlu bir havaya dönüştü ve inceden inceden kar yağmaya başladı. Ufak bir konuşmanın ardından geldiğimiz yoldan değil, kesek (Toroslar’da yerel dilde kestirme yol demektir) olacağını düşündüğümüz tepenin üzerinden aşarak gitmeye karar verdik ve tırmanmaya başladık. Fakat tepenin nispeten düz olması giderek bastıran kar, ki sonra yavaş yavaş yağmura dönmeye başlamıştı, ekibin kendi içinde tekrar bir tartışma başlattı. Sonunda, ekibimiz dağdan aşağıya dönüp, geldiğimiz yoldan dönmeye karar verdi. Havanın yavaş yavaş kararması da bu kararda etkili oldu. Dağdan inerken ki halimiz çok komikti. Herkes paldır küldür bir an önce yaylaya inmek için yarı kayarak yarı hoplayarak zıplayarak, binbir emekle çıktığımız dağdan son hızla iniyorduk. Tabii, doğal sonuç, kayanlar ve düşen arkadaşlar, komik bir manzaraydı.

Geldiğimiz yöne doğru ilerlemeye başladık fakat gelirken derenin sol tarafından inmiştik şimdi sağ tarafından tırmanmaya başlamıştık. Yağmur yavaştan hızlanmakta, yerdeki parçalı karları eritmekteydi. Tırmana tırmana bir eşiğe geldik. Artık bu noktada, ekip ikiye bölündü. Osman ve Evren sağdan devam etmekte israr ediyor, ben ve Abidin sol cenaptan aşağıya inmemiz konusunda ısrar ediyorduk. Osman’ın ısrarı, yerdeki ayak izine benzeyen yer yer eriyen karlardı. Ayağını eriyen karların yarattığı izin yanına koyup bak bu bizim ayak izlerimiz diyordu, ben de yağmur yağıyor karları eritiyor bu yüzden izler böyle geniş diye iddia ediyordum. Orada, ayrılmaya karar verdik. Normalde ayrılmamalıydık. Elimizde ne varsa bölüştük. Kibritler ve benzeri eşyaları. Evren'in lafını unutmuyorum. O klasik gülüşü ve ıslak pırasa saçları ile "adil bir yarış olsun arkadaşlar" demişti. Helalleştik. Ben ve Abidin, kısa sürede eşiği geçip, aşağıya indik. Yaklaşık 10 dakika sonra karlık yaylasında ilk yayla evini gördük ve tabii hemen Osman'lara gelmeleri için bağırmaya başladık...heyoo Osman heyoo Evren....". Saatler geçti. Biz yayla evinde ısınıp yemeğe başladık. Evde ki diğer arkadaşlar, arabalara atlayıp bütün yayla boyunca farları yakıp, korna öttürdüler. Belki 1-2 saat. Yağmur da sicim gibi indirmeye başlamıştı. Nihayet vazgeçtiler. Yaklaşık 8.oo'e doğru, kapıda iki tane tip belirdi. Osman ve Evren..Sırılsıklam bir şekilde, kol maşetlerinden ince sular akıyordu. Meğerse, dağlarda dolaşıp, yollardan birine inip başka bir yere gitmişler. Fenerlerinin pilleri bitmiş. Karanlıkta yolu bulabilmişler. Allahtan ikisi de tecrübeliydi..Biz de beklerken ikirciklenmiştik, nerede bu adamlar diye?..

Kahkahalar arasında, kısa sürede neşemiz yerine gelmişti...

Türkiye’de ki çoğrafi karakteristiğine bakarsanız çoğu mağara dikey özellikli olup yatay giden mağaralar da çok fazla dallanıp budaklanmadan giden bir özellik gösterir. Ağustos ayın da, Türkiye’nin turizme açılmış ilk mağarası olan İnsuyundayız. İnsuyu, yatay bir mağaradır. İnsuyunda ki son büyük gölden sonra ince dar bir delikten sonra turizme açılmamış bölüme geçersiniz. Turizme açılmamış bölümde birbirini takip eden ve göllerle birbirine bağlanan çok büyük salonlardan oluşmaktadır.

Gezimizin amacı, göllere dalıp, yeraltı sularının nereye gittiğini araştırmak ve turistik olmayan bölümün haritasını çizmek için ölçüm yapmaktı. 4 kişilik bir ekiple, mağaranın sonuna her tarafı araştıra araştıra ilerledik. Yaklaşık 5 saat geçtikten sonra, dönüşe geçtik. Dönüş oldukça yavaş gidiyordu çünkü santim santim tabir yerindeyse, koca koca salonları ölçüyorduk. Mağara’nın turizme açık olmayan bölümün ilk salonuna bağlanan ve muz gölü diye adlandırdığımız göle geldik. Yaklaşık mağaraya girişimizden itibaren tam 13 saat geçmişti. Yorgunluktan gölden geldiğimizi unutup, yarım saat kırkbeş dakika,diğer salona pasaj bulmak için arandık. Bir sürü ufak deliğe girdik, çıktık. Diğer arkadaşların hepsi yorgunluktan birer kayaya tünemiş benim bir delikten öbür deliğe girmemi seyrediyorlardı. “ tamam, aklımı sıyırdım” derken, golden geldiğimizi hatırladık. Neyse sonunda gölü botla geçip son salona vardık. 15 saat sonra mağara’dan çıkmıştık. 20 yıllık mağaracılık hayatımda ilk defa mağara da kaybolmuştum. Hoş değildi ama tedarikliydik, kaybolsak bile uzun saatler, bizi kurtarmaları için bekleyebilirdik. Neyse ki buna gerek kalmadı.

Insuyu tesislerinde öğlen yemeğimizi yerken keyfimiz yerine gelmişti. Bir işi başarmak ve bitirmek, büyük haz vermişti.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg