28 Aralık 2010 Salı

AKTİFLİK KRİTERİ



Eskiden BÜMAK'ta mağaracılık yaparken AKTİFLİK kriteri diye kavramla tanışmıştım. Kavramın özü, BÜMAK'a üye olanların içinden belli sayıda mağaralara girenler, ki bu kriter yön-kur tarafından konulurdu, aktif mağaracı olurdu ve genel kurul'da oy verme hakkına ve dolayısıyla kulübün aktivitelerinde ya da kısacası yönü konusunda söz sahibi olurdu.
Bizde mezun olduktan sonra kurduğumuz dernek veya gruplarda bu aktiflik kriterini devam ettirdik. Aktiflik kriterinin diğer bir amacıda, gördüğüm kadarıyla, üyeleri harekete geçirmek ve daha sık mağaralara girmelerini sağlamak, projelerde yer almalarını veya yapılacak işlerin ucundan bir şekilde tutmalarını sağlamaktı ve bu hala da öyle.
Acaba bu aktiflik kriterini, kurumlara yani dernek, üniversite kulüpleri veya gruplara uygulasak ya da teoride uygulansa, böyle bir kriter kurumları daha fazla mağaraya girmeye, çalışmaya teşvik eder mi? Ne bileyim yılda 10 gezi yapmayan gruplar, bir üst yapıda aktiflik kriterince aktif olamıyorlar ve oy veremiyorlar. Aktif olmayan kurumlarda söz sahibi olamıyor böylelikle. 
Objektif kriterlere göre böyle bir aktiflik kriteri konulsa, birbirleri ile dost ve gönül bağı olan kurumlardan birisi çalışırken diğeri oturduğu yerde, göreceli olarak, bir şey yapmıyorsa ve maalesef "meyve veren ağaç taşlanır" zihniyetinde olduğumuz için herkes çalışanı dövüyorsa, o zaman çalışan bir kurumun diğer çalışmayan kurumları yanlarında sırf dost diye taşıması kendi kendilerine yaptıkları bir haksızlık değil mi? yoksa oy kaygısı mı? yoksa "zaten o kadar az kişiyiz ki, çalışmasalar bile, ki içten içe bir şey yapmadıklarını biliriz (göreceli olarak), oluşumun içinde olsunlar" deriz. Temennim son şıktır.
Tabii, işin teorisinden bahsediyoruz böyle bir aktiflik kriteri konulamayacağı aşikar ama belki de bir genelleme yaparak "aynası iştir kişinin lafa bakılmaz" atasözümüzü bir avuç içi kadar olan mağaracılık camiasında kendimize "yönerge" edinsek sanırım güzel bir aktiflik kriteri olurdu hepimize.

17 Aralık 2010 Cuma

JEAN MICHEL JARRE’DAN MANOVAR’A MAĞARACILIK

Metin (Albükrek)’in ilk seyrettiğim dia gösterisinin zamanını hatırlamıyorum ama müziğini bugün bile severek dinliyorum. Jean Michel Jarre.

Metin’in o güzel diaları ile new age tarzı Jean’ın müziği gerçekten göğsümü kabartıyor, içimdeki duygulara hitap ediyor ve o an mağaraya gitme hissi uyandırıyordu. Jean Michel’in müziği mağara girdiğimde neler hissettiğimi iyi yansıtan müziklerden biri. Sonraları Jean Michel’den sonra Kitaro, Vangelis ve diğer new age müzisyenleri ile tanıştım. Üniversite sırasında metal müzik de dinliyordum ama hiçbir zaman dia seyrederken ve mağaraya gitme hissi uyandıran bir müzik türü değildi. Bu müzik bende sanki keşfedilmemiş uzayın derinliklerine yapılan yolculuğu (nasılsa) hissettiriyordu. Gizemli ve nispeten sessiz.

Yıllar geçtikçe, yavaş yavaş “acı çekmek” sloganı ile kamplara gider olduğumuzdan mıdır bilinmez eve dönüşte ufak tefek yara ve berelerim hoşuma gitmeye başlamıştı. 2006 yazında, Taşeli Macar yaylasında BÜMAK etkinliği Bulgarlarla beraber yapılıyordu. Düğün alanı mevkiinde içinde yıllardır aklımda kalan bir cula deliği vardı. 1990’larda BÜMAK zamanında oraya inilmiş ve 100 metrenin altına kadar gidilmişti. Son noktası daralmıştı, işte orası patlatılabilir miydi? Atladık arabalarına ve düğün alanı mevkiine “Manovar” müziği eşliğinde koyulduk yola. Manovar metal müzik yapan bir grup. Arabanın bagajında, patlayıcılar, Bulgarlara bakıyorum çaktırmadan, hafif el ve kafa tempoları, ağızda mırıldanmalar, adamlar sanki savaşa gidiyorlar. Sonradan öğrendim meğer Manovar grubu eski çağlardaki destansı savaşları, yiğitliği, savaşları müziklerinde yaşatan bir grup. En son araba dururken aklımda kalan son sözler şuydu hoparlörden gelen “Father, father I look up to youuuuu!”. Vay anam! Nerde lan benim kılıcım diyesim geldi içimden. Epik bir şarkının içindeyken gerçeklere dönmüştük. Bulgarlar, mağaraya indi bizde ali yamaç’la beraber araba da bekliyoruz. Ali genelde caz ve benzeri müzik türleri sevdiği halde o da tempo tutuyor, biz kılıç şakırtıları arasında bangır bangır müzik dinliyoruz.

Bu geziden sonra özellikle manovar sayesinde tekrar metal dinlemeye başlamıştım. Metal müziği özellikle bende mağaraya giderken sanki bir savaşa gidiyormuşum hissi uyandırıyor. Hiçbir zaman yenemeyeceğimiz bir savaşın bilincinde olarak.

Doğayla savaş. Olacak şey değil. Mağarayı bitirme veya yenmek, olacak şey değil. Doğanın bize izin verdiği ölçüde, önümüze koyduğu bazı engelleri yenecek kadar bir mücadele içine giriyoruz mağaracılıkta. Evet, bir savaş değil de bir mücadeleye gidiyoruz aslında. Bu mücadelenin somut kanıtları ise öte berindeki yara izleri. En son duyduğum ne kadar doğrudur bilemem ama Teo, Krubera’da çok miktarda çantaları takmış kendine mağaradan çıkartırken, fıtık olmuş. Helikopterle hastaneye yetiştirmişler. Sanırım adamın o çantaları yukarı çekerken ki ruh halini anlayabiliyorum.

Müzik türüne göre ruh halimiz, gizemli mistik sessizlikle, hiçbir zaman kazanamayacağımız bir mücadele arasında salınım yapıyor.

BSU KAMPINDAN KÜLTÜR İZLENİMLERİM

BSU kampına geç bir saatte geldiğimizde, etrafta gördüğümüz insanların size aşina veya size yakın birileri olduğunu görüyorsunuz; giyim, kuşam ve vücut dillerimiz hemen hemen aynı. Bakıyorum her yaştan ve her kesimden mağaracılık yapan insanlar var. Bütün Balkan’lardaki mağaracılarda olduğu gibi bizde de onlar da profesyonel iş hayatında çalışanlar var, kendi işi olanlar var, yani kısacası her türlü insan, mağaracılık yapmak için bu işe girişmiş.

İstisnalar kaideyi bozmazmış ve 80/20 kuralını da akılda tutarak yazmakta fayda var.  Aslında burada genel intibadan ve edindiğim mağaracılık kültürü izlenimlerinden bahsetmek istiyorum.

Profesyonel olarak çalışan ve kısıtlı miktarda vakti olan (resmi izinleri ve tatilleri) mağaracılar, genel intiba olarak vakitlerini mağaracılığa ayırıyorlar. Kısıtlı miktarda vakitleri olduğu içinde, eline geçen her fırsatı mağaracılıklarını daha iyi hale getirmek için harcıyorlar. Adina, Focul Viu derneği Romen bayan mağaracı, ile Börtik mağarasına giderken, sırtında çok ağır bir çanta vardı, ver değişelim dedim. Bana cevabı olmaz benim için pratik oluyor oldu. Bu gibi örnekle bir iki defa daha karşılaşınca bunun genel bir eğilim olduğunu gördüm. Yani kısıtlı zamanında olabildiğince hem kendini hem de mağaracılığını, en asgarisinden ilerletmek için bir çaba var.

Bir başka dikkatimi çeken bir şey ise gençlerine gösterdikleri ilgi alaka ve mağaracılığı aşılama çabaları. Tabii, Romanya’da ki gibi mağaracılık okullarının olması bu gibi işleri daha hızlı ve sistematik hale getirmiş. Bizde şimdilik hayal gibi gözüken bu yapılanma olmamasından dolayı, gençliğin mağaracılığa olan ilgisini artırmak için üniversite kulüplerine çok büyük işler düşüyor. Yabancılarda, 15-16 yaşında başlayan (hatta az da olsa 9-10 yaşında) mağaracılık bizde en iyisinden 20-21 yaşlarında başlıyor. Federasyon’un belki de ilk yapacağı işlerden biri de bu olmalı. Gençlere mağaracılığı daha çok tanıtmamız gerekmekte.

Peter Beron, ikinci gün bana kurtarma yapılacak sende katıl mutlaka çok iyi olur akşam toplantı var dedi. O akşam hem mağaradan geç çıkmamız hem de Cluj’a inip Gülşen’i alıp geri dönmemiz sonucu kurtarma toplantısına ve dolayısıyla tatbikata katılamadım. Fakat şunun farkına vardım. Yaklaşık 80-90 kişinin katıldığı bir toplantıda pürüz çıkmamış, tatbikatın nasıl olacağına karar verilmiş ve mağara içinde bölüm bölüm ayrılan ekipler, aksaklıklar olsa da başarılı bir şekilde zaman zaman boğaz’a kadar gelen buz gibi suların içinde tamamlamışlardı. Tatbikat akşamı ise yarı resmi bir toplantı yapılmıştı. Ekip liderlerinin genel olarak kendilerine düşen görevi anlatmaları istenmişti. Konuşmalar arasında, etrafta toplanan 60-70 kişilik kalabalık arasından bir Bulgar çıktı ve özel konuştu. Kendisi bir ekip lideri değildi. Eminim kendi grubundan bazı insanların aklından “nereden çıktı bu?” gibi bir düşünce geçmiştir ama kimse de engellemedi, sabırla herkes dinledi ve alkışladı. Asgari müştereklerde anlaşma ve insanların birbirlerine olan toleransı bana daha yüksek gibi gözüktü.
Bizde, çoğrafi keşifler zamanında kıtaları keşfetmek olmadı. Zamanın akla gelmeyen ve korku dağlarını aşabilecek cesarette olsaydık, ne bileyim Antartika’nın keşfi için bizde orada olsaydık veya çığır açacak icatlar yapsaydık veya mucitlerimiz çok olsaydı sanırım mağaracılıkta daha hızlı yol alırdık. Belki de bunlar bizde vardı ama yeni gelen kuşaklara göğsümüzü gere gere tarihimizi iyi anlatamadık, bir zamanlar uçak üretip Avrupa’ya sattığımız gerçeğini veya yüzde yüz yerli araba yapmamızı ve bırakın tarihçesini gururunu toplumumuza iletemediğimiz için belki biraz bu haldeyiz. Halimizde ne var diyenler çıkabilir? Bence şu anki halimiz olabileceğimizden daha iyi bir yerde değil o kadar ve bunu iş yapma alışkanlığımız ve edindiğimiz mağaracılık kültürüne bağlıyorum.

Aradaki üç dört yıllık bir duraksamayı da sayarsak 23 yıldır mağaracılıkla ilgileniyorum. Geriye dönüp baktığımda kişisel yaptığım işlere baktığımda “daha fazlasını” yapabilirmişim diye düşünüyorum.  Yine de kendimi BÜMAK gibi kulüpte mağaracılığa başladığım için şanslı sayıyorum. Sonuçta, mağaracılık ferdi bir doğa sporu veya bilimsel bir çalışma alanı değildir. Ekibe ihtiyacınız vardır. Yavaş yavaşta olsa mağaracılığımızda bir toparlanma görüyorum ve iyiye doğru hızlanacağını ümit ediyorum. Toparlanmadan kastım; Mağaraları araştırmak, keşfetmek, raporunu yayımlamak, haritasını çıkarmak, bilimsel çalışma yapmak ve bir şekilde (sanal veya matbu) sonuçları yayımlamak.

Hepimizin vakti ve parası kıymetlidir. Mağaracılık ise malzemesi bol ve pahalı bir doğasporudur ve aynı zamanda hem bilimsel çalışma hem de sportif tarafı göründüğünden de zordur. Sonuçta soğuk ve nemli bir ortamda Ademoğlu’nun yaşama koşullarına pek de elverişli olmayan bir ortamda hem spor hem de bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Paramızı ve vaktimizin kıymetini bilmemiz hem kendimize hem de çevremize azami faydayı sağlamalıyız.

Toparlanmanın hızlı olması ümidindeyim diyerek kendimi tekrarlamak istiyorum çünkü mağaracılığa bize (yaklaşık 35+ yaş yukarısı) göre nispeten yeni başlamış mağaracı arkadaşlara kültürü aşılamak bize düşüyor.

AYIŞIĞI ALTINDA BİR UÇURUMDAN ÇIKMAK

“Gökhannnn”, “efendimmm”, “ricam biraz daha ortaya git”, “tamam abi”. Bir devasa çukurun içinde yaklaşık en ufak kayanın 50 cm olduğu bir yerde 60 derecelik bir çarşaktan yukarıya doğru çıkarak ölçüm almaya çalışıyoruz. Amacımız içinde bulunduğumuz Kayaağıl Obruğunun düzgün bir ölçümünü almak… İçinde yetişkin 30-40 m boyunda çam ağaçlarının olduğu, devasa kayaların ve her iki tarafa doğruda oldukça eğimli çarşaklardan oluşan nefes kesen bir obruk. Google Earth’de sanki büyük bir fare, peynirden büyük bir lokma almış gibi duruyor. Dağda koca bir ısırık.

Bulutlar toplanmaya başladı ve şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor. Önce takmıyorum çünkü uzaklarda. Sonra yavaş yavaş üzerimize doğru geliyor. Hafiften yağmur çiselemeye başladı. Hafif içim ürperiyor ama bu soğuk yağmur damlalarından mı (kasım ayındayız) yoksa şimşeklerden mi tırstım bilemiyorum? Sanırım ikisi de. Üzerimizde bir sürü metal aletlerin olması tabii ki tırsma oranını arttırıyor. “Hay ben böyle işin…” deyip biraz daha ölçüm yapmak istiyorum, inatçıyım ve bu muhteşem obruğun hak ettiği ölçümü almak istiyorum. 2 istasyon daha ama damlalar hem irileşiyor hem de sıklaşıyor. Tepemizde bir “Şırak !” sesi ve aydınlanma. Artık bende pes ediyorum ve “ Gökhan, bırak gidiyoruz” diyorum. Gidiyoruz ama nereye yaklaşık 100 m obruğun içindeyiz tabii ki sığınacak bir yere. “Şırak! Şırak!” aydınlanmalar, “hay ben böyle havanın…hay ben böyle şansın…” Şeklinde ağaçların orada buluna büyük bir kaya var hemen yanına vardık. Artık iyiden iyiye ıslanmaya başlamıştık. Hemen tit setlerini çıkardık kafamızın tepesinden bir yıldırım daha. Bu bayağı yakındı. Hemen kayanın altına siniyoruz. Tit setlerini de kayanın en ücra köşesine sıkıştırıyoruz adeta. Kayayı tarif etmem lazım. Yaklaşık 1,5 m yüksekliğinde, 4 m genişliğinde ve hafifçe yokuşumsu bir yerde duruyor ve kayanın üst ucu hafifçe öne doğru çıkık vaziyette. Gökhan kayanın altında üst tarafta bende hemen gökhanın bittiği yerden kayanın sonuna kadar ki yeri kaplıyorum. Yağmur sıkı yağıyor. Yavaş yavaş kayanın üstünden perde halinde damlalar aşağıya iniyor ve parça parça beni ıslatmaya başlıyor. Bu arada havadan sudan konuşuyoruz, “acaba Ceyhun ve Sinan merak eder mi? “ “yok ya fazla endişelenmemişlerdir, yağmur yağdığı için gecikeceğimizi anlamışlardır”… “1001, 1002, 1003…” “hayırdır Gökhan? “, “gökgürültüsünü sayıyorum abi, sanırım uzaklaşmaya başladı fırtına”.

Halimiz enteresan yani. Bir ara düşünüyorum “ya bu kaya bu kadar yağmurdan sonra öne doğru kaysa” “siktir, ayakla ezilmiş hamamböceğinden beter oluruz”, “sadece çıt sesi çıkar herhalde”… Kafamdan bu düşünceyi dağıtmaya çalışıyorum. Yaklaşık 20 dakikadır kayanın altındayız. Pantalonum ıslanmaya başladı, Allahtan üzerimde polarım var ben fena değilim ama Gökhan t shirt’le duruyor. “iyi misin Gökhan? Poları vereyim mi? İyiyim abi daha üşümedim..ok..” Yağmur hafiften gene ahmak ıslatana döndü. Bende fırsat bu fırsat Gökhan çıkalım yoksa bu fırtınanın ve yağmurun geçmesini beklersek burada kalırız dedim. Hemen kayanın yanında tit setlerini giydik, karanlıkta, dik bir çarşakta tırmanmaya başladık.

Neyse Allahtan ışıklarımız var ve ipi bulduk. 60 m ip tırmanışı bizi bekliyor. Önden Gökhan başladı çıkmaya. Yağmur durmuş ve bulutlar yavaş yavaş aralanmaya başlamıştı. İpte çıkarken birde fark ettim ki ortalık gündüz gibi aydınlamaya başladı. “gökhann!, efendim abi? Işığını kapat, ışıksız çık, kampa giderken ışık lazım olacak, tasarruf yapalım…okkk!”.  Gökhan hemen hemen obruğun tepesine varmıştı. Bende 30 m’ler de bir yerdeyim ve bulutlar tamamen açıldı ve tabak gibi bir dolunay çıktı.

Obruğun her tarafı aydınlanmış, gündüz gibiydi ve ben ipte nefes kesen bir manzarada çıkıyordum. Tek kelimeyle muhteşem bir manzaraydı!

Olan oldu ve ben uludum. İçimden ulumak geldi. “Aaauuuuuuuuu!!!”. Dolunayda 200 metreye 400 metre dev bir obruğun içinden çıkarken ben artık çığlık çığlığa zevkten dört köşe olmuş bağırıyordum.
Gökhan çokta fazla ses çıkarmadan manzaranın tadını çıkartıyordu sanırım ben gelirken. Çoşkumu paylaştıktan sonra malzemeleri topladık ve obruğun oradaki en yüksek eşiğinden geldiğimiz köye doğru bakmaya başladık. Bulutlar artık gene kapamıştı ve çok yakında gökte bir karanlık gök gürültüleri ve şimşeklerle üzerimize doğru gelmeye başlamıştı. Sanki Zeus’u veya gök tanrısını kızdırmıştık. Her yer kapkaranlık. Cep telefonundan ulaşmaya çalışıyoruz ama bir türlü beceremedik. Karanlıkta durmuş Gökhan’a rotamızı anlatıyorum. “Gökhan bak biz sol taraftan geldik, şu hayal meyal önümüzdeki vadiyi görüyor musun bak şurada kavis yapıyor, hah işte o yerin sağ tarafından geleceğiz. Çoban esas yolun sağ tarafta olduğunuz söylüyordu, patikayı bulursak, hani gelirken dinlendiğimiz düzlük bir yer var ya aha şu kavisin sağ tarafında oraya geldiğimizde köy sağ tarafta vadinin sonunda yer alıyor. Vadinin yine sağ tarafından indik mi köye varırız, ok mi?” Zavallı Gökhan ne desin, sen bilirsin abi demekten başka”. Bir an hayal edin, karanlıkta taa ilerlerde bir köyün ışıkları var ve vadinin sol ve sağ tarafı karanlıkta hafif kavis yapmış ve ben ellerimi sağa sola sallayarak karanlıklara doğru daha doğrusu gelen fırtınaya doğru tarif ediyorum.

İnmeye başladık ve sağdan ilerlemeye başladık. Yürüyoruz yürüyoruz. Yağmur başladı gene. “Ohh be, patikayı bulduk”. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir patikaya vurduk. Takip etmeye başladık hemen, inmeye devam ediyoruz. İn baba in. Yaklaşık 15-20 dakika daha geçti, acaba doğru yolda mıyız? Bir ara yüksekçe bir yere çıkıp gene vadiye doğru bakıyorum. Bir şey görenin alnını öperim. Yağmur bir taraftan karanlık bir taraftan… Ama içimden bir seste devam diyor. Bende devam ediyorum. Ahh! Dinlendiğimiz yere benzeyen bir düzlüğe geldik. Heyecanla “bak Gökhan burası dinlendiğimiz yer diyorum, şurayı aşarsak köyü görürüz”. 10 dakika sonra köyü gördük. Acayip sevindim. Gene karşımızda bir vadi var. Bizim gene sağdan gitmemiz lazım diyerek önümüzdeki patikayı takip ediyoruz. Bu arada yağmur şiddetlenmiş durumda. Polarım sırılsıklam, donum henüz ıslanmadı, goratex dağcılık botlarımda henüz ıslanmadı ama eli kulağında. Bir şekilde biz patikadan sapıp vadinin tam ortasından ve dibinden inmeye başladık. Ağaçlar burada maki orman şeklinde 2-3 m boyunda. Hemen hemen her tarafım çizik içinde kalıyor. “Şırak, şırak, bum, güm..” “hey allahım, nedir garezin ya?”. İnanılmaz bir yağmur yağıyor artık her şeyim ıslak. Botlarımın içi cıvık cıvık oldu. Bu bir şey değil ama ağaçlardan kurtulamıyoruz bir türlü, inanılmaz zorluyor bizi. “Lan nerde bu köyün ışıkları, sıçtığımının nereye gitti!” giderek öfkesi artan ve siniri bozulan bir Ender var artık. Köye 5 kaldı ama biz bittik. Artık küfrede küfre de ilerliyorum yok ya bu ağaçlarında bize garezi var buna kanaat getirdim artık. Ohh! Arabanın flaşörlerini gördük. Neyse..ama…yaklaşamıyoruz bir türlü. Ya sabır ya sabır, saat 8:30-9:00 oldu ve yağmur tüm dünyada toplanan nem mübarek sadece bizim tepemize yağıyor.

Nihayet düzlük bir alana geldik..ohh be. Arabaya vardık, çadır var ama kimse yok. Hayda acaba nerdeler? Yağmur ısrarla yağmaya devam ediyor bardaktan boşanırcasına. Aranıyoruz köyün içinde bir oraya bir buraya gidiyoruz. Yok yok yukarıdaki sabrımı deniyor. Neyse, Ceyhun’la Sinan’ı köyün misafirhanesinde bulduk. Hemen kuruları giyip yemek yedik sıcak bir şeyler içtik. Moraller yerine geldi. Uyku tulumun girdim, sıcak sıcak uyuyacağım ama uyuyamıyorum. O kadar yorgunum ki uyuyamıyorum. İşe bak. Yarım saat bir saat sonra uykum gelmeye başladı ve tatlı rüyalara gömüldüm.

Bir günde, gelirken çobanın sayesinde en gelinmeyecek yerden geldik zorlandık sonra muhteşem obruğu gördük. 60 m’den ayaklarımı sallandırdım ve yemek yedim bir kıçlık yerde, fotoğraf çektim. İndik güzeldi çıkarken muhteşemdi. Gelirken, dönerken cehennem azabıydı. Sonu çok iyiydi.

Bir günde ancak bu kadar zıtlıklar yaşanabilirdi. O günü hiç unutamayacağım.

Türk Mağaracı Astrolojisi

Uyarlayan Gülşen KÜÇÜKALİ, Ender USULOĞLU

Rus araştırmacı Sofi Tram Semen, ilk astroloji sistemini Türklerin oluşturduğunu ve burçların gerçekte 36 tane olduğunu iddia etmiştir. Rus araştırmacının Türk astrolojisi adlı çalışmasına göre, Hun-Karaçay Türklerinin oluşturduğu astroloji 12 değil, 36 burçtan oluşuyor. İşte Türk astrolojisine göre burçlar. Biz de boş durmadık, Türk mağaracıları için uyarladık. Bakalım astrolojiye göre nasıl mağaracısınız?


TORUK (21 Mart-31 Mart): İrade sahibi, gururlu, şerefli, iyi yüreklidir. İyi bir yöneticidir.
Mağaracılıkta siyaset yapmayı iyi bilir, yaptığı mağaracılıktan gurur duyar

HIMMIY (1 Nisan-10 Nisan): İyimser, idealist, romantik, yaratıcıdır.
Mağaracılıkta bir sürü fikirle gelir ve idealisttir zaman zaman mağara ortamında romantik olduğu anlarda vardır.

HUTTUS (11 Nisan-20 Nisan): Hassas, mantıklı, dürüst, kıskanç ve irade sahibidir.
Mantıklı olmakla beraber mağaracılıkta kıskançtır. Özellikle “en”ler konusunda hassastır.

HUNTA (21 Nisan-30 Nisan): İnatçı, zevk sahibi, kırılgan ve duygusaldır.
Tam bir çayır ağasıdır. Yemesini içmesini ve kamp yapmasını iyi bilir.

ÇOLPANCI (1 Mayıs-10 Mayıs): Duygu tutsağıdır. Çocuk ruhlu temiz kalpli ve sadıktır.
Duyguların çoşkulu selidir mağarada. İnsancıldır ve arkadaşlarını yolda pardon mağarada bırakmaz.

KÖLKÖL (11 Mayıs-21 Mayıs): Enerji dolu, aşkta şahane, kahraman yapılı ve iktidarcıdır.
Sevgilisini saçından mağarasına sürükler, enerji doludur hem yatakta hem de mağarada oldukça iyidir
 ÇAMAY (22 Mayıs-31 Mayıs): Mantıklı, temiz ahlaklı, idealist, fikirde önder, yeteneklidir.

Böyle mağaracı az bulunur hatta karstik alanlarda “yeni tür” diye de geçebilir, tabii bulursanız.
KÜYLÜ (1 Haziran-10 Haziran): Düzeni sever. Güç sembolüdür. İhaneti kabul etmez.
Kazak mağaracıdır. Mağaracılık yaparken kitaba uyulmasını ister ve herkesin onu örnek almasını bekler.

KUŞMUŞ (11 Haziran-21 Haziran): Mantıklı, parlak, iyimser, eleştirici, şen ve şanslıdır.

Mağaracılıkta zorluklar onu yıldırmaz, yanındayken eğlenirsiniz. Zaman zaman eleştirici olabilir dikkat!
SEZGEK (22 Haziran-30 Haziran): Mızmız, tatlı dilli, içine kapanık, inatçı, yetenekli, şendir.
Mağarada mızmızlanır ve inatçıdır, yetenekli olduğunu göstermek için biraz dürtmekte ve zorlamakta fayda vardır.
KUŞDÜGER (1 Temmuz-11 Temmuz): Duyguları mantığından üstündür. Yemeği sever; sanata ve siyasete yeteneklidir.
Bu da siyaseti seven mağaracılardan birisidir ama duyguları önde gider. Kamplarda yemek sorunu çıkarmaz.

GONDARAY (12 Temmuz-22 Temmuz): İyi bir hafızaya sahiptir, bilge ve dehadır, his dünyası zengindir; dürüst ve hoşgörülüdür.
Dört göz mağaracıdır, nam-ı diğer inek mağaracı. Her şeyi bilmekle beraber duygusaldır.

ÖTGÜR (23 Temmuz-31 Temmuz): Zeki, gururlu, çekicidir. Maddi problemlerini büyütür.
Şeytan tüyü olan mağaracı tipidir. Birde para konusunda rahat olsa, yeme de yanında yat pardon sürün.

KÜSÜMMÜ (1 Ağustos-12 Ağustos): Dedikoduya bayılır; işte önder ve bir numara olmayı sever.
Bu da siyaseti seven mağaracılardan..Farkı politikayı mağaracılıktan önde tutması ve bunun için her şeyi yapmasıdır.

KÜNLÜ (13 Ağustos-23 Ağustos): Duygusal, gururlu ve aşkta önderdir. Psikolojiye meraklıdır.
Çağdaş yasamdaki anlamsızlık ve yabancılaşma ve insan ilişkilerinde ki duyarsızlık üzerinde çok kafa patlatmış sonunda kendini doğaya ve mağaralara vermiş ekolojik psikoloji önderidir.
SINÇIMA (24 Ağustos-1 Eylül): Şerefli, dürüst, insancıl, yaratıcı, zeki ve otoriterdir.
Karşısına okkalı bir fırça atacak kimse çıkmamıştır ama genelde tahmininden fazla sayıda ve hayal bile edemeyeceği yaratıcılıkta küfürler yiyen kişiliktir. Mağarada zekasını kullanarak pek çok işte yararlılık gösterir.

ATÇAK (2 Eylül-13 Eylül): İyimserdir ama depresyona da müsaittir
Yüzlerindeki gülümse ve her daim olumlu olayları görme isteği saflıkla bağdaştırılır. Dost ve yardımsever bir mağaracıdır.

KILLI (14 Eylül-23 Eylül): Otoriter, gururlu, sabit fikirli, süper zekalı ve insancıldır.
Küçüklüğünden beri "amaçsız yaşanmaz!" gibi zırvalarla beyni yıkanmış, sürekli bir hedefe yönelik hareket etme zorunluluğu hissetmiş, mağaracılığı üstün bir ideale hizmet olarak benimsemiştir.

CANAKKI (24 Eylül-3 Ekim): Sorumluluk taşır. Yetersizlik kompleksi vardır. Gösterişi sever.
"Sen aslansın, kaplansın" sözleri ardından çok hızlı harekete geçer. Saatlerce ölçüm yapabilir. Kuru fasulye ve nohutla beyni açılır. Bu yüzden konserveyle beslenir. Sürekli gaz kaçıran modelleri pek de iyi çalışamaz

BAN (4 Ekim-12 Ekim): Duygusaldır, zor işte arkaya bakmaz. Aşk tutsağıdır.
Mağaraların, onun fantezi dünyasında özel bir yeri vardır ama sevgilisi mağaracı değilse mağaracılığı ara verebilir. İlişkisi bitince gerçek aşkın mağara olduğunu iddea eder ve geri döner.

CEMİŞ (13 Ekim-23 Ekim): Altıncı hissi kuvvetlidir. Uygun zamanı seçmekte üstüne yoktur.
Kampa mağara döşendikten sonra gelir ve toplama başlamadan kamptan ayrılır. Yeni mağara keşfetme bahanesiyle arazide gezmeye bayılır. Hisleri sayesinde irili ufaklı inler bulduğu da olmuştur.

BATIK (24 Ekim-1 Kasım): Çift karakterli, cesur, gaddar, önderdir. Mükemmel arkadaştır.
Çift karakterli olması karaktersiz olmasından iyidir. Beş kutu enerjiği içeceğini alıp mağaraya dalar. Arkadaşlarını da peşinden sürükler. Mağarada yardım severdir. Kampta babasını bile tanımaz.

HIRTLI (2 Kasım-12 Kasım): Çabuk karar verir ve kararlarını bozmaz. Suç komplekslidir.
Toynağını yere sürtmekle meşgul olduğu ve dikkatini tamamen bu işe verdiğinden, mağaraya giren ondan sonra mağarada ne işi olduğunu merak edendir.

TUTAMIŞ (13 Kasım-22 Kasım): Dinci, idealist, değişkendir. Mistik konulara meraklıdır.
Dışı sert, içi yumuşak olduğu için taze ekmek benzetmesi yapılır. Mağarada canları tatlı olur. Rahat batma sendromuna yakalanmıştır. Evinin bahçesine bile çadır kurup yatar.

USLU (23 Kasım-2 Aralık): Objektiftir. Hoşgörülü, gözlemci, otoriter bir yapısı vardır.
“Kuşlar, ağaçlar aman ne güzel havalar” diye kampta dans ederek yürür. “Mağaraları sevelim, onlar da birer insan” diye öğüt verir.

KUTAS (3 Aralık-12 Aralık): Mistik, sabit fikirli ve kıskançtır. Anlaşılamaz huylara sahiptir.
Her konuda, at gözlüğünü yanına alarak hareket eder. Her şey yolunda giderken bile rahat olamaz. Sürekli etrafındaki insanlarda ve işlerde kusur arar. Mağarada karşılaşırsanız ölü taklidi yapın ya da kendisinden hemen uzaklaşın.

TUSANAK (13 Aralık-21 Aralık): Güçlü bir karakteri vardır. İktidarcıdır. Emir vermeyi sever.
Gözü dönmüş halde etrafa salya sümük saçarak "mağaraa" diyerek dolaşırlar. Onlara yakın bölgelerde dolaşmamakta fayda var. Mağaraya doyma noktası dank etmez

TUTAR (22 Aralık-1 Ocak): Zor durumlardan kolayca çıkar. Sık küser. Arkadaşı azdır.
Mağarada şebeklik olsun diye bir düşüncesi olmadan her deliğe girip çıkar. Arkasına bakmaz.

BEÇEL (2 Ocak-12 Ocak): Karamsardır. Dışı ve içi farklıdır. Kötülüğün karşısında zayıftır.
Uçurumdan aşağıya düşüşü ve yere çarpışını yaşar yine de mağaraların karanlığında sükunet ve huzur arar.

PIRSIUAY (13 Ocak-20 Ocak): Geniş bir mantığa sahiptir. Uzun yaşar. Şan sever.
Mağaraları değerlendirme kriteri mantık ve sayısal verilerdir. Matematik ve mühendislik bilimlerinde ne kadar iyi olduğunu her fırsatta vurgulamaya çalışır.

BALAUZ (21 Ocak-1 Şubat): Mantıklı, gaddar, önder ve dehadır. Bilim adamı olabilir.
Dünya kahramanları atlasında kendisi hakkında şöyle bir yazı yazılmıştır; hayatta hiçbir şey olamadığı için mağaracı olmak zorunda kalmıştır.

CANTAY (2 Şubat-10 Şubat): Titiz, mantıklı, zekidir. Astronomiyle ilgilidir.
Bütün gece kampta yıldızlara bakmaktan sabah en geç o uyanır. Çalışkandır.

ERGÜR (11 Şubat-18 Şubat): Aşkta hayalcidir. Önder fikirleri vardır. Psikolojisi hassastır.
Ondaki sabır dervişte yoktur. Delirmekle normal kalabilmek arasındaki çizginin iki tarafında da bulunmuş, Çelik gibi sağlam sinirleri vardır. Hiçbir mağarayı  imkânsız görmez

SÖNEGEY (19 Şubat-28/29 Şubat): Dengesizdir. Çekici, gizemli, kurnaz, nazik ama serttir.
Neşeli olduğunda sıcak, mutsuz olduğunda sert ve yağışlı olabilir. Mağara yakınlarında davranışları size yatay uzansa da, iç kesimlere doğru dikleşmektedir.

CANNAN (1 Mart- 9 Mart): İyi yürekli, tatlı dilli, zarif ve hüzünlüdür. Başkalarına baskı yapabilir. Mistik ve pratik hayat arasında bocalar.
Küçük bir mağarada sosyal yaşamdan uzak saç sakal uzamış sakallar tütün kullanımından sararmış göbek biradan şişmiş bir göbekle yaşamak ister.

ŞATIK (10 Mart-20 Mart): Sanatkar, özgür, depresif ve şehvet düşkünüdür. Rahatsız bir ruha sahiptir. Sinir hastalıklarına yakalanabilir.
Hassas yaradılışlıdır. Kampta meyvemi önüme getirsinler, ipmiş döşemeymiş kasmıyım artık, biraz da hurilerle nurilerle oynaşayım ister.

TEMUÇİN AYGEN: BİR İDEALİST

Boğaziçi Üniversitesindeki ikinci yılımda, doğa sporları yapmak için “mağara araştırma” kulübüne girmiştim. Boğaziçi Üniversitesi’nin güzelliklerinden biri de buydu. 20-30’a yakın, istediğiniz dalda veya ilgi alanında kulüp vardı. Ben de bir arkadaşımın kamp ateşi muhabbeti ile doğa sporu yapmak için yazıldım.

Zaman ilerledikçe ve ben yavaş yavaş mağaracılık neymiş, o tecrübeyi yaşarken, kimin söylediğini hatırlamadığım birisi, “Temuçin Aygen geliyor, o bizim babamızdır, mağaracılığı Türkiye’ye tanıtan kişidir” dedi. İşte adını ilk o zaman duymuştum.

BÜMAK’ın (Boğaziçi Üniversite Mağara Araştırma Kulubü) 15. kuruluş yılını kutlamak için harıl harıl ekip halinde çalışıyorduk. Bende bu isim karışık duygular uyandırdı. Biraz hayranlık, biraz ürkeklik... Acaba misafirperverliğimiz yetecek miydi? 16 Aralık 1988 tarihinde, BÜMAK’ın 15 yılını kutlamak için hiç üşenmeden Antalya’dan kalkıp gelmişti. Kısa boylu, şişman ve kel bir adam. Herkes etrafını sardı. Konuşulanları hatırlamıyorum ama herkes ağzının içine bakıyordu bilgi almak için. Metin Albükrek arkadaşımızın nefis dia gösterisinden sonra sanırım kafasında iyice BÜMAK nedir, ne değildir yer etmişti. Bunu ikinci karşılaşmamızda gösterecekti.

Ertesi yıl, Temuçin Aygen tekrar geldi. Mütevazi kulüp odamızda kendisini misafir ettikten sonra konuşmaya başladık. Bir önceki karşılaşmamızda çok fazla dikkatimi verememiş, akşamın iyi geçmesi için organizasyona odaklanmıştım ama şimdi bütün duyu organlarımla onu dinliyordum. Bize gazetelerde çıkan kendi haber küpürlerinden, posterler falan getirmişti. Konu Konya Obruk’larının nasıl oluştuğundan devam ediyordu. Konuştukça, o yuvarlak yüzündeki iki gözün nasıl ışıldadığını hala unutmuyorum. Büyük bir heyecanla anlatıyor, anlatıyordu. Ortam çok samimi bir hava içindeyken esas haberi patlattı. Anamur’da bir gazeteci arkadaşının ona verdiği ihbarı bize getirmişti. Yüzü bir parça ciddileştikten sonra, “böyle bir mağarayı Türkiye’de yapsa yapsa ancak BÜMAK yapar dedi. Siz arkadaşların yeterli tecrübesi ve malzemesi var, o yüzden size getirdim ihbarı” dedi. Sanırım herkesi hafif bir gurur dalgası sardı.

İlk etkinliğe kendisi de katılacaktı. Bir ayağında çelik protez olan hafif ağır aksak yürüyen birisini düşünün, 2000 metre Toroslara gidecek. O zamanlar yanılmıyorsam 68-69 yaşındaydı. Ağustos 1989 yılında, katırın tepesinde, 30-35 derece sıcaklıkta, bizimle 2000 metre de torosların tepesinde, Çukurpınar mağarasına gelmişti. Mağaraya girmemişti ama manevi olarak yanıbaşımızda bize destek veriyor ve coğrafyayı jeolojik açıdan inceliyordu. Bu ihbar ile yaklaşık 20 yıldır (1989 yılına göre) kırılmayan derinlik rekorunun büyük bir farkla kırılmasına yol açmış (Düdencik -330 metre iken, Çukurpınar -1190 metre olmuştur) ve önce BÜMAK sonra Türkiye’de ki mağaracılık, bu ihbar ile eşik atlamıştır. Bunda Temuçin Aygen’in payı yadsınamaz.

Yıllar geçtikçe, kendisini kah sempozyumlarda kah Antalya’da ki evinde görme fırsatım oldu ve bir farkını daha keşfettim Temuçin Aygen’in, o da yazması idi. Yazma kültürü kıt olan bir toplumda, Temuçin Aygen, geride oldukça fazla miktarda, kitap ve makale bırakmıştı. Gerçekten böyle bir insanın mağaracılık yapması bizim için bir şanstı. Ölmeden önce en son Çin’de ki dünya mağaracılık kongresine, dairesini satarak katılmıştı. İşte böylesine sevmişti, mağaracılığı. Mesleki olarak başlayan ilgi, gitgide bir tutkuya dönüşmüş ve bu tutku sayesinde mağaracılık yapan bizlerin önünü açmıştı.

En son onu, Teşvikiye cami’de gördüm. Rahmet yağıyordu teşekkür edercesine kendisine. O bizim babamızdı.

Ender Usuloğlu
Mağaracı


KÜNYE
TEMUÇİN AYGEN KİMDİR?

Temuçin Aygen İstanbul’da Boğaziçi Lisesi’ni bitirdikten sonra, üniversite eğitimi için İsviçre’ye gitmiş, burada Cenevre Üniversitesin’in Jeoloji ve Mineraloji Bölümün’de lisans eğitimini başarıyla tamamlamıştır. 1947 yılında yurda dönen Aygen, 1950 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümünde fahri asistan olarak çalışarak, “ Balya Bölgesi’nin Jeolojik incelenmesi” konulu dotora teziyle doktor ünvanını almıştır. 1950-1951 yılları arasında MTA’da saha jeoloğu olarak çalışmalarına devam etmiş, 1952 yıllından itibaren İller Bankası’nın su mühendisliği bölümünde uzman olarak çalışmaya başlamıştır. Bu birimde çalışmalarını sürdürürken; Anadolu’daki Antakya, Konya, Muğla gibi çeşitli illerde karstik alanlardan su temin edilmesi ve hidroelektrik santrallerin verimliği üzerinde çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalarında, su karstik alanlardan temin edildiğinden ilk mağaracılık tecrübelerini yaşamaya başlamıştır . 1958 yıllında hidroelektrik santraller ve hidrojeoloji üzerine incelemelerde bulunmak üzere iki aylığına gittiği Fransa ve İsviçre’de mağaracılık bilimiyle yakından ilgilenmiş ve buradaki speoloji kulüpleriyle temasa geçmiştir. Temasa geçtiği bu kulüplerden, Paris Speoloji Kulübün’den araştırmacılar ileride Aygen’in davetiyle Türkiye Mağaraları’nı araştırmaya gelerek birçok mağarayı keşfetmiş ve haritalamışlardır. Yurda döntükten sonra Devlet Su İşlerin’de çalışmaya başlayan Aygen 1959 yılında “Mağaralar ve Yeraltı Irmakları” isimli ilk kitabını yayınlamıştır. Bu kitabında mağaracılığın tarihçesi, mağaracılık sporu, mağaraların oluşumu, mağara canlıları, dünyadaki büyük mağaralar ve Türkiye’de mağaralarda yaşadığı tecrübeler hakkında birçok batı Avrupa Ülkesi’nde yayınlamış olan kitapları ve raporları kaynak göstererek detaylı bilgiler vermiştir. 1964 yılında Ankara’da Türkiyede’ki ilk Mağara Araştırma Derneği’ni kurarak, mağara araştırmalarının daha organize ve düzenli hale gelmesini sağlayan Aygen, 1966 yılında Batı Avrupalı Ülkelere “ Dünyanın en büyük yeraltı kaynağını gelin ve araştırın” çağırısında bulunarak Avrupalı Speologları Türkiye’ye davet eder. Bu çağrı adresini bulur ve Avrupa’dan speologlar Türkiye’nin Mağaraları’nı araştırmaya gelirler ve Paris Speoloji Kulübü’nün Başkanlığı’nı yapmış olan Claude Chabert bir yazısında “ Türkiye’de 1965-1971 yılları arasındaki mağara araştırmalarını Temuçin Aygen’in keşifleri sayesinde olduğunu ve ona karşı kendilerini çok borçlu hissetiklerini” belirtir. 1965 yılından itibaren Paris Speoloji Kulübün’den araştırmacılarla birlikte Toroslar’da birçok mağara keşfedilip araştırılmaya başlanır. Bu araştırılan mağaralarından bazılarını örnek vermek gerekirse;dünyanın en büyük pınarlarından biri olarak kabül edilen Dumanlı Mağarası,Antalya’da harika oluşumlara sahip Altınbeşik Düdensuyu Mağarası bunlarından birkaçıdır. Bu mağaraların ayrıntılı olarak haritaları araştırmacılar tarafından yayınlanmıştır. 1975 yılın’da Temuçin Aygen Toroslar Bölgesin’deki mağara araştırmalarını Batı Karadeniz’e kaydırır ve Avrupalı araştırmacılarla birlikte birçok mağara keşfederler. Bu araştırmalardan önce 1952 yılında İsveçli biospeolog Kunt Lindberg Zonguldak’ta Ilıksu Mağarasını keşfetmiş, 1971 yılında İspanya Barcelona Speoloji Kulübün’den gelen bir grup Çayırköy Mağarası’nı ve Ilıksu Mağarsı’nın geri kalan kısmınını keşfetmiştir.1975 yıllında Aygen İngiliz araştırmacılarla birlikte, Kızılelma, Cumayanı ve Gökgöl Mağaralarını gün ışığına çıkarmıştır. Aygen, mağaracılığın dışında , Türkiye’nin doğal ve arkeolojik zenginlikleriyle ilgilenmiş, bu konuda birçok makele ve bildiri yayınlamıştır. Manavgat’ta ki dünyanın en büyük pınarı olan Dumanlı Mağarası ve bu bölgede yer alan Roma su yolu, Likya Şehirleri, Pamukkale travertenleri, Nemrut’taki devasa heykeler araştırma yaptığı bazı arkeolojik zenginliklerimiz arasındadır. Aygen Arkeolojiye olan bu merakını Türkiye’de Batı Akdeniz’de hüküm sürmüş olan Likya İmparatorluğuyla ilgili “The Blue Paradise Of Lyciaile pekiştirirerek yine Türkiye’nin tanıtımı için çok önemli bir kaynak daha oluşturmuştur. Mağaracılık çalışmalarına hiçbir dönem ara vermeyen 1992 yılında ülkemizin doğa sporları konusunda önde gelen kulüplerinden TODOSK’un kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Temuçin Aygen yaptığı çalışmalar ve araştırmalarla Türkiye’de birçok gence örnek olmuştur ve örnek olmaya devem etmektedir. Hiç kuşkusuz Türkiye’de mağaracılık sporunun ve araştırmalarının bu aşamaya gelmesinde kendisinin çok büyük payı vardır.

Hazırlayan Serhat Küçükali

ZİNDAN MAĞARASI

Isparta’nın Aksu ilçesinin dışında turizme açılmış olan Zindan Mağarası'nı Düdenyayla gezisinden fırsat bilerek ziyaret ettik.

Zindan Mağarası 765 m uzunluğunda olup 300 metreyi aşkın bölümü ışıklandırılmıştır. Ziyaretimizi ağustos ayında yaptık. Genel izlenimimiz, böylesine güzel bir mağara nasıl bu kadar sahipsiz bırakılabilir, oldu? Türkiye’de her şeyin kâğıt üstünde sahibi olmakla beraber bu mağaranın sahipsiz olması açıkçası bizi çok düşündürdü. Sahipsizlik fikrini düşündüren nedenleri aşağıda sıraladık. Umarız yetkililer bu konularda bir şeyler yaparlar ve gelir sağlayan bir işletmeyi olması gerektiği gibi işletirler; yani koruyarak. Koruma olmadan geri dönülemez şekilde hasara uğrayan mağaralarımız yavaş yavaş olmaktan çıkmaya başlayacaklardır. Aslında turizme açılan mağaraların kaçta kaçı ekonomik kazanç sağlamakta sorgusunu irdelemek lazım ama burada yerimiz yok.

Kötü işletmenin işaretleri
1.      Rehber yok. Böylesine hem arkeolojik hem de jeolojik güzellikleri olan bir mağarada mutlaka ve mutlaka rehber olması lazım. Bu mağara, turistlerin kendi başlarına hiçbir bilgi almadan sadece güzelliklere bakarak gezip dolaşacağı bir mağara değildir. Bu mağara, içinde tarih ve birçok hikâye barındırmaktadır; hem arkeolojik hem de jeolojik. Rehberin olmaması yüzünden en büyük zararı yine turistlerin (bilgisiz, ne yaptığını bilmeyen, bir sarkıtın belki yüz belki binlerce yılda oluştuğunu bilmeyen) kendileri vermektedir.

2.      Önündeki geç Roma döneminde kalıntılarda yapılan kalitesiz eklemeleri görmek için sanırım arkeolog olmaya gerek yoktur.

3.      Mağara içindeki sayısız “Ahmet buradaydı. Şeyda Mehmet’i seviyor” gibi sonu gelmeyen duvar yazıları maalesef geri dönülemez hasar vermektedir. Oysa belli zamanlarda rehber eşliğinde girilse, hasar oluşmadan, rehber tarafından rahatlıkla engellenir. Ayrıca, bir rehberin bu mağaradan para kazanması da mağaraya karşı daha duyarlı olmasını sağlayacaktır. Turistlerin kendi başlarına gezezebilmelerinden aldıkları cesaretle yanlarına hatıra almak için kırdıkları sayısız sarkıt ve dikitleri saymadık. İnanılmaz bir biçimde güzelim oluşumlar gözünüzün önünde kırılmış bir şekilde durmakta… Şimdilik… Yakında o da kalmayacak.

4.      Işıklandırma, devamlı yanan lambalar yerine sensörlü olmalıdır. Sürekli yanan ışıklar yüzünden yavaş yavaş mağara duvarlarında yosunlaşma başlamıştır ki bu da soğuk ışık kaynağı kullanılmadığını göstermektedir.
Buradan yetkililere sesleniyoruz, rehber ve ışıklandırmayı doğru düzenleyerek birçok hasarın önüne geçilebilir. Binlerce yılda oluşmuş doğal güzellikleri KORUYARAK ekonomik katma değerini KORUYALIM yoksa yakında o da kalmayacak.

Şiir tercümesi Spelunker'sCode / Mağaracının Kuralı - James Daniel Cawley

The Spelunkers Code

I took a walk into the mountains just the other day.
 I had my gear, my boots and headlamp I was on my way. 
The coolest of air I ever did feel was coming out of the ground, I tied my rope upon a tree, for the cave entrance I had found.
 My palms grew sweaty and legs were weary as I entered in the dark.
 I watch my feet carefully not to destroy anything or leave a mark. 
A light beam lay before me, emitted from my lamp. 
Where will this pit take me, to a river or underground lake? 
Or maybe a forgotten underground palace, where treasures are forbidden to take.
 Where will the end of my rope bring me, only time will tell.
 I only know as I go deeper, I'm closer to heaven than to hell

James Daniel Cawley

Mağaracının Kuralı

Bir önceki gün, tepelere doğru yürüyordum
Malzemem, çizmelerim ve kafa lambam yanımda gidiyordum
Hissettiğim en serin hava yeraltından geliyordu
İpimi bağladım bulduğum mağara ağzında ki ağaca
Avuçlarım terledi ayaklarım hissizleşti karanlığa girdikçe
Bir iz bırakmamak ve kırmamak için ayaklarıma bakıyordum dikkatlice
Işık hüzmesi önümde
Süzülüyordu lambamdan
Bu iniş beni nereye götürecek?
Yer altı deresine veya gölüne mi?
Veya unutulmuş bir yer altı sarayına
Hazinelerin alınamayacağı bir yere mi?
İpimin ucu beni nereye indirecek
Bunu sadece zaman belirleyecek
Tek bildiğim indikçe derine
Yakınım cehennemden çok cennete

James Daniel Cawley

Uyarlayan: Ender Usuloğlu

3D MAĞARA FOTOĞRAFI ÇEKMEK ÜZERİNE KİŞİSEL GÖRÜŞLERİM



Çok uzun zamandan beri 3 boyutlu fotoğraf çekmek için hevesli idim. Hele en son geçen yaz, Romenlerin hazırladığı 3 boyutlu mağara fotoğrafları kitabını gördükten sonra, tabiri caizse iyice gaza gelmiştim. Benden önce ve hatta Türkiye’de, böyle bir çalışma görmediğim için rahatlıkla söyleyebiliyorum,mağara içinde 3 boyutlu fotoğraf çalışmasını ilk olarak yapan bizim gruptan (ASPEG) Çağan Çankırılı oldu. Attığı e postadaki fotoğraf ekini açtığımda açıkcası bayağı heyecanlandım. Sabırsızca 3D gözlükleri takıp, Tuluntaş Mağarası’nda çektiği fotoğrafa daldım.

Internet üzerinde yaptığım araştırmalar sonucunda yavaş yavaş 3 boyutlu fotoğraf çekmek konusunda bilgi sahibi olmaya başladım.

Ana Prensip: Dünyayı 3 boyutlu görmemizi sağlayan gözlerimizdir. Gözlerimizin ayrı ayrı gördüğü nesneleri, beynimiz birleştirerek alan derinliğinin algılamasını sağlıyor ve biz baktığımız nesneleri 3 boyutlu görüyoruz. Bu prensibi fotoğraf çekerken kullanıyoruz. İki gözümüzün arasındaki uzaklık kadar aynı kadraj ayarı ile hem soldan hem sağdan çektiğimiz aynı kareyi üst üste getirdiğimizde, ki bunun için 3-4 tane yol vardır, fotoğrafı 3 boyutlu görüyoruz.

Çekilen Fotoğrafları İzleme tekniği:

Burada en fazla izlenen 2 teknikten kısaca bahsetmek istiyorum.

1.Stereografik bakışlı fotoğraf çekmek

Hem sağdan hem soldan çekilen fotoğraflar yanyana konulduktan sonra gözlerimizi şaşı yaparız ve heyyt!!! 3 boyutlu oldu fotoğraf.


2.Anaglyph (Anagılif)

Türkçe karşılığı olmayan bu kelimenin açıklaması: iki çekilen fotoğrafın birbirinin üzerine empoze edilerek ve kırmızı+mavi gözlüklerle bakılan fotoğraf bakma/çekme tekniğidir.



3 Boyutlu Fotoğraf Çekmek İçin Gerekli Malzemeler:

Fotoğraf Makinası

Aynı pozu hem sağ hem de soldan çekebilmek için 2 dijital fotoğraf makinası, hatta bir makine bile yeter.

3 ayak (tripod)

Üçayak kullanırken dikkat etmemiz gereken bir konu, üçayağın başının topuz biçiminde her yöne hareket eden olandan değil de normal başlı olmasıdır.

İki makinanın ağırlığı veya bir makinayı hem sol hem sağdan çekerken ağırlık merkezinin kaymasından dolayı topuz başı sıkıştırmak ve sabit tutmak zor oluyor ve kadraj ayarı bozulabiliyor.


İki fotoğraf makinasını üçayağa takabilmek için gereken yatay mekanizma

Sirkeci’de yaptığım araştırmada 2 tane bulabildim. Bir tanesinin markasını hatırlamıyorum ama yuvarlak silindirik bir mekanizma idi, çok ağır ve çok pahalıydı. Diğeri ise SLİK marka basit bir mekanizma ve fiyatı ise makuldu (50-100 TL arası).

3D bilgisayar programı

Bedava internetten indirebileceğiniz ve çektiğiniz sol/sağ fotoğrafları anagılif formatına sokan program. Aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz. Bir iki denemeden sonra kullanması ve öğrenmesi kolay bir program.



3-Boyutlu Mağara Fotoğrafı Çekelim !!!

Öncelikle tek bir makina ile çekim yapıyorsanız kendinize bir sistem kurmalısınız. Ben çektiğim fotoğrafların hepsini sol taraftan çektim. Daha sonra mekanizmada yaklaşık 6-10 cm sağa çekerek ve açısını bozmadan (sağa, sola oynatmadan) ikinci fotoğrafı sağdan çektim.

Evde bilgisayara yüklerken fotoğrafları kendime 3d-sol, 3d-sağ diye dosyalar açtım ve ilk çektiğim her değişik fotoğraf soldan olduğu için, ilkleri 3d-sol dosyasına geri kalanları 3d-sağ dosyasına attım. 3d fotoğraf programında yaptığım son 3d boyutlu fotoğrafları ise 3d-final diye bir dosyada topladım.

  1. Üçayağı oynatmadan çekelim. Normalde mağara da ki fotoğraf çekimlerinde ışık yetersiz olduğu için üçayak kullanmak durumundayız. 3d boyutlu fotoğraf çekerken, her pozdan iki tane çekeceğimiz için ve üçayağın başında monteli yatay mekanizmada sağa sola hareket eden ağır bir makina olduğu ve ağırlık merkezinin sağa veya sola makinayı kaydırmakla değişeceği için, ayağı oynatmamak daha önem arz ediyor.

  1. Mankenler. Her poz iki defa çekileceği için, mankenlerin uzun zaman hareketsiz durmaları gerekmektedir. Buna dikkat edelim.

  1. Mankenlerin yüz ifadesi. Eğer yakın çekim yapıyorsanız, mankenlerin yüz ifadesinin olabildiğince aynı olması lazımdır.

  1. Işık şiddetine dikkat etmek lazım. Normalde günışığında çekim yapsak (parçalı veya çok bulutlu olmadığını varsayıyorum), ışık şiddeti, aynı pozu 2 defa çekerken hemen hemen aynı olacağı için çok bir problem olmamaktadır ama, mağarada ışık şiddetinin aynı pozda iki çekim için aynı olmasına dikkat etmek lazım. Işık şiddetindeki çok büyük fark olmadığı sürece (aynı poz için 2 çekim) problem değildir. Buradaki ışık şiddetini fotoğrafta etkileyen iki etkene dikkat etmek lazımdır. Flaş, karpit lambası ışığı gibi kullanılan ışık kaynaklarının şiddeti ve pozlama süresi. Pozlama süresi dijital makinalarda sorun değildir, makine otomatik olarak her iki çekimde de aynı pozlama süresini vermektedir.

  1. Mağara da 3 boyut hissi verecek şekilde pozlama/mizansen yapmakta fayda vardır. Özellikle farklı uzaklıklardaki oluşumlar ve kişiler, iyi sonuç vermektedir.

  1. Mağara da dar alanlardaki ışık kaynaklarına dikkat etmek lazımdır. Sağa veya sol taraftan yaptığınız çekimlerde duvarlar daha fazla ve parlak çıkabilir.

10 Aralık 2010 Cuma

Kurtarma Anısı- Kastamonu 1990-1991

Yanılmıyorsam yaz 1990-91. Kalabalık bir grubuz ve Uluyayla'da, mağara'nın önünde kamp attık. Ekipler, her zamanki gibi uluyayla mağarası, düdeni ve karlık düdenine girip çıkıyor. O zamanlarda, "Ecol de France" stili mağaracılık, arkadaşlarımız arasında deneniyor. Osman, Aslan, Süha ve Tunç, karlık düdeninde giren ekip olarak, araştırma yapıyorlar. Süha ve Tunç, geç bir saatte kampa dönüyorlar, Aslan ve Osman, Karlık'ın alt galerisinde (-20-25 m iniş'den sonra) 
ölçüm yaparken karpit suları bitiyor. Karanlıkta el yordamı ile çıkışı bulmaya çalışıyorlar ama nafile. O girişte de, her ikiside giysilerinde denemek üzere "ultra-light" takılıyorlar. Saatler geçtiği için tabii yavaş yavaş üşemeye başlıyorlar. 

Gecenin saat 11:00'de kampta Tunç artık yavaş yavaş paniklemeye başlıyor haklı olarak. Hatta yanılmıyorsam, galerinin sonunda gaz birikmesi olabileceğinden bile bahsediyor. Hepimizi bir tedirginlik alıyor. Hemen bir kurtarma ekibi kurulması isteniyor. Benle beraber hatırlayabildiğim Metin var bir de çok mağara tecrübesi olmayan Selçuk Kut kurtarmaya girmeyi şiddetle istemişti. Başkalarıda vardı ama şimdi hatırlayamıyorum, galiba arda'da vardı. Neyse her ne hikmetse, ben dahil kimse "senin ne işin var kurtarmada" diyemedik Selçuk'a. Şimdiki aklım olsa hemen itiraz ederdim... 

Biz alelalece, Karlık'a gittik ve hemen girdik. İlk ana galeriye 40 m lik inişten sonra ulaşılıyor. Ben hemen indikten sonra, alt galerinin başına gittim. "heyoo, heyoo....". Uzaktan çok cılız bir "heyoo" sesi ve duvara kaya vurma sesini duydum. İçim rahatlamıştı. Yaşıyorlardı. Hemen 40 mlik inişin orada bıraktığım çanta'dan karpit lambası ve suyu aldım. Bu arada Selçuk, ipin ıslak olması ve şişmesinden dolayı, ayaklarını havaya dikmiş, sırtı aşağıda iniyordu. Bana sordu: "geleyim mi altta birşey varmı diye", bende telaş içinde çantadan karpitleri alırken, göl olduğunu söylemeyecek derecede meşgul olduğum için, gel gel birşey yok dedim ve hızla arkamı döndüm ve gittim. Ben diğer galeriye inen inişe gelmiştim ki, uzaktan "foşşş...ve siktir..." diye bir ses duydum. Dudaklarımda buruk bir gülümseme ile hızla inişe geçtim. Hoplaya zıplaya, Osmanların yanına ulaştım. 

Osman ve Arslan, kucak kucağa oturmuş (doğru olan hareket), birbirlerini ısıtmaya çalışıyorlar. Bükük olan dudakları, genişleyerek gülümsemeye başladılar beni görünce. Kucaklaştık ve hemen karpit lambalarını değiştirdik..Bu arada ortalıkta kesif bir çiş kokusu..Hayırdır diyince; "lambada su kalmayınca, çişimizi denedik (bu da doğru hareket), yakmak için..". 

Hızla, mağarada yukarı çıkmaya başladık, üst galeriye geldiğimizde, Selçuk'a önce sen çık dedik ve sonra sırayla hepimiz çıktık. Arda, hızır gibi arabayla bizi kampa attı. Ateş etrafında yine neşelenmiştik...

DOĞA’DA KAYBOLMAK: YERÜSTÜ VE YERALTI

Hemen hemen birçok insanın başından doğa da kaybolma hikayelerini duymuşsunuzdur. Ben de burada doğa sporlarından biri olan mağaracılık bakış açısıyla, hem yerüstünden hem de yeraltından birer hikaye aktarmak isterim.

Genelde mağaracılık da iki türlü gezi düzenlenir. Birisi yüzey araştırmasıdır, yani potansiyel bir bölgeye gidilir ve haritalar yardımı ile yürüyerek mağaralar tespit edilir. Bir de, varolan, bilinen fakat araştırılmamış veya araştırılması bitirilmiş mağaralara çeşitli etkinlikler için düzenlenen gezilerdir.

Zonguldak, Ovacuma, Karlık yaylasına, kışın üç tane Skoda arabayla vardık. Gezinin amacı, Karlık yaylası civarındaki yaylalar da, 25.000 lik harita'da gözüken düden işaretlerine bakmak, yeni mağaralar bulmak ve kışın Karlık düdeni’ne girmekti. Geldiğimiz ilk gün yaylaya varmamız bayağı bir zaman aldı. Tekerlekleri gömecek kadar kar omakla beraber ikinci gün muhteşem bir hava vardı. 1/25.000’lik haritayı inceledikten sonra ben, Osman Demirel, Cenk Borluk, Evren Günay ve Abidin Akbatur, başladık ilerlemeye. Diğer yaylaya geldik, bakındık, birkaç toprak düden haricinde (Düden: Kapalı su havzalarının suyunu çeken su delikleri, bazıları toprakla tıkalıdır)birşey bulamadık ama çok güzel vakit geçirdik. Güzel güneşli hava yavaş yavaş bulutlu bir havaya dönüştü ve inceden inceden kar yağmaya başladı. Ufak bir konuşmanın ardından geldiğimiz yoldan değil, kesek (Toroslar’da yerel dilde kestirme yol demektir) olacağını düşündüğümüz tepenin üzerinden aşarak gitmeye karar verdik ve tırmanmaya başladık. Fakat tepenin nispeten düz olması giderek bastıran kar, ki sonra yavaş yavaş yağmura dönmeye başlamıştı, ekibin kendi içinde tekrar bir tartışma başlattı. Sonunda, ekibimiz dağdan aşağıya dönüp, geldiğimiz yoldan dönmeye karar verdi. Havanın yavaş yavaş kararması da bu kararda etkili oldu. Dağdan inerken ki halimiz çok komikti. Herkes paldır küldür bir an önce yaylaya inmek için yarı kayarak yarı hoplayarak zıplayarak, binbir emekle çıktığımız dağdan son hızla iniyorduk. Tabii, doğal sonuç, kayanlar ve düşen arkadaşlar, komik bir manzaraydı.

Geldiğimiz yöne doğru ilerlemeye başladık fakat gelirken derenin sol tarafından inmiştik şimdi sağ tarafından tırmanmaya başlamıştık. Yağmur yavaştan hızlanmakta, yerdeki parçalı karları eritmekteydi. Tırmana tırmana bir eşiğe geldik. Artık bu noktada, ekip ikiye bölündü. Osman ve Evren sağdan devam etmekte israr ediyor, ben ve Abidin sol cenaptan aşağıya inmemiz konusunda ısrar ediyorduk. Osman’ın ısrarı, yerdeki ayak izine benzeyen yer yer eriyen karlardı. Ayağını eriyen karların yarattığı izin yanına koyup bak bu bizim ayak izlerimiz diyordu, ben de yağmur yağıyor karları eritiyor bu yüzden izler böyle geniş diye iddia ediyordum. Orada, ayrılmaya karar verdik. Normalde ayrılmamalıydık. Elimizde ne varsa bölüştük. Kibritler ve benzeri eşyaları. Evren'in lafını unutmuyorum. O klasik gülüşü ve ıslak pırasa saçları ile "adil bir yarış olsun arkadaşlar" demişti. Helalleştik. Ben ve Abidin, kısa sürede eşiği geçip, aşağıya indik. Yaklaşık 10 dakika sonra karlık yaylasında ilk yayla evini gördük ve tabii hemen Osman'lara gelmeleri için bağırmaya başladık...heyoo Osman heyoo Evren....". Saatler geçti. Biz yayla evinde ısınıp yemeğe başladık. Evde ki diğer arkadaşlar, arabalara atlayıp bütün yayla boyunca farları yakıp, korna öttürdüler. Belki 1-2 saat. Yağmur da sicim gibi indirmeye başlamıştı. Nihayet vazgeçtiler. Yaklaşık 8.oo'e doğru, kapıda iki tane tip belirdi. Osman ve Evren..Sırılsıklam bir şekilde, kol maşetlerinden ince sular akıyordu. Meğerse, dağlarda dolaşıp, yollardan birine inip başka bir yere gitmişler. Fenerlerinin pilleri bitmiş. Karanlıkta yolu bulabilmişler. Allahtan ikisi de tecrübeliydi..Biz de beklerken ikirciklenmiştik, nerede bu adamlar diye?..

Kahkahalar arasında, kısa sürede neşemiz yerine gelmişti...

Türkiye’de ki çoğrafi karakteristiğine bakarsanız çoğu mağara dikey özellikli olup yatay giden mağaralar da çok fazla dallanıp budaklanmadan giden bir özellik gösterir. Ağustos ayın da, Türkiye’nin turizme açılmış ilk mağarası olan İnsuyundayız. İnsuyu, yatay bir mağaradır. İnsuyunda ki son büyük gölden sonra ince dar bir delikten sonra turizme açılmamış bölüme geçersiniz. Turizme açılmamış bölümde birbirini takip eden ve göllerle birbirine bağlanan çok büyük salonlardan oluşmaktadır.

Gezimizin amacı, göllere dalıp, yeraltı sularının nereye gittiğini araştırmak ve turistik olmayan bölümün haritasını çizmek için ölçüm yapmaktı. 4 kişilik bir ekiple, mağaranın sonuna her tarafı araştıra araştıra ilerledik. Yaklaşık 5 saat geçtikten sonra, dönüşe geçtik. Dönüş oldukça yavaş gidiyordu çünkü santim santim tabir yerindeyse, koca koca salonları ölçüyorduk. Mağara’nın turizme açık olmayan bölümün ilk salonuna bağlanan ve muz gölü diye adlandırdığımız göle geldik. Yaklaşık mağaraya girişimizden itibaren tam 13 saat geçmişti. Yorgunluktan gölden geldiğimizi unutup, yarım saat kırkbeş dakika,diğer salona pasaj bulmak için arandık. Bir sürü ufak deliğe girdik, çıktık. Diğer arkadaşların hepsi yorgunluktan birer kayaya tünemiş benim bir delikten öbür deliğe girmemi seyrediyorlardı. “ tamam, aklımı sıyırdım” derken, golden geldiğimizi hatırladık. Neyse sonunda gölü botla geçip son salona vardık. 15 saat sonra mağara’dan çıkmıştık. 20 yıllık mağaracılık hayatımda ilk defa mağara da kaybolmuştum. Hoş değildi ama tedarikliydik, kaybolsak bile uzun saatler, bizi kurtarmaları için bekleyebilirdik. Neyse ki buna gerek kalmadı.

Insuyu tesislerinde öğlen yemeğimizi yerken keyfimiz yerine gelmişti. Bir işi başarmak ve bitirmek, büyük haz vermişti.


MAĞARACILIK? O DA NE?


Yaklaşık 27 yıl evvel aşağı yukarı bu zamanlarda, okuduğum üniversitenin kampüsünde yeni tanıştığım Tunç Teber Torosdağlı arkadaşım, “ ben doğayla ilgili birşeyler yapmak istiyorum” dememle beni mağaracılık ile tanıştırdı. Aklımda kalan lafları “çok güzel kamp ateşimiz olur, hep beraber yemek yaparız” ile başlayan sonrasını unuttuğum bir muhabbetti. “ beraber “ yapılan bir şey olmasından dolayı galiba sadece yukarıdaki cümleler aklımda kalmıştı. Mağaracılık kulüp odasına gittiğimizde, üye aidatını ödemiş ve artık bende mağaracı olmuştum. İlerleyen aylarda, ilk gezim Çatalca’da Kocakuyu Mağarasına oldu. Mağaranın hemen yanında durup, malzemelerimizi hazırladık. O zamanlar çok da malzememiz yoktu. Çin kesleri, yün kazaklar, eski bir kot, basit bir kask ve Polonya karpit lambaları. Hazırlandık ve iki büyük odası olan, ağzı genişçe mağaraya kısa bir ip ile girdik. Toprak, yosun, çürümüş yaprak kokusu, karpit’in (asetilen gazı) kokusu ve mağaranın serinliği birbirine karışmış, hafif bir ürperti olarak sezgilerimi dürtüklüyordu. Bizden daha tecrübeli olan Metin Albükrek arkadaşımız, biz acemilerin fotoğraflarını çekerken bir taraftan da anlata anlata mağaranın derinliklerine indiriyordu. En son büyük salonda her acemiye yapılan klasik hareket yapıldı; bütün ışıklar söndürüldü. Toplam karanlık. Ve işte böylece mağara ve mağaracılıkla tanışmış olduk.

Mağaracılığı yaptıkça gördüm ki, diğer doğa sporlarından birçok farkı vardı. Bir kere gerçek anlamda bir ekip işiydi. İster yürüyerek girilen, isterse teknik malzeme ve iplerle inilmesi gereken mağaralar olsun, ben şimdiye kadar tek başına mağaraya giren bir mağaracı görmedim. Hele hele, naylon iplerle, teknik malzemeyi kayaya sabitleyerek, metrelerce derinlikteki mağaralarda, emniyetinizi ve hayatınızı arkadaşınıza bırakıyorsanız, gerçek anlamda ekip olmak gerektiren bir spordur.

Mağaracılığın diğer bir farkı, belki en önemlisi, keşif yapabilme imkanının ve keşfetme heyecanının olduğu bir spor dalı olmasıdır. Çıkılmadık zirve kalmadı Dünya’da ama ya mağaralar.. 1987 yılında mağaracılığa başladığımda, Türkiye’nin en derin mağarası -330 metre ile Düdencik idi. Şu anda, -1429 metre ile Peynirlikönü oldu. Yaklaşık 3’te 1’i kalker arazi olan ülkemizde, hala keşfedilmeyi bekleyen bir sürü mağara var ve keşfedecek olan mağaracıları türlü türlü sürprizler beklemektedir. İlk defa bir mağaraya girmek, onu ilk sizin bulmanız, mağaranın nasıl ilerleyeceği, ne kadar gideceği, ilk sizin ayak basmanız, ay’a ayak basmak kadar heyecanlı ve keşfetme güdülerini dürten bir maceradır.

Yazımın burasına kadar, mağaracılığın hep bir spor olduğunu vurguladım. Kendi camiasında ünlü mağaracı ve bilimadamı olan Paolo Forti’nin dediği gibi, mağara ve mağaracılık sadece bir spor değil, diğer bilim alanlarına hizmet eden mükemmel bir ortamdır. Jeoloji, jeomorfoloji, jeofizik, fizik, arkeoloji, psikoloji, paleontoloji, mühendislik, biyoloji ve ilaç gibi bilim alanlarını sayabiliriz. Gerçekten mağaraların, dış dünya’dan yalıtılmış ve kendine özgü ortamları bu alanlarda ki çalışmaları tetiklemiş ve yüzyıllardır bu bilim dallarına hizmet etmiştir. En son mağaralarda yapılan biyoloji tetkiklerinde, mineral yiyen “extremofiles” diye adlandırılan bakteriler bulunmuş ve şimdi bu bakteriler NASA bilim-adamları tarafından incelenmeye alınmış ve MARS’ta hayat olup olmadığına dair bulgulara ışık tutacak çalışmalar içine girilmiştir. Mağara’da bulunan bir bakteri türü ile MARS’ta hayatın var olup olmadığına uzanan bir bilimsel inceleme. İnsan düşündükçe heyecanlanıyor. Doğru veya yanlış, Dünya’da mağaracılığa, “speleoloji” yani mağara-bilim, mağaracılık yapanlara ise “speleolog” yani mağara-bilimci denmektedir.

Yukarıda sözü geçen herhangi bir bilim dalından mezun değilseniz, mesela benim gibi Uluslararası İlişkiler’den mezunsanız, üzülmeyin sizin de en azından bilimsellik adına yapabileceğiniz şeyler var. Yaptığınız gezinin raporunu yazmak, keşfettiğiniz mağaranın ölçümünü alıp, haritasını çizmek bile başlı başına zevkli bir uğraş. Onu da mı yapamıyorsunuz, o zaman sizi fotoğraf çekmenin yaratıcılığı ile baş başa bırakalım. Bir düşünün, mağara içindesiniz, elinizde ışık kaynağı olarak, flaş, karpit lambası, magnezyum şeridi, mağara da doğanın yüzyıllarca yılda sabırla yarattığı muhteşem oluşumlar ve mağaracı mankenleriniz..Nasıl bir fotoğraf çekeceğiniz artık size kalmış.

1987 yılında başladığım mağaracılık artık benim ve ailemin kaçınılmaz bir parçası oldu. Eşimde mağaracıydı. Çocuklar olduktan sonra çok girmemeye başladı ama en azından bana ve çocuklara engel olmadı. Kızım, Elif Usuloğlu, 9 yaşında, iplerle yavaş yavaş da olsa dikey mağaraya inebilir hale geldi. Kısacası mağaracılık sadece hobi olmak için karmaşık ve sofistike bir spor ve bilim dalıdır. Yurtdışında aldığım T-shirt’ün üzerindeki yazı “Caving it is not just an adventure but it is an attitude”, “Mağaracılık sadece macera değil fakat tavırdır”, sanırım benim durumumu açıklıyor. Bir yaşam stili.

Geçenlerde, İlk mağaracılığa başladığım Koca-kuyu mağarasına fotoğraf çekmek için yine gittik. Bizim sadece iki salonlu dediğimiz mağara, Fransız bir mağaracının dikkatli keşifi ile 1-1,5 km uzadı.

Mağara işte böyle bir şeydir, tamam artık bitti dersiniz, bir yerlere açılır sürpriz yapar. Kalbimizde bıraktığı izler gibi.

Ender Usuloğlu
Mağaracı

Mağaracı sayısı neden artmıyor?


Bugün (18.10.2010)  liseli gençlere "mağara ve mağaracılık" konulu coğrafya dersinde 40 dakikalık sunum yaptık, Oana ile birlikte. Sunuma başlamadan evvel, merakımdan bir iki soru sordum, gençler ne kadar alakalı diye. Yaklaşık 80 tane pırıl pırıl genç vardı karşımda hepsi, halleri vakitleri yerinde ailelerden geliyorlardı.
1. Kaç kişiniz doğaya çıkıp kamp yaptı? dedim. Oturup tek tek saymadım ama yaklaşık 10 kişi filandı el kaldıran.
2. Kaç kişi mağaraya girdi? turistik de olabilir  dedim. Yaklaşık 3-4 kişi parmak kaldırdı, bunlardan bir tanesi oğlumdu zaten.
3. Kaç kişi denizde dalış yaptı dedim? Çok parmak bekliyordum. İyi halli ailelerden geldikleri ve güzel yazlık yerlerde tatil yaptıklarını düşünerek ama yine de 3 kişi filandı, bunlardan bir tanesi gene benim oğlandı.
Sunumda mağaracılıkla uğraşanların niye artmadığını 3-4 madde ile kendimce sıraladım. Sanırım artmamasının en büyük sebebi "BİLİNMEMESİ". Bilinmeyen bir şey artmaz artamaz değil mi? ASPEG kurulduğunda beridir en temel prensibi, mağaracılığı yaymak, kendi içine kapanık bir grup olmamak. Geçen yıl Robert Kolej'de gençlere hem mağaracılığı hem de diğer doğada bir takım bilimsel çalışmaları yapabilecekleri bir kamp organize etmeye çalıştık ama olmadı. Neden? çünkü ilgi günden güne giderek azaldı ve o kadar az kişi kaldı ki yapmak anlamsızlaştı..
Şimdi Hisar Eğitim Okulunda mağaraları ve mağaracılığı tanıtma imkanı bulduk ve tabii ki balıklama atladık. Önce tanıtım dedik ve 40 dakikalık sunum yaptık. Mağaralar nasıl oluşur, kireçtaşı nedir? karstik şekiller nelerdir? mağaracılık nedir? gibi temel bazı konulara değindik. Bakalım, bahar'da Dupnisa mağarasına götüreceğiz gençlerimizi. İnşallah (ve mutlaka), Ulus ve Pınarbaşı'ndaki liseli gençlere de bu tanıtım eğitimlerini vereceğiz. 
Kendini ifade etmek, yaptığın işi tanıtmak çok ama çok önemli. Mağaralar konusunda bilgili insanla, bilmeyen insanların arasındaki farkı sanırım anlatmama gerek yok. 
Son 10-15 yılda dernek, kulüp, grup ne dersiniz deyin, kurumlar mağaracılık alanında arttı ama sayıda açıkçası benim beklediğim artışlar olmadı. 
İnternetinde yaygınlaşmasıyla, tanıtım imkanları iyice arttı. Bu imkanları olabildiğince kullanmalıyız ve bıkıp usanmadan yeni insanları mağaracılıkla tanıştırmalıyız. Bir arkadaşımızın dediği gibi mağaracı her çeşit insan olmalı.
Artış olmamasının ikinci bir sebebi olarak, mağaracılığın ekip işi olduğu ve mutlaka ekip olarak çalışmak gerektiğini vurguladım.
En son TMB'de geçen yazışmalardan da gördüğümüz gibi olumlu yönde gelişen çok bir şey yok. Şimdi herkes atlamasın ama ama diye..Tabii ki bir takım pozitif işler yapılıyor ama daha yapıcı ve birleşmiş bir mağaracılık ortamı olsa, bu yapılanların kat be katı yapılırdı. Bu kadar harala gürelenin ortasına yeni mağaracı gelir mi? gelen ne kadar kalır? bilemiyorum.
Kısacası olay maddi değil. Tanıtım ve mağaracılıkla uğraşmak isteyen insanları elde tutmak ve yenilerini katmak.

Sadece Mağaraları Korumak mı?


Yaklaşık 5-6 günlük Orta Toroslarda mağara araştırma gezisinden geri döndük. Geçenlerde Pınarbaşı Kastamonu'da yerel otoritelere yaptığımız sunumda kireçtaşlarının kirlenmeye en açık arazi yapısı olduğundan bahsetmiştik ve mutlaka kirliliğin engellenmesi gerektiğini söylemiştik. Projelerimiz nedeniyle konsantrasyonumuz Türkiye'nin kuzeyindeyken güneydeki tehlikelerin farkına varamadık. En büyük tehlike yayların tehlikeli biçimde betonlaşması ve kirlenmesi.
En somut örneğini, Hadim Korualan Perşembe yaylasında gördük. İnsanlar sadece 3 ayını geçirmek için betorname evler, villalar hatta cami filan yapmışlar. Bu yaylada da çok büyük bir havzanın suyunu toplayan bir düden var. Müthiş bir ağzı var ve yazın en kurak mevsimde bile içine deli gibi su giriyor, hem de 3 koldan topladığı sular. Yaylalar kime ait? Devlete. Gel gör ki, yaylalara yerleşen aşağı köy sakinleri müthiş bir şekilde yağmalama işlemine girmiş ve hatta arazi yüzünden yan yaylada yerleşik diğer köylerin sakinleri ile düşman bile olmuşlar, arada adamlar ölmüş, 3 onlardan 3 bunlardan. Yaşlı bir ihtiyarın boğazını kesmişler en son. Yan yayla bu yaylanın sakinlerini (!) kaçırmak için düdenin ağzını beton ve çimento ile kapatmış. Yaylayı su basacak aklı sıra...Şaka gibi değil mi? ama değil. Bunu fark eden yayla sakinleri, hemen delik açıyorlar koskoca mağaranın ağzında ve betonun bir kısmını yıkıyorlar. Oh! neyse artık su altında kalmayacaklar. Fakat bu kadar akan suyun boşa gitmesine de gönülleri razı olmuyor. Ne mi yapıyorlar? bahçeleri sulamak için mağaranın önüne setten havuzlar yapıp, elektrikte üreteceklermiş. Mini HES vakası yani anlayacağınız. Biz gördük bütün yaylanın etrafındaki elektrik direkleri yetmiyormuş gibi bir de mağaranın ağzına trafo, direk v.b. bilumum malzeme yığılmış. Tabii ki mağaranın ağzına kadar açılan yollardan bahsetmeyeyim.
Neyse, mağaranın devasa ağzı, muhteşem heybetli görünüşü ve potansiyeline istinaden bir keşif yapalım dedik ve içeri girdik. Mağara sola dönüp 100 m ilerde sifon yaptı. Devasa giden bir iki kolla beraber güzel bir mağara dedik ama içi inanılmaz pisti. Ne ararsan var içerde!...Terlikler, plastik torbalar, pet şiseler neler neler !. İçim burkuldu. Kışın 2-3 m yağan kar sadece bu yayladan değil diğer yaylalardan da önününde ne varsa katıp getiriyor haliyle. bu kirli suyu da aşağıdaki kasaba ve köyler içiyor.
Bu kirlenmeyi her yaylada gördük ve inanılmaz bir biçimde betonlaşmaya doğru gidiyor yaylalar!. Buna nasıl dur denir bilemiyorum. Belki kamuoyu yaratarak başka bir şey gelmiyor aklıma.
Federasyon ve mağara koruma kurulumuz belki bir protesto mektubu yazarsa, en azından bir adım atmış oluruz bu konuda.

Acı çekmek / İş yapmak/ Hobi


Rahmetli Evren Günay ile mağaracılık yaparken, yavaş yavaş etrafımızdakileri de etkileyerek "acı çekmeye" geldik diye bağıra bağıra gezilere giderdik. Mazoist değildik ama kendimizi hem zor koşullara hazırlamak hem de gaz vermek için böyle bir söylemde bulunurduk.
Araştırdığımız mağara hele hele zorlu ve devam eden bir mağara ise ve keşfe devam etmek istiyorsak bu noktadan sonra mağaracılığa hobi olarak bakmıyorduk, bakamazdık. Mağaracılık gibi HOBİ olarak zaman harcadığımız her uğraşta zorlanmaya başladığımız an, ki bu fiziksel veya ruhsal olabilir,  şevkimiz kırılır, heyecanımız gider ve sonunda da bırakırız.
Mağaracılık, bir hobi olabilmek için, bir-iki gömlek bol gelen bir uğraştır. Mağaracılığın sportif yönüyle uğraşıyorsanız, kondisyonlu olmanız lazım, zorluklara gelebiliyor olmanız lazım, hem fiziksel hem de ruhsal hazır olmanız lazımdır. Mağaracılığın ilgili olduğu bilimsel alanlardan birisiyle uğraşıyorsanız, o bilime yatkın olmanız lazım, bilgili olmanız lazım, en basitinden harita çizmek için bile uzun eğitimlerden geçip, saatlerce soğuk, ıslak ve karanlık ortamda ölçüm almanız lazım.
Acı çekmek her ne kadar fiziksel bir zorluğu çağrıştırsa da, aslında her bakımdan hobicilikten öteye atlamak demektir. Mağaracılık, hobi olamayacak kadar güzel, zevkli çok yönlü ama aynı zamanda acı verecek kadar da meşakkatli bir uğraştır. 
Acı çekme tahammülümüzü yukarı çekelim hep beraber ve acı çekmeye gidelim :)

Birçok uğraş gibi döşeme yapmakta ayrıcalıktır yazısı II


Sevgili Bedrimin yazısından sonra bir de baktım uzun zamandır bir şey yazmamışım, bu yazıda aklımda kalan kötü döşeme hatıralarımı paylaşayım dedim. Hoş, son gezilerde ve yemeklerde, etrafımızdaki insanlarla hele hele de Ali Aytan ve Süha'nın o bal dolu muhabbet ortamlarında yeri ve aklıma geldikçe paylaşıyorum ama burada da herkesle paylaşayım istedim. 
Öncelikle  20-21 yıl geçtiği için bana kimin SRT öğrettiğini hatırlamıyorum galiba Tunç Teber'di. Hele hele bana birisinin "aha da bu çekiç bu da sürücü, böyle de duvara dübeli çakarsın " demesini yani bire bir benle ilgilendiğini hiç hatırlamıyorum. Metin Albukrek'in bire bir eğitim gibi anlattığı karpit lambasını, o da gezide Yatağan'da "boruyu ağzına alıp hüpleteceksin ve tıkanan lambayı açacaksın" demesini ve benim şaşkınlıkla isli boruya bakmamı (dikkat manyetolu çakmak, petzl markalarından bahsetmiyorum :) ve bir de yine Metin'in 2 saat masa başında bana verdiği harita eğitimini hatırlıyorum. Diğer eskilere haksızlık etmek istemem ama hatırladıklarım bunlar. 
Şimdiki gibi arkası arkasına herkesi takip ettiğimiz sistematiği belli bir eğitim yoktu. Kim o an boşsa, alırdık elimize ipi sallanırdık. Bedri'lerin zamanında (yanlışsam düzelt beni :) yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı bu sistem.
Böyle bir eğitim geçmişinden gelince tabii, ne yanlışlar yaptık, neler neler...Karlık yemeğinde Süha'nın Uluyayla Düdeni'nde bir inişi inerken gösterdiğim bir dia'da daha ben "burada bir yanlışlık var nedir?" demeye kalmadan herkes "amma aşağıya çakmışsınız" dediler ve gülüştük. Evet hakikaten, dübelleri o kadar aşağıya çakmışız ki, girmesi zor, çıkması zor, sürtünmesi ayrı dert..
En son Karlık Kuylucu'ndayız. Ali Aytan'a anlatıyorum mağaranın yukarı kısımlarında döşeme yaparken...Son galeriye inerken, tek dübelle iniliyor. Emniyeti var mıydı hatırlamıyorum?. o dübeli de ben çakmıştım ve gene aşağıya çakmışım, iniş çok kolaydı ama çıkarken bir kastım kastım sormayın gitsin :) Ayağımı eşiğe atamıyorum ve debeleniyorum, 10 dakika debelendikten sonra çantamdaki kısa ip merdiven geldi aklıma, onu taktım karabine de çıkabildim.
Sevgili Bülent Genç'in hala bana hatırlattığı bir dübel çıkma hikayesini de anlatayım burada. Giden Gelmez'lerdeyiz, rahmetli İskender'de var. Düden'in ismi galiba Çakılönü düdeniydi. Çok güzel 4-5 m genişlikte kanyon girişinden sonra sola doğru sert bir dönüşle devasa bir salona çıkar. Dere bir taraftan akarken, sen bir taraftan, yanından inersin ve salon sağa doğru kırık içinde dönüş yapar ve dere 40-45 m çağlayan yaparak iner. Bizde kanyon gibi yerin ortasında bu inişi yapıyoruz. Döşedik ve indik. Dere ile aşağıda buluştuk fakat yere son 3 m kala yukarıda bir yerde ip sürtüyor. Ben en son çıkarken oraya sürtünmeyi yok etmek için mecburen (doğal bağlantı yoktu) dübel çaktım. Çaktığım duvardan su sızıyor ve dübelin içindeki kaya tozu çamura dönüştüğü için temizlemekte zorlanıyorum. Neyse çakmayı bitirdim ama çakma işlemi de çabuk bitti (allah allah!) ve koniyi yerleştirdim ve patlattım, sözdeymiş...İçime de sinmedi ama dübeli dışarı çekecek bir pozisyon olmadığı için yukarı çıktım. Bülent bir sonraki girişi yaparken, uyardım "dübeli çaktım ama sanırım kötü oldu, dışarı çekmeyin" dedim. Bülent'te dübele geldiğinde burası net değil benim için çünkü hiçbir zaman söylemedi dübelin üzerindeyken mi yoksa elle oturmadan mı zorladığını, dübel çıkmış. Sık sık anlatır, dalgasını geçer benimle :)
 Bedriyle Dağlı Kuylucundayız. İkimiz derenin girdiği yerden döşemeye karar verdik. Ufak ama derin cadıkazanlarında, ıslanmamak için maymunumsu hareketler yaparak döşeme yapıyoruz. Dağlı tarafındaki açıklığa geldik, hava kararmıştı. Galiba Bedriydi, çağlayanın yanından indi ve seslendi "aa burada bir kol var diye". Hemen bende yanına geldim ve süzüldük içeri, hayda bu kol langır lungur gidiyor ve ilk şimdiki ipsiz indiğimiz 5 m'lik yerden döndük. Cık'ı böyle bulmuştuk. Bu nerden çıktı şimdi derseniz diye ehh, arada bir güzel yaptığımız şeyleri de anlatayım, Bedri'yi de anayım dedim.

Doğal Bağlantılar


Marmara Adası'nda daha evvelden keşfini yaptığımız 3 tane mağarayı bitirmek amacıyla bu haftasonu oradaydık. 
İlk mağara, obruk şeklinde yaklaşık 30 m dikey gidiyordu. Heyecanla giyindik ve döşeme için bakınmaya başladık. Döşeme için güzel 2 tane doğal bağlantı bulduk. 1'i perlonla diğeri de çelik telle..Emre ile beraber döşemeleri yaptıktan sonra aşağıya indim. İlk inişin yaklaşık 14 m si 75 derece (sonradan ölçtük) ile gidiyor ve sonra tamamen dikeyleşerek 20 m daha iniyordu. Mecburen dübel çakmak gerekiyordu ki, eski bir dübel gördüm. Benden hemen sonra Emre'de yukarda girişte 3 tane daha dübel gördü. Haydi iniş ortasındaki dübel neyse de, başlangıçtaki dübeller son derece gereksiz çakılmış. O kadar doğal bağlantılık yer varken neden?.
ASPEG'in ilk gezisi MADAG'la beraber Kırkgözler kaynaklarındayız ve civardaki mağaraları araştırıyoruz. Tabak-1'e yakın, yürüme mesafesinde güvercinlik obruğu var... Tüp gibi inen 25 m'lik bir iniş ve sonunda ufak bir göl ile bitiyor. Girişteki kayalardan gayet güzel doğal bağlantılarla inişin tam ortasından hiçbir yere değmeden indik. Tam inerken bir baktık, birileri 1-2 tane dübel çakmış. Olacak gibi değil.  Onca doğal bağlantı yapılacak yer varken, dübel çakmak  neden?
Yine aynı gezide, Tabak-2 obruğundayız. Burası oldukça derin bir obruk. Girişinde ağaçlar var ve kademeli (açılı) bir şekilde bir yere kadar indikten sonra 90 derece iniş başlıyor. Direk inişin başına kadar doğal (oldukça sağlam) bağlantılarla geldik. Doğal yaptığımız yerin bir iki tanesinde dübel çakılmıştı. Sağlam doğal bağlantılar dururken neden?.
Burada kimin çaktığı önemli değil, niçin gereksiz yere dübel çakıldığı önemli. Doğal bağlantıya olan güvensizlik mi? dübel'e olan aşırı güven mi? yoksa sadece vurdumduymaz bir alışkanlık mı? " abi biz heryere dübel gömeriz" muhabbeti mi? nedir anlamış değilim.
Bilemiyorum biz hep olabildiğince doğal bağlantı yapmaya şartlandırıldık galiba. Doğal bağlantıların avantajı:
1. Daha hızlı döşeme yapılması
2. Daha az enerji harcanması
3. Sarfiyatın (malzeme) olmaması
4. Doğru bağlantı bulunursa, dübelden çok daha güvenilir olması
5. Daha çevreci olması
Olabildiğince doğal bağlantı kullanalım. Doğal'a güvenelim.

ASPEG Yayınları

http://issuu.com/aspeg